FİLM ÜZERİNE
Emel Seçen
Geç Gelen Şöhret (Late Fame) Yönetmen Kent Jones’ın Diane (2018) filmini araya almazsak, belgesel olarak oldukça ses getiren bir yapıp. Yönetmenin Hithchcock-Truffaut’dan sonra, Basın Fotoğrafçısı rolü ile bir de oyunculuk yaptığı Durgun Su’dayı (2021) hatırlarsak, bu film için hepsinin sentezi niteliğinde diyebiliriz.

Filmi izlerken ilk aklıma gelen çok sevdiğim Orhan Veli Kanık (1914-1950) oldu. Ardından kendime söylediğim; bir insana Van Gogh olmak da, şair olmak da ve her seferinde oyuncu/aktör olmak da ne de güzel yakışıyor düşüncesiydi.
Üçüncü düşüncemi -bu yazıya ilham olan edebiyat aşkımın temel taşı bağlamında açarak, yani esas olanı- sona sakladım. Dolayısı ile son satırlarda, bu yıl 45’incisi düzenlenen İstanbul Film Festival seçkisinin üçüncü gününde izlediğim iki filmden birini seçtim. Bu yazının konusu olan “Geç Gelen Şöhret – Late Fame”e geçmeden önce, buraya not düşerek belirtelim, diğer filmi de lütfen kaçırmayın. Diğer film: Steven Soderbegh’den The Christophers.
Esasında iki film de birbirine bağlı ve üzerinde çok konuşulacak unsurları içeriyor.
EDEBİYATÇININ KADERİ
Senaryosu Sammy Brunch’a ait olan Geç Gelen Şöhret’de esas karakterimiz, Ed Saxberger’n (Willem Dafoe) 1979 yılında basılmış tek şiir kitabı üzerinden gelişiyor. Bu eseri, gelecek kuşaklarda efsane olma özelliğini korurken, kendisi New York postanesinde çalışmakta ve oldukça sıradan bir hayatı bulunmaktadır.
Bu sıradanlığı filmin içinde geçen, bir gün bir gencin, adresini bulup iş çıkışına gelişini beklerken; kapı komşusunun “Şuna bakar mısın? Bir sevgili gibi saatlerdir, seni bekliyor” sözleri ile açılıyor. Kendi varlığı, yeni genç dost varlık aracılığı ile hazır hale gelir. Filmin ilk başlarında tozlu raflardan açılan; derin kelimelerle yükselen cümleler dile gelir ve bir avuç gençin, sanatın- edebiyatın içinde kendilerini bulmasına ilham olacağından habersiz, rutinden yeniden keşfedilişe sığınan yükselişi gözler önüne sunulur.
Tıpkı her yükseliş gibi bu da sancılı olacaktır. Çağ değişmiştir. Değişmiştir ama sanata ve sanatçıya bakış değişmemiştir. İkinci sırada tutulan edebiyatın öksüzlüğü, hangi memleket olursa olsun, kan ağlarken, satırlardan duyuluveren o berrak iç ısıtan sıcaklık bu filmin büyüsü olur.
Edward -kısaca Ed- sevecen, insanların hızlı iletişim çağında eski usul postalarına birer ulak, elçidir. Shakespeare’den (1564-1616) eksik yanı nedir ki? Yahut bir an gelir, bir pula ilham olarak hatırlanan, ansızın bir yutkunuş sırasında, elinde tuttuğu zarfın üstünde en köşede, karşında bulduğu Emily Dickinson ‘dan (1830-1886) eksikliği var mıdır?
Ve yahut sanatçı, edebiyatçı, eser sahibi bu şekilde hatırlanınca, gerçekten de hatırlanıyor mudur?
Düşünsenize bizde ki büyüklüğü;
-Başımıza konsun, yahut konmayıversin-
İstanbul vapurunda, paylaştığımız simidi, kursağından geçirmemiş, olsun!
O ve onların hepsi, bizim “Martı Kuşlarımız”
Üstelikte ta Orhan Veli’den beri, içimize sinsice sızmamış, severek alıp kabul ettiğimiz, yalın bir çıplaklık içerinden -doğan bir güneş ışığı- gibi her dem aydınlık.
Aynı kaderi paylaşan Orhan Veli, Veli’nin oğlu garip ama garip akımına ön ayak olurken… Neleri biriktirmiştir?
Ben yıllar sonra Orhan Veli’yi bulsam, muhakkak “Sarıyer- Anadolu yakası” demeden, yine birlikte yayan yürürdük.
Zaten her adımımda onlar var.
Özetleyecek olursak; “Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde prömiyerini yapan Geç Gelen Şöhret, 1970’lerde yakaladığı şöhreti kısaca parlayıp solan, şimdilerde postanede memur olarak çalışan New Yorklu şair Ed Saxberger’i izliyor. Bir gün Ed’in kapısına iltifat dolu genç bir hayranı dayanıyor; böylece Ed, kendisini yeniden keşfettikleri bir dahi olarak gören yirmili yaşlarındaki hayranlarının ortasında buluveriyor. Hem neşeli hem dokunaklı hem de düşündürücü Geç Gelen Şöhret, Willem Dafoe’nun şapşal ve samimi Ed rolündeki performansıyla özellikle dikkat çekiyor.”
VE BENİM HİKAYEM…
Bir diğer mesele aslında burada neden olduğumun da özü niteliğinde. Mesleği öğretmen ama bunu içselleştirememiş, bir öğrencinin geleceğine nasıl bir kelebek etkisi yapacağından bihaber bir eğitim dünyasında meslek edinmiş kişinin yüzünden soğutulduğum edebiyat aşkım.
Atatürk Kültür Merkezi’ne tek başına gitmiş bir liseli genç kız. Üstelikte üzerinde harçlığı yok Ama İstanbul birincilikleri, Fatih İlçe birincilikleri var; kompozisyon ve şiir alanında.
Ve bir gün eve bir mektup gelir. Geldiği yerin adresi. TDK. Türk Dil Kurumu.
“Sizi takip ediyoruz. Çalışmalarınızı çok değerli buluyoruz. Lütfen yazmaya devam edin. Sizi çok iyi yerlerde göreceğimiz inancımız tamdır. ”
Ardından yine ödüller…
Ancak AKM’ den çıkmış, yapayalnız Fatih, Koca Mustafa Paşa’daki evine giderken tek tesellisi elindeki bir bilet. Zamanı kısıtlı olduğu için başka bilet alamadı. (Çünkü ödül aldığı tiyatronun provasında iken yarım saatten az bir süre içinde haber verildiği için tedarik etme imkânı olmadı.)
Bu yara hiç kapanmadı. TDK’nın o şaheser, mektubunu, bunu bana “idareci” sıfatıyla bulunan sonradan müdürlüğe kadar yükselen bir öğretmen yüzünden, kızgınlıkla yırttım. Ardından uzun süre yazamadım. Mesleki kariyerimde alacağım yönümü, değiştirdim. Oysa her şeyim planlanmıştı. Serde sürüye uyumlu bir karakter de olmayınca hayat yine döndü dolaştırdı, beni buraya getirdi. Kulağı gösterdik tahmin ettiğiniz şekilde.
Çocuk yaşlarda, o hayal kırıklıkları ile bilerek küstürtüldüğüm kariyerime ket vurmaya çalışan zihniyetin aslında bu kadarla da olmadığını zaman içinde öğrendim; okul hayatı ile de bitmiyorlardı.
O zamanlar, demek ki işe yaramıyor. Yazarlık, önemli değil! Desem de, hayat içinde aynı tipte, sadece isimleri değişik, onlarca insanla karşılaştım. Doğru yaptığımı ve kendimde ki potansiyeli önce babamın bana olan inancı ve TDK’nın verdiği o güven ile devam ettirdim.
Ne zaman bir çocuğun düşü, hayali, yeteneği sorgulanmaya,sözde otorite altında kalsa işte o “idareci” suretlerini anımsarım. O kadar çoklar ki.
Değerli olan elbet yerini er ya da geç buluyor. Çünkü bizim gibi insanların derdi “ünlü” olmak değildir. Ünlü-ünsüz arasında dokuduğumuz bir kilimdir, yazmak. Duyguları dokumak.
Bu vesile ile bana açtığınız yer için teşekkürlerimi borç bilirim.
Sanatla!
Edebiyatla!
Dostlukla!
Kulakların çınlasın Orhan Veli!
Sevgiyle…


