Close Menu
    Son Eklenenler

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Salı, Ağustos 25
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Medusa – Kadın Öfkesi ve Öteki’nin Bakışı 

      Şubat 24, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      ORTAÇAĞ’IN ORTASINDA BİR ŞEHİR: MDINA

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      MİTOLOJİDEN EDEBİYATA YAZI ATÖLYESİ – 2. MODÜL

      Ağustos 2, 2026

      MİTOLOJİDEN EDEBİYATA YAZI ATÖLYESİ – 1. MODÜL

      Ağustos 2, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Canavar’ın ‘saf’ değişimi ve dönüşümü

      Ağustos 12, 2026

      Elsa Morante’nin iki eseri aynı anda Türkçede

      Ağustos 5, 2026

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Bir yasın izinde: Tanrıların Tahtında

      Temmuz 31, 2026

      Klasik Müziğin çağdaş yorumcularından Janoska Ensemble Bodrum’da

      Ağustos 7, 2026

      AYIN ŞARKILARI: AĞUSTOS AYINDA NE DİNLEYELİM

      Ağustos 2, 2026

      Ayın Şarkıları: TEMMUZ AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Temmuz 1, 2026

      Ayın Şarkıları: HAZİRAN AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Haziran 2, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – VII

      Temmuz 25, 2026

      AH BAVULUM VAH BAVULUM

      Temmuz 15, 2026

      İsmi Olmayan Hikayeler – VI

      Haziran 19, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – V

      Mayıs 9, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Serçe Limanı batığının 1000. yılına sanatsal bir selam: Marmaris’te Cam Sanatı Sergisi

      Mayıs 2, 2026

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

      Ağustos 17, 2026

      İBB Beyoğlu Sineması’nda Ağustos Boyunca Ücretsiz Film Şöleni

      Ağustos 4, 2026

      Obsession: Bir Dileğin Etik Bedeli

      Temmuz 27, 2026

      THE ODYSSEY ÜZERİNE DÜŞÜNCELER: EN FAZLA TANRILAR KADAR KUSURLU

      Temmuz 26, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Kültürler Mut! Tiyatrosu’nda buluşuyor

      Mayıs 5, 2026

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde ‘Bir Sahne Şövalyesinin’ mirasına bakmak

      Mart 27, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

      Ağustos 24, 2026

      Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

      Ağustos 24, 2026

      Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

      Ağustos 17, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026
    • KİTAPLIK
    • ATÖLYE
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Öykü
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      ‘Hikâye Hepimiz İçin Temel İhtiyaç’

      Haziran 23, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      TUZ DENİZİ

      Ağustos 1, 2026
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » Bozkurt: Yeni nesil yayıncı Toros, kitabı sadece basılı ürün gibi görmüyor!
    KÜLTÜR - SANAT

    Bozkurt: Yeni nesil yayıncı Toros, kitabı sadece basılı ürün gibi görmüyor!

    Mart 2, 2026Yorum yapılmamış24 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    TOROS YAYINCILIK ‘HİKAYELERİ FİLME DÖNÜŞTÜRME’ HEDEFİYLE KURULDU

    RÖPORTAJ: NİLGÜN KARATAŞ

    Mehmet Bozkurt deneyimli bir gazeteci ve yayıncı. Şimdi bunu bir adım daha öteye götürdü, Harun Osmanoğulları ile Toros Yayıncılık’ı kurdu. Toros Yayıncılık’ı farklı kılan; daha en başında edebiyat ile sinemayı buluşturmaya niyetlenmiş olması. Benim gibi “keşke romanım bir gün filme dönüşse” hayalleri kuran tüm yazarları heyecanlandıran bu söylemin detaylarını öğrenmek, Toros Yayıncılık’ın varoluş hikayesini dinlemek için Mehmet Bozkurt’a epeyce soru yönelttim. Böylece Toros Yayıncılık ilk röportajını Suare Dergi’ye vermiş oldu.

    Mehmet Bozkurt, Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendiği Toros Yayınılık’ta klasik yayıncılığın çok dışında bir yapı oluşturduklarını anlatırken şu noktaya önemle vurguladı: “Kitap bir ürün değil, bir fikri mülkiyettir!” Birçok yayınevi için sürecin baskı aşamasında bittiğini hatırlatan Bozkurt, yayınevlerinin rolünün yeniden tanımlandığı bu dönemde yalnızca basan ve dağıtan olmanın yetmeyeceğini, hikâyeyi yöneten, koruyan ve doğru mecralarla buluşturan yapılar gerektiğini anlattı. Toros Yayıncılık ve yeni nesil yayıncılığa ilişkin sorularımızı Mehmet Bozkurt şöyle yanıtladı:

    • Öncelikle bize Toros Yayıncılık’tan söz eder misiniz? Kimler tarafından, nasıl kuruldu? Sizlerin ve Toros’un yayıncılık hikayesini paylaşır mısınız?

    – Bu röportajda anlatacaklarım üç ayaklı bir yayıncılık projesinin ilk ayağı. Toros Yayınları’nın yayıncılık anlayışını anlattığımız ilk söyleşi olacak. Uzun vadede Türkiye’ye model olabilecek, “okur – yayıncı – yazar + yapımcı” ortaklığında denenmemiş bir yayıncılık anlayışını hayata geçirmek istiyoruz. İlk adımını attık; şimdi bunu ilk kez detaylarıyla Suare Dergi’ye anlatıyoruz. Planlarımız, burada anlatacaklarımdan daha büyük. Toros bir şirket kararıyla değil, uzun bir meslek yolculuğunun içinden doğdu; bir yayınevi fikrinden önce, bir arayışın sonucuydu.

    Türkiye’nin en köklü ve cesur yayınevlerinde editörlük, proje editörlüğü ve yayın yöneticiliği görevlerinde bulundum. Uzun yıllar gazetecilik yaptım; hikâyelerin peşinden gittim. Toros’taki ortağım Harun Osmanoğulları ise on yılı aşkın tecrübesiyle Motto Yayınları’nı yönetiyor; piyasada kurduğu güven ilişkileriyle yerini sağlamlaştırmış, yayıncılığı daima yaratıcı sektörlerle ilişkilendirmeye çalışan bir isim. Çocuklar için çizgi filmler hazırlıyor, kült olmuş birçok filmin kitap hakkını almış, şimdinin meselesinin görselleştirilmiş içerik olduğunu çok önce keşfetmiş ve uluslararası arenaya bu işi taşımalıyız diyen bir yayıncı. 

    “Bir şeyler değişiyor ama ne yapılmalı?” sorusu bizi bir araya getirdi.

    Toros Yayınları, benim ve Harun Osmanoğulları’nın ortak vizyonuyla kurulurken ikimizin de ortak tespiti şuydu: Klasik yayıncılık modeli artık hikâyeleri taşımakta yetersiz kalıyor. Çok sayıda kitap basılıyor ama az sayıda hikâye gerçek dolaşıma giriyor. Oysa bugün bir hikâye yalnızca kitap olarak yaşamıyor; sinemaya, dijital platformlara, uluslararası alana uzanabilecek bir potansiyel taşıyor. Biz bu potansiyeli en baştan gören ve yöneten bir yayınevi mümkün olmalı dedik.

    Bu yüzden Toros’u kurarken “çok kitap basan” bir yapı kurmak istemedik. Her kitabın kendi yolculuğu olan, yazarla gerçek bir ortaklık kuran, hikâyeyi bir fikri mülkiyet olarak gören bir model hedefledik. Kitap bir ürün değil, bir fikri mülkiyettir. Bir metin yalnızca basılı bir metin değildir; gelişebilecek bir anlatı evrenidir.

    ANLATININ DOLAŞIM BİÇİMİ DEĞİŞTİ

    • Yeni nesil yayıncılıktan söz ediyorsunuz. Bunu açar mısınız; bu kavramın kapsamı nedir? Geleneksel yayıncılığın eksik bıraktığı neyi tamamlamayı amaçlıyorsunuz?

     – “Yeni nesil yayıncılık” dediğimde teknolojik bir süslemeyi değil, zihniyet değişimini kastediyorum. Yayıncılığın mutfağında uzun yıllar çalıştım; dosya okuyan, reddeden, kabul eden, projeye dönüştüren tarafta oldum. Yüzlerce yazarla temas ettim, çok tecrübeli yayıncılarla çalıştım ve şunu çok net gördüm: Türkiye’de yayıncılık hâlâ büyük ölçüde üretip dağıtıma bırakma modeliyle ilerliyor. Kitap basılıyor, dağıtıma veriliyor ve kaderi raflara emanet ediliyor. O rafın önünden biri geçip alırsa kitap “yaşıyor”, almazsa görünmez oluyor. Yayıncılık tabiriyle, “satmadı” olarak etiketleniyor.

    Bu model özellikle yeni yazarlar için sert ve dışlayıcı. Güçlü bir dosyanız olabilir ama bir okur kitlesi oluşana kadar sistem sizi taşımıyor. Ekonomik riskler, dağıtım zinciri ve iade sistemi içinde kitap çoğu zaman okurla gerçek bir temas kuramadan dolaşımdan düşüyor. Bu yalnızca ticari bir mesele değil; aynı zamanda kültürel bir kayıp.

    Benim “yeni nesil yayıncılık” derken itiraz ettiğim tam olarak bu kör nokta. Bugün hikâyeler tek bir mecrada yaşamıyor. Bir roman yalnızca kitap değildir artık; bir senaryo fikri olabilir, bir diziye dönüşebilir, bir podcast’e, uluslararası bir çeviriye uzanabilir. Ama klasik yayıncılık hâlâ kitabı yalnızca basılı bir ürün olarak konumlandırıyor. Oysa anlatının dolaşım biçimi değişti; yayıncılık bu değişime aynı hızla cevap veremedi.

    Toros’ta kurmaya çalıştığımız modelin merkezinde şu var: Kitap bir ürün değil, bir fikri mülkiyettir. Bir dosyayı yayımlarken sadece “iyi yazılmış mı?” diye bakmıyoruz. Metnin görsel bir dünyası var mı? Karakterleri başka mecralarda yaşayabilir mi? Uluslararası dolaşıma girebilir mi? Yazar bu hikâyeyi taşıyabilecek zihinsel derinliğe sahip mi? Bu bakış açısı kitabı küçültmez; tam tersine büyütür. Çünkü metni yalnızca raf ömrüyle sınırlamaz.

    Geleneksel yayıncılığın eksik bıraktığı nokta tam da burada: Kitabın yayımlandıktan sonraki hayatı. Birçok yayınevi için süreç baskıyla biter. Oysa bizde asıl süreç orada başlar. Kitabın sinema ve dizi dünyasıyla teması, uluslararası bağlantıları, yazarın görünürlüğü ve içerik ekonomisi içindeki yeri artık yayıncılığın doğal parçası. Çünkü okur da değişti, anlatı tüketim biçimleri de.

    Yeni nesil yayıncılık bizim için şunu kabul etmek demek: Yayınevi yalnızca basan ve dağıtan değil, hikâyenin menajeri olmalı.

    Ama bu yaklaşım edebiyatı araçsallaştırmak değil. Tam tersine, güçlü metinlerin “görünmezliğini” engellemek. Çünkü iyi edebiyatın en büyük talihsizliği bazen sessiz kalmasıdır. Biz o sessizliğin içinde kaybolan metinlerin dolaşımını büyütmek istiyoruz. Kısacası yeni nesil yayıncılık; daha hızlı ve daha gürültülü üretmek değil, daha seçici, daha stratejik ve hikâyenin geleceğini baştan düşünen bir yayıncılık.

    • “Sinematografik Anlatı”yı açar mısınız? Bu bir editoryal yöntem mi, bir estetik tercih mi, yoksa yapısal bir sistem mi?

     – “Sinematografik anlatı” bizim için tek başına bir estetik tercih ya da yalnızca bir editoryal yöntem değil. Üç katmanlı bir yaklaşım: estetik bir bakış, editoryal bir süreç ve yapısal bir sistem.

    Uzun yıllar hem gazetecilikte hem yayıncılıkta metinlerle iç içe yaşadım. Güçlü bir hikâyeyi çoğu zaman ilk cümlesinden tanırsınız. Bazı metinler yalnızca okunmaz; zihinde sahne kurar. Karakteri, mekânı ve ritmi okurun zihninde canlanır; okur metni takip etmez, içine girer. Bu aslında sinematografik bir duyarlılıktır. Bugüne kadar yayıncılıkta bu duyarlılık sezgisel olarak vardı ama sistematik bir ölçüte dönüşmemişti. Biz Toros’ta bunu bilinçli bir modele dönüştürdük.

    Önce estetik tarafını anlatayım: Sinematografik anlatı, metnin görsel hayal gücüyle kurduğu ilişkiyi önemser. Sahne kurulumu, karakterin dramatik derinliği, diyalogların doğallığı ve ritim… Bunlar yalnızca sinemanın değil, güçlü edebiyatın da temel unsurlarıdır. İyi bir roman zaten imgelerle düşünür. Biz sadece o gücü görünür kılıyoruz.

    İkinci katman ise editoryal süreç: Dosya bize ulaştığında yalnızca dil ve kurgu açısından değil, dramatik yapı açısından da incelenir. Metnin sahne kurulabilirliği, karakter yolculuğu ve dramatik eşikleri değerlendirilir. Her metin için bir “sinematografik değerlendirme” hazırlanır. Bu, yazara müdahale eden bir rapor değil; metnin potansiyelini gösteren bir yol haritasıdır. Yazar isterse bu perspektiften yararlanır.

    Üçüncü ve en önemli katman ise yapısal taraf: Sinematografik anlatı, Toros’un yayıncılık modelinin omurgasıdır. 

    Çünkü biz her kitabı yalnızca basılı bir eser olarak değil, geliştirilebilir bir yaratıcı mülk olarak görüyoruz.

    Yayın kurulumuzda sinema ve içerik üretimi alanında çalışan isimlerin bulunmasının nedeni de bu. Metni baştan çok katmanlı düşünmek, edebiyat ile görsel anlatı dünyası arasında doğal bir geçiş alanı kurmak istiyoruz.

    Burada özellikle şunu vurgulamak isterim: Bu yaklaşım edebiyatı sinemaya indirgeme çabası değil. Tam tersine, güçlü edebiyatın zaten taşıdığı dramatik ve görsel derinliği fark etmek. Bazı metinler yalnızca roman olarak kalmak ister ve bu son derece kıymetlidir. Bazıları ise başka mecralara açılabilecek bir potansiyel taşır. Biz yalnızca o potansiyeli erken aşamada gören ve yöneten bir sistem kuruyoruz.

    Kısacası “sinematografik anlatı”: Bir moda kavram değil, metnin estetik gücünü, editoryal sürecini ve gelecekteki dolaşımını birlikte düşünen bütünlüklü bir yayıncılık yaklaşımı.

    • Bir metnin “izlenebilir hikâye” olduğunu nasıl anlıyorsunuz? Bunun için belirlediğiniz kriterler var mı?

    Bir metnin “izlenebilir hikâye” olup olmadığını tek bir formülle anlatmak zor. Bunun bir kısmı sezgi, bir kısmı tecrübe. Bizim için mesele yalnızca iyi yazılmış bir roman değil; zihinde sahne kurabilen bir anlatı. Okurken karakteri, mekânı ve duyguyu görmeye başlıyorsanız, o metnin başka mecralara açılma ihtimali vardır. Toros’un en önemli sırrı da bu.

    Şunu net söyleyebilirim: Bu değerlendirmeyi tek başına bir editör yapmıyor. Yayın kurulumuzda, yazarlarımız arasında sinema ve içerik üretimi tarafında çalışan, sektörü yakından bilen isimler var. Dosyalar yalnızca edebi açıdan değil, dramatik ve görsel potansiyel açısından da birlikte değerlendiriliyor. Bu masa başında teorik bir analiz değil; sektörün gerçek dinamiklerini bilen insanların ortak sezgisiyle yapılan bir okuma.

    Bazı projeleri fikir aşamasındayken, güven duyduğumuz yapımcılarla konuşmaya başladık. Yani süreç “kitap çıktıktan sonra bakalım kime gider” şeklinde işlemiyor. Hikâyenin yolculuğunu baştan düşünüyoruz. Hangi tür anlatılar ilgi görüyor, hangi karakter evrensel karşılık bulabilir gibi soruları erken aşamada tartışıyoruz.

    Sinema ve yapım dünyasıyla kurulan bu köprü, değerlendirmemizi daha gerçekçi kılıyor.

    Özetle: Evet, belirli kriterlerimiz var. Ama en kritik olanı, bu işi gerçekten bilen bir ekiple ve doğru temaslarla yürütmemiz. Bir metnin izlenebilir olup olmadığını bazen ilk sayfadan anlarsınız. Bazen de bir karakterin sessizliğinden. Gerisi biraz meslek sırrı.

    • Toros bir yayınevi olarak, kitabın sinema yolculuğunu baştan planlayacak mı? Süreç nasıl işleyecek?

    – Evet. Toros olarak bir kitabın sinema yolculuğunu sonradan akla gelen bir ihtimal gibi değil, en baştan masaya konulan bir rota olarak düşünüyoruz. Ama bunu standart bir şablona dönüştürmüyoruz; her metnin kaderi kendi karakterine göre şekilleniyor.

    Süreç kabaca şöyle ilerliyor: Dosya önce edebi olarak okunuyor, ardından sinema diline yatkınlığı açısından yayın kurulunda değerlendiriliyor. Uygun görülen metinlerde kitabın yayımlanma süreciyle birlikte sektöre sunum sürecini de paralel yürütüyoruz. Yani kitap raflara çıktığında, yapım dünyasına uzanan yol da eş zamanlı olarak açılmış oluyor.

    Buradaki kritik mesele, süreci pasif bir “dosyayı gönderip beklemek” yöntemiyle yürütmemek. Biz hikâyenin yolculuğunu baştan planlıyoruz.

    Avantajımız, hem yayıncılık hem sinema tarafında güçlü ilişkilere ve sağlıklı bir ekibe sahip olmamız. Kurduğumuz altyapı ve temas ağı sayesinde, bir hikâyeyi doğru zamanda, doğru kişilerle ve doğru zeminde buluşturabiliyoruz. Bu da süreci rastlantılara değil, titiz bir hazırlığa dayalı hale getiriyor.

    YAYINEVLERİNİN ROLÜ KÖKTEN DEĞİŞİYOR

    • Dijital platformlar ve içerik ekonomisi çağında yayınevlerinin rolü sizce nasıl değişiyor?

    – Dijital platformlar ve içerik ekonomisi çağında yayınevlerinin rolü kökten değişiyor. Açık konuşmak gerekirse, klasik yayıncılık bu dönüşümü uzun süre görmek istemedi.

    Yayınevleri yıllarca metni basıp dağıtıp bekleyen bir sistemle çalıştı; başarıyı da satış grafikleri belirledi. Ama bugün bu modelin fiilen bittiğini, sadece cenazesinin henüz kaldırılmadığını söyleyebilirim. Çünkü hikâye artık yalnızca kitapçı rafında yaşamıyor. Bir roman dijital platformda diziye dönüşebiliyor, bir öykü podcast olarak milyonlara ulaşabiliyor, bir karakter sosyal medyada kendi evrenini kurabiliyor. Hikâyenin dolaşım alanı genişledi; yayınevinin rolü de doğal olarak değişmek zorunda.

    Yıllarca yayınevleri kendini merkeze koydu. Oysa bugün merkezde olan hikâyeyi üreten ve anlatandır. Yayıncı, dağıtımcı ve platformlar bu yeni dengeyi doğru okumak zorunda. İş bambaşka bir yere gidiyor.

    – Bugün yayınevleri yalnızca kitap basan kurumlar olarak kalırsa hem kültürel hem ekonomik olarak daralırlar. Çünkü çağın ana akımı artık içerik ekonomisi ve bu ekonominin merkezinde teknoloji değil, hikâye var. Platformlar çoğaldıkça güçlü anlatıya olan ihtiyaç da büyüyor. Yapımcılar, senaryo ekipleri ve yaratıcı endüstriler sürekli iyi hikâye arıyor.

    Bu durum edebiyat için bir tehdit değil; tam tersine büyük bir fırsat. İyi edebiyat zaten güçlü hikâye üretir. Uzun süre kendi içine kapanık bir dolaşımda kaldı; şimdi farklı mecralara açılabileceği yeni bir zemin oluşuyor.

    Ben bu dönemi hikâye anlatıcılığının yeniden parladığı bir dönem olarak görüyorum. Teknoloji ve platformlar değişebilir ama insanın iyi anlatıya duyduğu ihtiyaç değişmiyor. Hatta hızlanan dünyada iyi hikâye daha da kıymetli hale geliyor. Gürültünün arttığı bir çağda, derinlik taşıyan anlatılar daha görünür oluyor.

    Bu nedenle yayınevlerinin rolü de yeniden tanımlanıyor: Artık yalnızca basan ve dağıtan değil; hikâyeyi yöneten, koruyan ve doğru mecralarla buluşturan yapılar olmak zorundalar. Metnin haklarını bilen, uluslararası dolaşımı düşünen, yapım dünyasıyla temas kurabilen yayınevleri öne çıkacak.

    Çünkü mesele artık sadece kitap üretmek değil. Güçlü hikâyeleri doğru zamanda, doğru yerde parlatabilmek. Türkiye’de bunu ilk fark eden, buna göre konumlanan ilk yayınevi olmak omuzlarımıza yük bindiriyor.

    • Artık yayınevleri sadece kitap basan kurumlar olmaktan çıkıyor mu? Bir metni küresel dolaşıma sokmak için yalnızca iyi edebiyat yeterli mi? “Türk edebiyatını dünya sahnesine taşımak” iddiasını nasıl somutlaştırıyorsunuz? (Festival, ajans, yapımcı iş birlikleri vs.) 

    – Açık konuşmak gerekirse, evet: yayınevleri artık yalnızca kitap basan kurumlar olarak kalamaz. Kalanlar giderek daralan bir alanın içinde sıkışır ve geniş katalogların getirdiği zorunlulukla sürekli “çok satan” üretmeye mahkûm olurlar. Oysa bugün bir metnin kaderi yalnızca yazıldığı dilde belirlenmiyor. Bir romanın gerçek yolculuğu, farklı dillere ve farklı mecralara açıldığında başlıyor.

    Küresel dolaşım artık romantik bir “yurt dışına açılma” hayali değil; teknik ve stratejik bir süreç. Telif yönetimi, çeviri kalitesi, doğru ajans ve yayıncı ilişkileri, festival ve yapımcı bağlantıları… Bunlar olmadan yalnızca iyi edebiyat üretmek yeterli olmuyor. 

    İyi edebiyat hâlâ temel şart; ama tek başına yeterli değil. Çünkü dünya artık sadece iyi yazılmış metni değil, iyi konumlandırılmış hikâyeyi görüyor.

    – Toros’u kurarken bu gerçeği baştan kabul ettik. Uluslararası yayıncılık altyapısını ilk günden itibaren oluşturduk. Amerika ve İngiltere’de, temelleri daha önce atılmış Motto Publishing yapılanması üzerinden doğrudan yayın ve hak yönetimi yapabilecek bir zeminimiz var. Bu yapı yalnızca temsil düzeyinde değil; aktif yayıncılık yapabilecek bir altyapı.

    Bunu ilk kez burada söylemiş olayım: Yaza doğru Amerika ve Avrupa pazarında Türk edebiyatından çeviri eserler yayımlamaya başlıyoruz. Şu anda üretim ve dağıtım zinciri üzerine yoğun bir çalışma yürütüyoruz. Bu adım bizim için sadece ticari bir açılım değil; stratejimizin ilk somut sonucu. Türkiye’de yazılan güçlü hikâyelerin yalnızca yerel okurla sınırlı kalmasını istemiyoruz. Doğru çeviri, güçlü editoryal hazırlık ve doğru yayın kanallarıyla bu metinlerin uluslararası dolaşıma girmesi mümkün. Biz bu altyapıyı kurduk ve artık aktif olarak kullanmaya başlıyoruz.

    Dolayısıyla yayınevlerinin rolü de değişiyor: Artık yalnızca kitap basan değil, hikâyeyi dünyaya taşıyan yapılar olmak zorundalar. İyi edebiyat her şeyin başlangıcı. Ama küresel dolaşım için artık altyapı, strateji ve uluslararası varlık da şart.

    Uluslararası edebiyat ödülleri konusunda da gerçekçi ve aynı zamanda iddialı olmak gerektiğine inanıyorum. Bu ödüller yalnızca edebi kaliteyle değil; çeviri gücü, yayın stratejisi, ajans ilişkileri ve doğru konumlandırmayla da şekilleniyor. Türk edebiyatının bu alanda daha görünür olmasının önünde estetik bir eksiklik değil, organizasyon ve strateji eksikliği var. Biz Toros’ta bu süreci uzun vadeli düşünüyoruz.

    Amacımız “ödül kovalamak” değil; ödül konuşulan metinler üretmek ve o metinleri doğru uluslararası zemine yerleştirmek. İddialıyız, çünkü bu toprakların hikâyelerinin dünya edebiyatıyla rekabet edemeyeceğine inanmıyoruz.

    • Sinematografik anlatı edebiyatı güçlendirir mi, yoksa edebiyatı görselliğe bağımlı hale getirir mi? Metni “izlenebilir” kılma çabası, dilin şiirselliğini veya deneysel alanını daraltabilir mi? Edebiyatın sinemaya yaklaşması mı daha doğru, yoksa sinemanın edebiyattan beslenmesi mi? Bu model ticari bir strateji mi, estetik bir manifesto mu? Aklımda sorular, sorular…

    İyi edebiyat zaten imgelerle düşünür. Sinematografik anlatı edebiyatı zayıflatmaz; tam tersine sahne kurabilen, karakteri derinleştiren metinleri daha görünür kılar. Amaç edebiyatı görselliğe bağımlı hale getirmek değil, metnin taşıdığı dramatik ve anlatısal gücü fark etmektir.

    “İzlenebilir” olmak şiirselliği daraltmaz. Büyük edebiyatın çoğu zaten izlenebilir bir hafıza üretir. Dostoyevski’yi, Yaşar Kemal’i, Sabahattin Ali’yi Marquez’i, Saramago’yu okurken zihnimizde sahneler oluşmasının nedeni budur. Dil güçlü olduğunda görsel dünya zaten onun içinden doğar.

    Edebiyat sinemaya yaklaşmalı mı, sinema edebiyattan beslenmeli mi sorusu bana biraz eski geliyor. İkisi zaten yüzyıldır birbirini besliyor. Önemli olan, metnin özünü kaybetmeden bu geçişi kurabilmek.

    Bizim kurduğumuz model ticari bir refleksle başlamadı; bir estetik manifesto iddiasıyla da ortaya çıkmadı. Daha çok gerçekçi bir tespit: Bugün güçlü hikâyeler birden fazla mecrada yaşayabiliyor. Edebiyatın alanını daraltmak değil, hikâyenin ömrünü uzatmak istiyoruz.

    • Sizce bir romanı “iyi bir film” yapan şey nedir? Her güçlü roman iyi bir film potansiyeli taşır mı, yoksa sinematografik düşünülmüş metinler mi avantajlıdır?

    Bir romanı iyi film yapan şey olay örgüsünden çok, karakterin taşıdığı gerilim ve dönüşüm gücüdür. Okurla kurulan duygusal bağ görsel düzlemde de kurulabiliyorsa, o metin zaten sinemaya kapı aralamıştır.

    Ama her güçlü roman iyi bir film olmaz. Bazı romanlar dilin içinde yaşar; iç monologla, ritimle, anlatıcının sesiyle var olur. Onlar roman olarak mükemmeldir ve öyle kalmalıdır. Sinemaya dirençli olmak bir eksiklik değil, ayrı bir edebi kudrettir.

    Sinematografik düşünülmüş ya da doğal olarak sahne kurabilen metinler elbette avantajlıdır; çünkü sinema dramatik omurga ve görsel hafıza ister. Ama nihai kararı biz değil, hikâyenin kendisi verir. Bazen bir roman daha ilk sayfada “ben film olabilirim” der, bazen de sadece roman kalmak ister ve bu da son derece kıymetlidir.

    • Son günlerde iki kitap uyarlamasını çok konuşuluyor. Maggie O’Farrell’in romanından uyarlanan Hamnet bu yıl Oscar yarışında güçlü adaylardan biri. Türkiye’de son dönemde ses getiren örneklerden biri de Orhan Pamuk’un romanından uyarlanan Masumiyet Müzesi. Bu tür büyük edebi eserlerin dijital platformlara taşınmasının edebiyata katkısı olduğunu düşünüyor musunuz? Dijital platformlar (Netflix vb.) edebiyatın küresel dolaşımını hızlandırıyor mu, yoksa anlatıyı dönüştürüyor mu?

    Bu soruları son dönemde çok daha sık duyuyoruz. Aslında bu sıklık bile kurmaya çalıştığımız modelin neden gerekli olduğunu gösteriyor.

    Hamnet ya da Masumiyet Müzesi gibi güçlü eserlerin farklı mecralara taşınması, edebiyatın zayıfladığını değil; dolaşım alanının genişlediğini gösterir. İyi bir roman başka bir anlatı formuna geçtiğinde edebiyat kaybetmez, tam tersine yeni okurlar kazanır. Bir izleyici uyarlamayı izledikten sonra metne dönüyorsa, bu edebiyat için ciddi bir kazançtır. Dizi yayınlandıktan sonra Orhan Pamuk’un kitabının satış grafikleri ortada. Kitap yayımlandıktan yıllar sonra yeniden en çok satanlar listesinde bir numara, bu görünürlüğün gücü, sinemanın gücü, Netflix’in gücü.

    Dijital platformlar elbette anlatıyı dönüştürüyor; tempo, yapı ve izleme alışkanlıkları değişiyor. Ama aynı zamanda edebiyatın küresel dolaşımını hızlandırıyor. Artık bir hikâye yalnızca yayımlandığı ülkenin sınırlarında kalmak zorunda değil. Doğru uyarlama ve doğru sunumla dünyanın her yerine ulaşabiliyor.

    Bizim Toros’ta sıkça söylediğimiz bir cümle var: Artık güçlü bir metnin tek kaderi raf değildir. Bu nedenle edebiyat ile görsel anlatı dünyası arasında kurulan her sağlıklı köprü, edebiyatın alanını daraltmaz; aksine genişletir.

    • Sizce Türkiye’de neden dünya çapında ses getiren kitap uyarlamaları az? Sorun içerikte mi, endüstride mi?

    Sorun içerikte değil, endüstride. Türkiye’de güçlü hikâye var, güçlü yazar var, derin bir tarih ve mitoloji var. Eksik olan şey; edebiyat ile yapım dünyası arasında sistemli, profesyonel ve sürdürülebilir bir köprünün kurulamamış olması. Metin kendi alanında kaldı, sinema kendi alanında. Oysa dünya artık bu iki alanın birlikte çalıştığı bir ekosistemle ilerliyor.

    Açık söyleyeyim: Türkiye’de uyarlama azlığı yetenek eksikliğinden değil, organizasyon eksikliğinden kaynaklanıyor.

    Bu konuda iddialıyım. Toros’tan sonra yayıncılık ve uyarlama meselesi için “önce ve sonra” diye bir dönemden söz edileceğine inanıyorum. Çünkü mesele sadece kitap basmak ya da film çekmek değil; iki sektörün birlikte hareket etmesi. Edebiyatın, yazarın, Türk edebiyatının, tarihinin ve mitolojisinin gücünü dünyaya birlikte anlatmak.

    Güney Kore örneği sıkça veriliyor. Yayınevleri istiyor ki, Güney Kore’den bir kitap bulalım, çok satan olsun. Burada mesele Kore’den çok satan telif almak değil. Mesele, kendi hikâyeni stratejik biçimde dünyaya sunabilmek. Onların yaptığı bu.

    Aslında elimizde devasa bir anlatı hazinesi var. Yerelden evrensele uzanan büyük bir sihir. Herkes bu potansiyelin farkında ama kimse elini uzatıp sistem kurmadı. Biz biraz o noktada ortaya çıktık. Şişenin içindeki cini herkes biliyordu; biz kapağını açmaya niyetlendik. Biraz ironik ama gerçek.

    Türkiye hikâye zengini bir ülke; hikâyelerini yeterince ihraç edemeyen bir ülke. Biz o ihracatın edebiyat ayağını ciddiyetle kurmaya çalışıyoruz. Çünkü bu toprakların anlatıları doğru stratejiyle sunulduğunda, dünyada karşılık bulmaması için hiçbir sebep yok.

    • Gelecekte romanlar, film ve dizi projeleri için yazılan “kaynak metinler”e mi dönüşecek? Yoksa iyi hikâye her zaman kendi mecrasını mı bulur?

    Romanın kaderi “kaynak metin”e indirgenmez. İyi hikâye önce kendi edebi bütünlüğünü kurar, gösterir. Eğer gerçekten güçlüyse, başka mecralar zaten ona kapı açar.

    Bazı metinler çoklu mecra düşünülerek yazılabilir; bu doğal bir gelişme. Ama iyi edebiyat hiçbir zaman yalnızca uyarlanmak için var olmaz. O önce romandır. Ben şuna inanıyorum: İyi hikâye mecrasını aramaz, mecralar onu arar.

    • Toros Yayınları’nın yayımladığı kitapları nerelerde bulacağız? Bu konuda da farklı bir görüşünüz var mı? Butik kitabevleri ile ilişkiniz var mı? Kitapların fiyatlarından okurlar rahatsız. Bu konudaki düşünceniz nedir?

    Toros Yayınları’nın kitapları elbette ulusal dağıtım ağında, seçili zincir mağazalarda ve tüm büyük online satış platformlarında yer alacak. Okurun kitaba ulaşabildiği hiçbir kanalı görmezden gelmek gibi bir yaklaşımımız yok. Ama bununla sınırlı kalmak da istemiyoruz.

    Dağıtım meselesine yalnızca lojistik bir konu olarak bakmıyoruz; bu aynı zamanda yayıncılığın en kırılgan alanlarından biri. Özellikle enflasyonist dönemlerde yayıncı, dağıtımcı, kitapçı ve okur arasında çok hassas bir denge oluşuyor. Kâğıt, baskı ve operasyon maliyetleri sürekli artarken kitap fiyatı aynı hızla artamıyor. Yayıncı kitabı basıyor ama finansal karşılığını aylar sonra alabiliyor. Bu durum yayınevlerini ciddi biçimde zorluyor.

    Okurların kitap fiyatları konusundaki rahatsızlığını çok iyi anlıyorum. Çünkü kitap bir ihtiyaç ve kültürel bir hak. Ama fiyat artışlarının büyük bölümü yayınevlerinin tercihi değil; üretim ve dağıtım maliyetlerinin zorunlu sonucu. Buna rağmen mümkün olan en dengeli fiyat politikasını gözetmeye çalışıyoruz. Çünkü kitabın erişilebilir olması bizim için ticari olduğu kadar kültürel bir mesele. Bu zinciri kıracak bir proje üzerinde çalışıyoruz, okuma kulüplerine büyük önem veriyoruz. Türkiye’de okur dostu bir yayıncılık anlayışını üzerine çalışıyoruz, şimdilik detaylarını anlatmayayım ama hoş bir sürpriz yapacağız.

    Butik kitabevleri ise bu dönemde çok daha kıymetli hale geldi. Kimliği olan, okurla bağ kuran, seçki oluşturan, kitap üzerine konuşulan mekânlar… Buralar sadece satış noktası değil; kültürel temas alanı. Toros olarak bu tür kitabevleriyle yakın temas kurmak, onları desteklemek ve birlikte görünürlük alanları yaratmak istiyoruz. Çünkü edebiyatın gerçek dolaşımı çoğu zaman bu karakterli mekânlarda başlıyor. Biz hem fiziksel hem dijital kanalları birlikte ve dengeli kullanmak niyetindeyiz.

    Toros kitapları her yerde olacak ama sadece “her yerde bulunmak”la yetinmeyecek. Okurla bağ kuran, karakteri olan, yaşayan alanlarda var olmayı önemsiyoruz. 

    • Yazar arkadaşların en çok merak ettiği soru bu olacak sanırım: Toros Yayıncılık’ta dosya kabul süreçleri nasıl işliyor? Size dosya gönderecek yazarların özellikle dikkat etmesi gereken unsurlar var mı?

    Bu röportajı baştan sona okuyan birinin Toros’un nasıl bir yayınevi olduğunu ve Toros yazarı olmanın ne anlama geldiğini büyük ölçüde anlayacağını düşünüyorum. Toros’u anlatırken muğlak bir dil kullanmak istemiyoruz; ne yaptığımızı ve ne yapmadığımızı net ifade eden bir yayıneviyiz.

    Önce şunu açıkça söyleyeyim: Bizim klasik yayıncılığa yönelttiğimiz eleştiri bir tür eleştirisi değil, bir sistem eleştirisi. Çözümün yalnızca “sinematografik yayıncılık yapmak” olduğunu da hiçbir zaman iddia etmedik. Bizim asıl niyetimiz, metinlerin ve hikâyelerin yalnızca basılı halde kalmayıp farklı yaratıcı zeminlerde de yaşayabileceği bir dolaşım alanı kurmak. Bunun için güçlü iletişim kanalları ve çok katmanlı bir ilişki ağı oluşturuyoruz.

    Toros yalnızca sinematografik metinler yayımlayan bir yapı olmayacak. Yayıncılığın tüm kategorilerinde üretim yapacağız. Ama bizi ayıran nokta, her metni kendi edebi gücüyle ele alırken aynı zamanda onun potansiyel yolculuğunu da baştan düşünmemiz. Uluslararası görünürlük vizyonuyla hareket etmemiz ve farklı yaratıcı sektörlerle kurduğumuz temaslar bu anlamda bize ciddi bir avantaj sağlıyor. Yapım şirketlerini de bu ekosistemin doğal parçası olarak görüyoruz; sektörün gerçek koşullarını dikkate alan, sürdürülebilir ve karşılıklı ekonomik iş birliklerine dayanan bir yapı kurmaya özen gösteriyoruz.

    Dosya kabul sürecimize gelirsek… Temel ölçütlerimiz aslında çok net: Metnin edebi gücü, anlatı disiplini ve özgünlüğü. En önemlisi ise yazarla birlikte ritim yakalamak…

    Toros’un yayın yaklaşımını anlayan, hikâyesinin yolculuğunu önemseyen ve metni üzerinde çalışmaya açık yazarlarla yürümek istiyoruz. Bizim için dosya göndermek yalnızca bir başvuru değil; bir tür yol arkadaşlığı önerisi.

    Şunu özellikle söylemeliyim: Toros çok kısa sürede beklediğimizin ötesinde bir ilgiyle karşılaştı. Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve yurtdışında yaşayan yazarlardan her gün dosyalar alıyoruz. Sosyal medya üzerinden tanışmak, fikir sormak, projelerini anlatmak isteyen çok sayıda mesaj geliyor. Bu ilgiyi büyük bir sevinçle karşılıyoruz; çünkü doğru bir ihtiyaca temas ettiğimizi gösteriyor.

    Elbette her dosyayı yayımlamak mümkün değil. Ama her dosyayı ciddiyetle okuyoruz. Olumlu ya da olumsuz dönüş yaparken yazarın emeğine saygıyı esas alıyoruz. Çünkü biliyoruz ki yayınevlerinin kapısına gelen şey çoğu zaman sadece bir dosya değil; yılların emeği ve inancıdır.

    Suare Dergi’nin izlediği çizgiyi de ayrıca çok kıymetli buluyorum. Edebiyatı magazinleştirmeden konuşan, yazara ve metne saygılı bir yerden duran dergilerin varlığı önemli. Bu söyleşi de o özenin bir yansıması oldu. Soruların titizliği için ayrıca teşekkür ederim.

    Ve en net cümleyle bitireyim: Toros’un kapısı her yazara açık. İyi bir hikâyesi, güçlü bir metni ve uzun soluklu bir yolculuğa niyeti olan herkes için… 

    Kitapların umut olduğuna inanan insanlar topluluğunun parçasıyız. İnsan yazıyla insanlığın kapısını açtı ve insanlığın en muhteşem icadı yazıdır. Yazının gücüne, değiştiriciliğine inanıyoruz. 

    TOROS YAYINCILIK’IN İLK İKİ KİTABI ÇIKTI: LEYLA’YI BULMAK VE KUMRU

    • İki kitapla okurla buluştunuz. Serpil Coşan’ın Leyla’yı Bulmak ve Sezgin Işık’ın Kumru eserleriyle okurla buluşmanız nasıl oldu? Yazarlar metinlerini baştan “sinematografik” bir bilinçle mi yazdılar, yoksa editoryal süreçte mi bu dönüşüm gerçekleşti?
    – İlk iki kitabı özellikle yan yana koymayı istedim; çünkü Toros’un neyi aradığını iki farklı uçtan da gösteriyorlar. Leyla’yı Bulmak ile Kumru aynı damarın iki ayrı formu gibi. Biri içsel dönüşümün çatışmasını, diğeri suskunluğun gerilimini taşıyor. Ortak noktaları şu: Okunmakla yetinmeyen, zihinde sahne kuran metinler.
    Serpil Coşan, oldukça çalışkan yazarlarımızdan şimdi ikinci romanını yazdı. Yayınevine teslim etti. Ayrıca kendi uzmanlık alanıyla ilgili bir kitap üzerinde çalışıyor şu an. Yayımladığımız Leyla’yı Bulmak romanında beni çeken şey, metnin bir “kişisel gelişim vaadi” gibi konuşmamasıydı. Roman olarak konuşuyor; karakterin hayatına bir kırılma yerleştiriyor ve okuru oradan yürütüyor. Sinemada da kıymetli olan budur: Hikâyenin motoru karakterin içindedir, ama etkisi dışarıda görünür. Metin bu dengeyi güçlü kuruyor.
    Ayrıca şunu açıkça söylemek gerekir: Leyla’yı Bulmak uzun süredir yapımcıların radarında olan bir hikâye. Bu ilgi yeni değil. Metnin dramatik çekirdeği sektör tarafından daha önce de fark edilmişti. Bu Serpil Coşan’ın kaleminin kuvveti.
    Kumru ise başka bir yerde duruyor. Bazı metinler vardır; daha okurken “film gibi” akar. Kumru böyle bir metin. Sahne sahne ilerleyen, görsel hafızaya açık bir anlatı. Ama bunu gösterişli bir dille değil, sakin ve kontrollü bir anlatımla kuruyor.
    Sezgin Işık’ın en dikkat çekici yanı şu: O zaten özellikle film gibi hikâyeler üzerinde çalışan bir yazar. Sinematografik düşünce onun için sonradan eklenen bir strateji değil, doğal bir yazma refleksi. Üstelik son derece çalışkan. Yayıncılıkta şuna çok inanırım: Bir metni asıl güçlendiren şey çoğu zaman yetenekten önce çalışma ahlakıdır. Sezgin Işık’ın bu disiplini ve ısrarı beni gerçekten mutlu ediyor. Çünkü Toros’un kurduğu evrenle yazarın üretim hattı birbirini besliyor.
    Özetle bu iki kitabı biz “sinemaya satılacak ürün” olarak değil; edebiyatın içinden doğan ama başka mecralara da yürüyebilecek güçlü hikâyeler olarak gördük.
    
Doğru yoldayız mesajını ilk olarak bu iki kitaptan aldım. Sonrasında sözleşme imzaladığımız, kitaplarını şimdilerde yayınlamaya hazırladığımız yazarlarımızın romanlarını da okuyunca açıkçası hem heyecanlandım hem de daha çok çalışmamız gerektiğini anladım. Her gün büyüyen, her gün yeni bir şey keşfeden bir ekibiz.

    YAŞAR KEMAL’İN ‘TOROS’UNA BİR SAYGI İFADESİ
    • Toros markasını Yaşar Kemal kitaplarından hatırlıyoruz. Bu yayınevi ile bir ilgisi, bir bağı var mı?
    Toros ismi Türkiye’de edebiyat hafızasında güçlü bir yere sahip. Yaşar Kemal’in kitaplarıyla birlikte anılması bu yüzden çok doğal. Ancak bizim kurduğumuz Toros Yayınları ile 1980’lerde kurulan yayınevi arasında kurumsal bir bağ yok.
    Bu sorunun cevabı benim için biraz daha kişisel. Gazetecilik yaptığım yaptığım dönemlerde arkadaşlarım bana Yaşar Kemal’in kahramanına gönderme yaparak “İnce Memed” diye seslenirdi. O zamanlar da gayet ince, uzun, inatçı biriydim; hayata erken karışmış, adaletsizliklere karşı refleksi güçlü bir yönüm var. O lakap şaka yollu takılmıştı ama bende kalıcı bir iz bıraktı. Çünkü İnce Memed yalnızca bir roman kahramanı değil, Anadolu’nun direncini ve hikâye gücünü temsil eden bir figürdü. Yaşar Kemal’in yakın dostu, usta yazarımız Zülfü Livaneli’nin kitaplarını bana “İnce Memed” diye imzalaması da benim için özel bir hatıradır.
    Yayınevinin adının “Toros” olması tesadüf değildi. Bu isim benim için sadece coğrafi bir çağrışım değil; edebiyatın büyük anlatı damarına duyulan saygının bir ifadesi. Dolayısıyla Yaşar Kemal’in Toros’u ile bizim Toros Yayınları arasında doğrudan kurumsal bir bağ yok; fakat o güçlü anlatı geleneğine ve direngen hikâye ruhuna duyulan bir bağ var. En önemlisi büyük Türk edebiyatına saygı duruşu.
    İşin daha kişisel bir tarafı da var. Eşim dolayısıyla Hatay’la güçlü bağlarımız var; aile yaşantımızın önemli bir kısmı orada. Çukurova’yla kurduğum duygusal ilişki, her yolculukta Toroslar’la yeniden karşılaşmak demek. Uçakla giderken cam kenarında oturup Toroslar’ın zirvesine bakarım; o dağlar bu coğrafyanın hafızası gibidir. İstiklal mücadelesinde Toroslar’daki Kuvayı Milliye direnişi bana farklı duygular hissettir; çağlar boyunca medeniyet geçidi olmuş bir coğrafyadır orası. 
    Bu yüzden Toros markasını yıllar önce patentledim. Zamanı geleceğini biliyordum. Toros Yayınları benim için Toroslar gibi sağlam, zirvede ve hafızası olan bir yerden konuşmak demek.

    HİKAYE KADAR NASIL ANLATILDIĞI DA ÖNEMLİ!
    • Gazetecilikten yayıncılığa geçişinizi de okurlarımızla paylaşır mısınız? Nasıl oldu bu geçiş?
    Gazeteciliğe çocukluk hayaliyle başladım. Haberle ilk tanışmam, dedemin pür dikkat haber dinlediği akşamlara dayanır. Eve her gün gazete gelirdi; haber izlenirken, gazete okumak bir kültürdü. Belki de bu yüzden gazetecilik benim için bir meslekten önce dünyayı anlama biçimiydi. Daha çocuk yaşta Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle ilgili yürüyüşe ailemle birlikte katıldığımda, büyük bir şok yaşamıştım. Sanırım gazeteciliğin cesaret ve hakikat işi olduğunu o gün kabul ettim.
    Meslek hayatım boyunca sahada da oldum, masa başında da. Türkiye’nin en genç yazıişleri müdürlerinden biriydim. Polis-adliye muhabirliği yaptım, istihbarat servislerinde çalıştım, Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde gazetecilik yaptım. Hakkımda soruşturmalar, davalar açıldı; gözaltılar, yargı süreçleri yaşadım. Bu yıllar bana şunu öğretti: Hikâyenin kendisi kadar, o hikâyenin nasıl anlatıldığı ve nereye ulaştığı da önemlidir. Bir hikâye doğru yere ulaşmıyorsa eksik kalır; bu yalnızca gazetecilikte değil, edebiyatta da böyledir.
    Gazetecilikten sonra yayıncılık alanına yönelmem tesadüf değildi. Yıllarca hem editörlük hem proje geliştirme tarafında çalıştım. Yayınevlerinde yalnızca metinle değil, yazarın yolculuğuyla da ilgilendim. Bir dosyanın yazardan çıkıp okura ulaşana kadar yaşadığı süreci, kırılmaları, aksilikleri, krizleri, hayal kırıklıklarını ve yüzbinlerce baskı yapan kitapların doğuşunu yakından gördüm. Yüzlerce kitabı yayına hazırladım; çok değerli yazarların çalışma disiplinine tanıklık ettim, nice ilk kitap heyecanını yaşadım. 
    Yayınevinin kapısından içeri dosyasıyla giren yazarları, yazar adaylarını çok önemserim. Yayınevine gelen, dosyasını gönderen yazarın bize teslim ettiği aslında sadece bir dosya değildir; bir umuttur. O umudu zedelemeden yol göstermek, benim için yayıncılık ahlakının parçası oldu.
    Bugün Toros Yayınları, edebiyatla sinemayı aynı yaratıcı zeminde buluşturmayı hedefleyen bir yayınevi. Elbette sadece sinematografik eserleri üretmek niyetinde değiliz. Yayıncılıktaki tüm kategorilerde eserlere yer vereceğiz. Bu söyleşide farklı olan yönümüzün altını kalın kalın çiziyoruz. 
    Genç bir yapıyız ama aceleci değil; kendini büyütmek için değil, kurduğu modeli sağlamlaştırmak için ilerliyoruz. Amacımız yalnızca kitap yayımlamak değil; güçlü hikâyelerin görünür olabileceği, tartışılabileceği ve gerekirse sınırları aşabileceği bir alan kurmak. İşte bu anlayışla hareket eden ilk yayınevi: Toros Yayınları. 
    Benim kişisel hikâyemle Toros’un hikâyesinin kesiştiği yer burası sanırım: Hikâyenin gücüne ve anlatının sorumluluğuna inanmak.


    H. Nilgün Karataş

    Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden “gazetecilik yapmayacağım” diyerek mezun oldum ve yıllarca Milliyet, Dünya, Günaydın, Akşam, BusinessWeek Dergisi, Para Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde “çok severek” çalıştım. Uzmanlık alanım ekonomi gazeteciliği olmasına karşın kitaplar ve filmler beni her zaman büyüledi, hayatı onlar üzerinden çözümlemeyi sevdim. Hep yazdım, çok yazdım; ilk yayımlanan romanım Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar oldu, Halen Suare Dergi, Bianet, Distopya ve Yeni Sinema Dergisi için yazarken öykü, roman ve senaryo çalışmalarımı da sürdürüyorum. Bu arada ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü öğrencisiyim.

    YAZARIN TÜM YAZILARI

    kitap Mehmet Bozkurt nilgün karataş röportaj sinema toros yayıncılık uyarlama

    Related Posts

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026 Manşet 2

    Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

    Ağustos 13, 2026 KÜLTÜR - SANAT
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    Çağdaş cazın özgün topluluklarından The Bad Plus, 12 Eylül’de Fiba Salon İKSV sahnesine konuk oluyor.…

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026

    Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

    Ağustos 13, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Adana Altın Koza’da son üç gün: Film gösterileri, yönetmen söyleşileri, ödüller 

    Eylül 26, 2025 KÜLTÜR - SANAT

    MECBURİYETLER KABUĞU

    Kasım 1, 2025 SUARE ÖYKÜ DERGİSİ

    Ünlü Mariinsky Orkestrası Şef Valery Gergiev yönetiminde Türkiye’ye geliyor 

    Eylül 24, 2023 Konser
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.