Atiye Gözde Sıdar
Gürültülü, yaramaz, vır vır konuşan çocuktur isyan.
İtaat ise çoğu zaman daha sessiz, daha makul, uslu, terbiyeli.
Simbiyotik ilişkileri vardır bu iki çocuğun. Birbirlerinden tamamen farklı görünseler de, birbirleri olmadan var olamazlar. İsyan edebilme noktasına gelebilmek için bir süre itaat edilmiştir.
Bu yüzden değil midir çocukluğumuzda anne babaya olan itaatkârlığın ergenlik dönemlerinde isyankârlığa dönmesi?
Şöyle bir geçmişe gidince çocukluk yıllarımda nelere boyun eğdiğimi, sonra nelere isyan ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Kimi çocuk için erken yatmak, kimi çocuk için ödev yapmak otorite kurallarına itaat etmekken, benim tek sıkıntım yemek yemekti. On dört yaşıma kadar açlık duygusunu hiç tanımamıştım ki. Saatlerce mutfak masasında bitirmem gereken bir tabak yemekle bakışır, bu işkencenin ne zaman biteceğini düşünerek geçerdi öğünlerim. İştahsız ve yaşıtlarına göre hayli minik kalmış bir çocuğun anne babası olarak haklıydılar elbette. Nasıl büyürdü bir çocuk hiç yemeden? Altı buçuk aylık doğmuş bir bebeği yaşıtlarıyla benzer bir fiziksel gelişime getirmek için annem ve babamın bana sürekli yemek yedirmeye çalışması önce otoriteye yenilgimle sonuçlanmış olsa da belli bir yaşta isyana dönmüştü. Çocukluk döneminde anne babayla gidilmek zorunda kalınan misafirliklere de her çocuk gibi isyan etmiştim elbette. “Siz gidin Hikmet Amcayla Güner teyzenin evlerine. Ben gelmeyeceğim? Evde kalacağım,” ile başlayan itirazlarla başlamıştı herşey.
Edebiyattaki distopik eserlerde de benzer itirazlar görülür. Ana karakterler varolan sisteme belli bir süre itaat etmiştir etmesine ama bir gün bir şey dürter onları. “Bir dakika, burada bir tuhaflık var,” demeyle başlar her şey.
Uzak gelecekler, yabancı rejimler, hayali toplumlar anlatıyor gibi görünseler de aslında çok bildik bir duygunun etrafında dolaşırlar.
Lois Lowry’nin Seçilmiş Kişi kitabındaki ana karakter Jonas’ı hatırlayalım. Her şeyin sakin, düzenli, pürüzsüz göründüğü bir dünyada kimse acı çekmez. Her şey kontrol altındadır. Sürtünmesiz akıp giden bir bir hayat sunulur. Sonra Jonas fark eder ki, hafıza yok, sahici duygular yok. İnsan olmanın yükü silinmiştir.
1984’te ise Orwell, Winston Smith’in huzursuzluğu ile dürter okuyucuyu. Winston’la birlikte bizi de bunaltır baskı. Ruhumuz daralır sürekli gözetim altındayken. Gerçeğin eğilip bükülmesi, dilin bozulması, hafızanın silinmesi, insanın kendi zihnine bile tam sahip olamaması karşısında Winston ile empati kurarız. O sarmalın içinden çıkmaya çalışırız.
Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’inde sistemin tam içindeyizdir. Montag ile empati kurarız. Kitapları yakmakla görevlendirilmiş olan itfaiyeci Montag gibi, bir gün aniden bu saçma sistemi sorgulayıp asıl yok edilen şeyin düşünmek olduğunu sezeriz. İş işten geçmeden harekete geçeriz.
Distopik eserlerin ortak kırılma noktası ana karakterlerin hakikati fark etmeleriyle ve sisteme isyan etmeleriyle başlıyor. Kendilerine normal diye sunulan hayatın, aslında kendilerinden bir şeyler eksilttiğini fark ediyorlar. Peki gerçek hayatta?
Eichmann davasını hatırlayalım. Hannah Arendt’in Eichmann in Jerusalem kitabında da bizleri titreten şey otoriteye olan sorgusuz itaatti. İkinci Dünya Savaşının Nazi subaylarından olan Eichmann, yıllar sonra yakalanıp mahkemede yargılanırken o kadar umarsız ve sıradandır ki… Arendt davayı aynı şaşkınlık içerisinde anlatır kitabında. Savaş sonrası Kudüs’te görülen davayı izlediğinde, karşısında kana susamış, histerik, karanlık bir canavar bulmaz; daha çok klişelerle konuşan, kendini sürekli “emirleri uygulayan bir memur” olarak sunan, yaptığı şeyin ahlaki anlamı üzerinde gerçekten düşünmemiş bir adam görür. “Kötülüğün sıradanlığı” dediği şey tam da buradan doğar: Büyük felaketlerin her zaman büyük şeytanlıklarla değil, düşünme yetisini askıya almış, sorumluluğu yukarıya devretmiş, kendi eylemiyle arasına mesafe koymuş sıradan insanlar eliyle de mümkün olabilmesi. Eichmann’ın savunmasında tekrar tekrar beliren “Ben karar verici değildim”, “Ben sadece görevimi yaptım” çileden çıkarır bizleri. Çünkü o noktada kötülük, öfkenin ya da sadizmin değil, sorgusuz itaatin içine yerleşmiştir.
İtaat eden kişi eylemsiz gibi görünse de, eylemsizliğin kötücül yansımalarını yaşatır. Yapar, uygular, taşır, imzalar, susar, onaylar. Ama bütün bunları kendi iradesinin uzantısı gibi yaşamaz. “Ben yaptım” demez, “öyle gerekiyordu” der. “Ben seçtim” demez , “benden istendi” der. Böylece özne geri çekilir, eylem ortada kalır. Belki itaatin en tehlikeli tarafı da budur: İnsan kendi eyleminin faili olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır. İsyan ise belki tam burada başlar. İnsan eylemiyle arasına koyduğu o mesafeyi kaldırır.
Kendi kararını vermek, o kararın sonuçlarıyla yaşamak, hatta bazen yalnız kalmaktır isyanın bedeli. Zor bir seçimdir çünkü bedeli vardır. Tam tersidir itaat. Bazen görev. Bazen sadakat. Bazen aile terbiyesi. Bazen vatan. Bazen düzen. Kaygısız bir yaşam. Birileri sınırı çizsin, birileri neyin doğru olduğunu söylesin, birileri karar versin. Bir nevî “Yan gel yat” hâli, bir nevî korkular silsilesi. Dışlanma, yalnız kalma korkusu, cezalandırılma korkusu…Sessizlik eğitimidir adeta itaat. Ne söyleneceği değil, neyi hiç söylememek gerektiği hissettirilir. Yazılı olmayan kurallar gibidir.
Erich Fromm’un özgürlük üzerine düşündükleri burada ayrı bir ışık yakar. Fromm, insanın bazen yalnız baskıdan değil, özgürlüğün yükünden de kaçtığını söyler. Çünkü özgürlük sadece hak değil, aynı zamanda ağırlıktır: seçmek, yanılmak, yalnız kalmak, kendi kararının sorumluluğunu taşımak demektir. Bu yüzden insan bazen kendi hükmünü vermek yerine bir otoriteye sığınır; böylece kaygısı azalır, dünyası daha düzenli görünür, vicdanının yükü hafifler.
İtaat tam da bu nedenle, bazen korunma arzusunun, bazen de kendi aklını kullanmanın zahmetinden kaçmanın dili haline gelir. İsyan ise bunun tersine, öznenin eylemle yeniden bağ kurduğu andır. İnsan bu kez kendi fiilinin dışına çekilmez; onu sahiplenir. Belki de bu yüzden itaat özneyi kendi eylemine yabancılaştırırken, isyan onu yeniden kendi fiilinin sahibi yapar. Biri sorumluluğu dağıtır, öteki onu geri toplar. Biri insanı hafifletir ama küçültür; öteki ağırlaştırır ama ahlaki olarak ayağa kaldırır.
Machiavelli Prens’i yazarken, itaatin yalnızca aşağıdan gelen bir zayıflık olmadığını, yukarıdan da ustalıkla örgütlendiğini aktarır bize. Ona göre, iktidar insanın ne kadar kırılgan, ne kadar kararsız, ne kadar korkuya açık olduğunu çok iyi bilir. İtaat yalnızca boyun eğenin zaafıyla kalmaz, otoritenin bilgisi ve tekniği ile zihinlere sızdırılır. Kimi zaman yasaklandırararak, kimi zaman sıraya dizerek, numaralandırarak, sınıflandırarak işler.
Bütün bunları düşününce isyanın neden bu kadar zor olduğu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü isyan otoriteyle olduğu kadar insanın kendi içindeki korkaklıkla, konfor düşkünlüğüyle, yalnız kalma endişesiyle, onaylanma arzusuyla da savaşmak zorunda.
İnsanın kendisine karşı da isyan etmesi gerekiyor bazen. İçindeki küçük memura, küçük korkuya, küçük çıkar hesabına. Belki de en zor başkaldırı, içimizde çoktan yerleşmiş olan buyruğa karşı veriliyor. Bir süre sonra kendi gardiyanımızı kendi içimizde taşır hale geliyoruz.
İsyanı bütünüyle kutsamak ne kadar yanlış ise itaati bütünüyle lanetlemekde bir o kadar yanlış olurdu. Oysa hayat bu kadar temiz çizgilerle akmıyor. Elbette kurallara uymak birlikte yaşayabilmenin ve belli bir tertip içerisinde bulunulan ortamı disipline edip düzene koyuyor. Üstelik çoğu zaman hayatı kolaylaştırıyor. İşte burada kendimize sormak gerekiyor. Ne zaman uslu, ne zaman yaramaz olacağız?

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.


