Röportaj: Arzu Kurt
Ebru Karaayvaz’ın ilk kitabıyla tanıştırmak istiyorum sizi: Reçeteye Mizah Ekledim. Otobiyografi bir kitap ama çok rahat kişisel gelişim kitabı gibi okunabilir. Yazarın “Ben ne öğreneceğim bu hastalıktan” sorusu ile başlayan mücadele süreci yorgun ama muzaffer bir savaşçının hikayesine dönüşüyor. Tam da kitabın alt başlığındaki gibi: Acı Tatlı Bir Zaferin İlham Veren Hikayesi.
Mizahi, ironik. Ebru Karaayvaz, mizahı bir başkaldırış olarak görüyor, kitabı okurken bunu hissediyorsunuz. Yazarken hem ağladığını hem güldüğünü anlatan Karaayvaz, bu duygu durumunu okuruna da geçiriyor.

Geliri kanserle savaşan hastalara bağışlanacak bu kitap arka kapaktan alıntıyla; “bir hasta-hastalık ilişkisinden ziyade dostluğun, sevginin, dayanışmanın ve küçük mutlulukların ne kadar kıymetli olduğunu” anlatıyor. “Reçeteye Mizah Ekledim” kitabından yola çıkarak sohbet ettiğimiz Ebru Karaayvaz, Suare Dergi okurları için sorularımızı şöyle yanıtladı:
- Sevgili Ebru, sizi tanımak ve hikayenize tanıklık etmek çok ilham verici. Kitap fikri nasıl doğdu? Bu kitabı yazmaya ne zaman karar verdiniz?
Kitabı yazmaya karar vermen hastalığımı ilk öğrendiğim zamandan yaklaşık bir ay sonraya denk geliyor. İlk öğrendiğimde öyle bir savrulmuştum ki tekrar yörüngeme döndüğüm ve yol haritamın ortaya çıkıp tedaviye başlamış olduğum zaman dilimi. Galiba zihnimde ve kalbimde bir denge kurmaya çalıştığım “ben bu işten nasıl çıkarım?” Sorusunun kafamın içinde dönmeye başladığı ve bir zorluktan bir başarı hikayesi çıkar mı? Dediğim bir zaman. Mayıs 2023 sonları gibi. Klavye başına oturmam ise neredeyse bitiş çizgisine yaklaştığım zamanlardı. Nasıl bir fayda sağlarım diye düşünürken kitabımın telif gelirini kanser hastaları için bağışlamak fikri beni peşinden koşturdu galiba. İyileşmek için iyileşmek dışında bir amaç gerekiyordu feyz alınabilecek.
- Yazmak sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Terapi mi, tanıklık mı yoksa bir sorumluluk mu?
Belki de şöyle bir geri dönüp düşününce yazmak benim şifam oldu. Zaman zaman değişen bir duygu ama hep bir yol açtı bana. İlk başta fikre sarıldım. Zaman içinde kimse bir acı hikayesi okumak istemez ya da ben yazmak istemem dedim, şartlar yeterince zordu çünkü. Tedavi ilerledikçe hastanede başıma gelen komik anları not almaya başladım. Not almaya başladıkça mı, fikir içimde büyüdükçe mi ya da sıklıkla başıma böyle şeyler geliri bildiğimden mi o kadar çok an birikmeye başladı bilmiyorum. Ben gülmeye çabaladıkça kitapta kendiliğinden yol alıyordu.
- Kitabınızın türünü nasıl tanımlarsınız? Bu bir anı kitabı mı, bir iyileşme günlüğü mü hatta bir hayat manifestosu diyebilir miyiz? Okur eline aldığında neyle karşılaşacak?
O kadar güzel sordunuz ki, anıları yazmaktan başladım, yazmak terapi oldu, zor anları acısız anlatmaya çalışmak bir oyun, okuyan insanları özellikle meme kanseri konusunda bilgilendirmek bir sorumluluk, gülmenin, her zaman başlı başına şifa olmasını anlatmak bir hedef ve bütün bunları samimiyetle anlatabilmek, olduğum gibi, olduğu gibi. Büyük cümlelerden, büyük anlatılardan kaçınarak, kendi gerçekliğimi ne kadar özel ve ne kadar herkesten biri olduğumu anlatabilmek. Kitabın türü gerçek bir hikâye oldu.

MİZAH ZERAFETLE DİRENMEK DEMEK
- Çok zorlu bir savaştan çıktınız. Kitabınız kansere karşı verilen mücadelenin, deyim yerindeyse daha olumlu hatta gülümseten taraflarına odaklanıyor. Sorularıma bu seçiminiz üzerinden devam etmek isterim. Acı reçeteye eklenen mizahı konuşalım. Neden mizah?
Mizah, hatta gülmek bence bir nefis bir başkaldırış. Çok zarafetle ve akıllıca bir eylem benim için mizah. Ben zaten kolay gülerim, gülmek için mevzu ararım sıklıkla. Gülmek sağlığımıza yapacağımız en iyi yatırım galiba üstelik basit ve ücretsiz. Kanser hastalığında da hatta her hastalıkta moral çok önemli moralini yüksek tut deniliyor ya işte bence başka çaresi yoktu gülmeye sığınmanın. Dediğiniz gibi reçete ağır, ağır reçete yazmak yazana da okuyana da bir fayda sağlamayacaktı. Mizah, hayatın güldürücü yönünü tam da zamanında ortaya koydu. Ağlarken güldüm okuyanlar da aynı şekilde.

- Yazarken zorlandığınız bir bölüm oldu mu? Hiç yazıp sonradan kitaba eklemekten vazgeçtiğiniz bir bölüm oldu mu?
Yazarken zorlandığım yer çok oldu ama hepsini yazdım. Bazen ağladım yazarken, bazen yazamadım bıraktım, sonra yazdım. Zorluklar çoktu o yüzden buna da tersten, gülümseten bir yerden cevap vereyim. O kadar zor anlar oldu ki seçemiyorum ama en sevdiğim kısım bütün zorlukların üstesinden gelip denize girdiğim o anı yazmaktı. Bütün zorluklara kulaç attığım su püskürttüğüm, ardıma bakmadan yüzdüğüm o an. Hemen peşinden kolumun ağrısından ilaç içerek gülümsemem. İlk ilaç içişlerimde “hapı yuttum” diyordum oysa bu kez “bir ağrı kesici alsam iyi olur” cümlesine kulaç atarak evrildim.
- Bir bölümde; “Camdan bakıp duruyordum. Katılamadığım hayatı, başıma gelenleri camdan bakar gibi izledim. Ben ne öğreneceğim bu hastalıktan?” diyorsunuz. Sorunuza verdiğiniz cevabı bizimle de paylaşır mısınız?
Bu hastalık maşallah öyle bir öğretmen ki öğret öğret bitiremiyor. İlk zamanlar doğrusu aklımın bile tam almadığı bir hastalıkla savaşmaya başlarken nasıl düşüneceğimi bile kaybetmiştim. Zaman içinde bu soruyu kendime çok sordum cevabı kolay kolay da bulamadım. Bir gün neredeyse çok uzun zaman kalkamadığım koltuğumda otururken, saçlarım gitmiş, kaşlarım gitmiş, kirpiklerim gitmiş bembeyaz ilaç dolu bir beden, kendime baktım ve dedim ki hiçbir şey sana ait değil Ebrucuğum, hiçbir şey kontrolünde değil. Bunu elbet biliyordum, defalarca da söylemiştim belki daha önceden ama hiç bu kadar derinlemesine yaşamamıştım bu cümleyi. Bu cümle hayatıma motto oldu. Mükemmel yapmaya çalıştığım işler, pek çok konuda kontrolü elimde tutacağım diye çırpınışlarım, sahip olmaya çalıştığım aslında gereksiz pek çok şey ve benzeri duygular o an öyle anlamsızlaşmıştı ki. Dedim şimdi anladım önceden biliyordum ama şimdi anladım, insan sağlığına adamakıllı tehdit algısında olduğunda, yaşamın böyle bir evresine geldiğinde hayatın içinden geçmiş oluyor ya da hayat onun içinden. O zaman geri dönüp ne kadar gereksiz telaşlar, sündürülen üzüntüler uçsuz bucaksız beklentiler bomboş görünüyor insana. Hayat çok basit aslında.
- “Hayat, sen planlar yaparken başına gelenlerdir.” “Kader gayreti sever.” Uzun süre bu iki cümle arasında sıkışıp kaldım, demişsiniz. Neyi değiştirdiniz hayatınızda?
16 Nisan 2023 sabahı üç arkadaş yaza dair programlar yaparken ertesi gün hayatıma esaslı bir darbe alacağımı bilmiyordum. (Hoş şimdi de yarın sabahı bilmiyorum, bilmiyoruz.) Biz aslında hiçbir şey bilmiyoruz duygusu çok sardı beni. Uzun süre korkuttu da doğruya doğru. Çünkü o kadar çok sonuç bekledim, sabaha nasıl kalkacağımı bilmeden uykuya yattım, tedavi sırasında neler olacak bilmeden hatta bazen tatsız sürprizlerle yolun değişeceğini bilmeden ilerlemeye çalışmak duygusu korkuttu beni. Evet yarın hepimize meçhul ama işte o süreçte bırakın yarını o an bile meçhul. Bu duygudan çıkmak ise gayret istedi. Yemek yemeğe gayret, sokağa çıkmaya gayret, yazmaya gayret topluca söylersem, iyileşmeye, şifalanmaya gayret. Gayreti bıraktığım anlarda isyan çığlıkları kendi sesimi bile saklıyordu. Bu yüzden başıma gelen kaderdi buradan çıkmanın tek yolu da gayret, mümkünse yarından korkmadan.
- Kitabınızın son sayfasındaki cümleniz; “Ben bu hikâyenin kahramanı olabildim, çok şükür!” İlk öğrenme anınız; “Patoloji sonucu kötü çıktı,” ile “Ben kanser oldum,” kabulü ve “Ben kanser geçirdim,” arasındaki dönüşümünüzden bahseder misiniz? Yasın beş evresini hatırlattı bana.
Neden ben? Sorusunun o kadar cevabı yoktu ki (hiç kimsede) yasın beş evresinin birkaçını atlayıp acilen kabul kısmına geçmem gerekiyordu. Bu sebepten kendi içimde isyan etsem de hiç inkar etmedim, pazarlık da edemedim . Ama evet ilk öğrendiğimde hiçbir şey olmamış gibi Kadıköy’deki işimi yapmaya gittim. Trafik çoktur diye Marmara’ya bindim bir de. O yolculukta istasyonları geçerken kendi kendime “sen kanser olmuşsun Kadıköy de işin ne” diye kızdığım oldu elbet. Sonuç, sonrasında hemen hastaneye koşmak oldu tabii. Şimdi gururla ben kanser geçirdim diyorum ve peşine umarım bir daha böyle bir savaş gerekmez diyorum. Savaşın her hali tatsız.
- İlk PET/CT ‘nizi çektirmek için yalnız yürüdüğünüz koridorda, “Tatlı bir topuz yaptığım saçlarıma bakarken yakalıyorum genç, saçsız bir kadını” cümleniz beni çok etkiledi. Ve kitabın sonlarına doğru, son PET/CT çekiminizi anlatırken aynı koridorda, “Bu kez ben kel, diğer kapının önünde güzelim bir genç kadının sarı saçlarıyla beklediğini görüyorum.” Gülümsüyorum tüm kalbimle ve geçecek diyorum,” satırlarını okumak ironik ve umut doluydu. Bu estetik dönüşümle baş etmekte zorlananlara neler söylersiniz.
Evet o anlar çok net hatırımda. Sessiz konuşma dedim ben buna. Hiç kelime kullanmadan gözden göze kalpten kalbe konuşma. Bu saçsız kalma durumu kemoterapi alıyorum bayrağı gibi bir şey. Hemen fark edilmek, bakışların değişmesi, meraklı sorular, aynanın sana hasta olduğunu hatırlatması. Aslında bir savaşçı tarzı, savaşçı olduğunu tüm dünyaya haykırmak. Ama işte savaşçı da olsan hele kadınsan saç, kaş mühim. Bir tavsiye vermek çok zor çünkü bu durum parmak izi gibi herkes değişik yaşıyor. Kimisi takılmıyor, kimisi saçlarını kazıtma anını kayda geçiyor, kimisi saçlarını saklıyor. Ben hiçbirini yapmadım, yapamadım usul usul her gün vedalaştım saçımın her teliyle. Sonradan o kadar hızlı ve çok geri geliyorlar ki insan tedavinin bittiğini ve normalleştiğini o zaman hissetmeye başlıyor. Ben böyle anları çok hayal ettim ve hiç cesaret edemediğim kısalıkta saçlarım olmasının keyfine vardım sonradan. Ben bol bol saç kesim, saç boyama videoları izledim itiraf ediyorum motivasyon oldu biraz.

AN YARATMAYA ÇALIŞMAK
- “Hayat kaçıyor, her şeyi yapalım” kafası değil de “Doya doya yaşayalım, gezelim” daha baskın. Şimdi daha çok önemsiyorum neşemi,” manifestonuzu çok sevdim. Ansızın “an” yaratma gayretini biraz anlatır mısınız?
Bir buçuk yıl neredeyse ev ve hastane arasında geçti o zaman hayatın sadece sağlığın gittiğinde kaçtığını anladım. Biraz telaşlı biriyimdir, (biriydim demek artık daha doğru galiba.) Vapura koşardım, sahile koşardım, işler biriktiğinde aynı anda üç işi yapmaya çalışıp şahane kargaşalar yaratırdım hayat kaçıyor diye. Şimdi hayat geçiyor artık hiç acelem yok. Doya doya yaşama gayreti şu içtiğim kahvenin güzelliği, kaçırdığım vapurun arkada bıraktığı köpüklerin eğlencesi hepsi ama hepsi daha anlamlı. Ve ansızın an yaratmak birdenbire program yapmak ya da ellerinle kurduğun basit bir sofrayı şölene çevirmek. Hepsinden önemlisi karşılıklı sevdiğin ve sevildiğin insanlarla “an yaratmaya çalışmak”. İyileşmeye çalışırken hep daha önce yaşanılmış komik, yıllarca anlatılıp gülünen güzel anlara sığındım ve anladım ki bu bir şifa ve yapılacak çok iş var, gezilecek çok yer var ve atılacak çok kahkaha. Artık odağım tamamen bu oldu galiba. Sakince, gelene şükürle hayatla birlikte yol almak.
- İz bırakan mekanlarınızdan bahsedelim biraz, özelikle ‘parktaki bank’ tan. Hâlâ aynı banka oturuyor musunuz?
Ah o bank:) Bütün ihtişamıyla orada öylece duruyor. İhtişamıyla dediğime bakmayın standart bir bank aslında ama büyüsü var, büyülü bir bank… Evet oturdum gözlerim dolu dolu gülümsedim. Hatta hafif bir kahraman edasıyla. Sonra yine denize baktım, aslında ufka baktım neler neler bekliyordu acaba? Ama dürüstçe itiraf edeyim bir kere oturdum iyileşmenin şerefine, büyülü bank anladı beni. Başka bankları tercih ediyorum ama geçerken göz kırpıyorum ona.
Bir de kitabımın her bölümünün başında bir ağaç figürü var. Kitapta da çok bahsettim. İşte o ağaç, alt sokaktaki o güzelim ağaç. Ona gidip teşekkür ediyorum. Çok sarıldım o ağaca sokağa her çıktığımda hastayken. Dimdik duruyordu kolları iki yana ayrılmış ne karar verirsen ver sağlamsın dercesine. Yaprak döktü tekrar yeşillendi ben gibi. Ona çok gidiyorum sarılıyorum bakıyorlar bana etraftan hiç umursamıyorum ağaç çok güzel iyileşmek çok güzel.
- Bu sorum sevgi çemberiniz hakkında; aileniz, dostlarınız, süreçte hep yanınızda olanlar, yardım timi. Onlardan bahseder misiniz? Kanserle savaş veren, kendi hikayesinin kahramanlarına verilecek en güzel hediye bu olur sanırım. Yakınlarına küçük bir tavsiye.
Doğrusu bu çağda dost edinmek ve dost kalabilmek çok zor ama galiba biz başarmışız arkadaşlarımla emekle, çabayla sevgiyle yıllarca sığınmışız birbirimize. Arkadaşlarım, ailem hepsi birlikte sarıp sarmaladılar sağ olsunlar. Zaten böyle ağır bir hastalıkta insan çok garip duygular hissediyor. Yalnız kalmak istiyor, yalnız kalınca insan istiyor sonra kalabalıktan sıkılıyor. Çok gelgitli bir durum. Kendimce tavsiyem hiç alınmadan ve şefkatle destek olmaları. Sık sık haberdar olmaya gayret etmeleri. Buradan kastım şu üç ay da bir “ne durumdayız “ gibi soru soranlar beni çok yormuştu. Bana iyi gelenler tedavi sürecini değil beni merak eden, duygularımı merak eden, canımın bir şey isteyip istemediğini merak eden, benim için peruk fiyatı araştıran, bahar kokusu eve girsin diye eve nergis getirenlerdi. Bu ayrım çok önemli merak gidermeye çalışmak değil gerçekten nasıl olduğunun sorulması diye düşünüyorum.
- Yazmaya devam ediyor musunuz? Bundan sonrası için bir reçeteniz var mı? Yeni bir Kitaptan söz etmek mümkün mü?
Yazmaya devam ediyorum, henüz klavyeye dokunamasam da yavaş yavaş kafamda oluşuyor hikayeler notlar alıyorum zaten yazmak uzun bir süreç . Ama şu ara kitabım satsın ve kanser hastaları için bağış yapayım hevesim daha ağır basıyor. Yine de yazma sevdası içime düştü. Okuyanlardan aldığım geri bildirimler de beni hayli motive etti. Hep iyi bir gözlemciydim ama şimdi yazmak isteği beni bu konuda daha hassas yaptı. Her şeye hikâye yazabilirim gibi geliyor. Siz ne dersiniz?

Arzu Kurt
Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda çok sayıda öyküsü ve dergi yazıları yayımlandı. Yazı yolculuğuna aynı zaman da Yazı İşleri Koordinatörü olduğu Suaremag’da devam eden Arzu Kurt, bir yandan öykü yazmayı sürdürürken, ilk romanı üzerinde de çalışıyor.


