Betül Çakıroğlu
İsyan bayrağı siyah, itaat bayrağı beyazdı. Ne zamandır bamya yapmıyordu. Şöyle tavuk etli, nohutlu bir bamya yapıyım diye düşündü. Annesi de ne güzel yapardı. Bamya tenceresine kaşık girmez der annesi bir karıştırır, kapağını kapatırdı. Bamyalar, dolmaları kıskandırırcasına dizilirdi tencerede bozulmadan. Şimşir kaşık ile bir kez karışırdı. Su dönerken kapağı kapattı. İlk yemek yapılırken ki o soğan kokusu eve sinmesin diye açtığı aspiratörü kapadı. “Oh dünya varmış, kafam ağrımış.”
– Hoş geldin, dedi gelen kocasına.
– Evin içi çok kötü kokuyor.
Nimete kötü kokuyor denmez, çarpılırsın demek geçti içinden. Aman yorgun adam boş ver dedi. İtaat bayrağı beyazdı.
– Yemek kokuyor biraz. Aspiratörü de açtım ama biraz koktu, dedi.
– Ne yemek yaptın?
– Bamya. Nohutlu, tavuk etli. Akdeniz usulü derdi annem.
-Ben bamya sevmem ki!
Bu isyanıydı. Sevmediğini biliyordu. Bayrağı çekmeye başlamıştı. İlk kez kendini öncelemişti.
– Annem severdi rahmetli.
İmdat kafasını hafifçe yana eğdi. Ağzından bir şeyler çıktı. Ağzını göremediği için anlamadı Nalan.
– Çekil de geçeyim, derken Nalan’ı hafifçe ittirdi. Nalan duvara çarpıp öylece durdu.
Duvarın beyazlığında “imdat, imdat” diye bağırıyordu annesini gördü. İmdat sihirli bir kelime olmalıydı. İmdat Polis ise iki kat sihirli bir kelimeydi. Masanın altına saklandığı o anlarda uydurduğu şarkıyı hatırladı.
İmdat Polis İmdat
Gelmen gereken bu saat,
İşte sana fırsat
İmdat Polis İmdat!
Şarkı bitince arkadaşı İmdat Polis yanında biterdi. Onu sadece Nalan görüyordu. Masanın altında konuşurlardı.
– Seni başkaları da çağırıyor mu?
– Bazen. Ama kimse senin gibi şarkı söylemiyor.
– Ben uydurdum.
– Çok güzel.
– Kimler çağırıyor seni?
– Kadınlar.
– Başka?
– Çocuklar.
– Başka?
– Hayvanlar.
– Onlar nasıl İmdat diyebilir ki?
– Hav derler, miyav derler. Ben anlarım.
– Keşke kimse çağırmasa seni, hep benimle kalsan.
– Benim adım İmdat Polis. Her imdat diyene koşmalıyım.
– Herkesin kendi İmdat Polis’i olmalı bence.
– Hadi sen çık artık. Annenin sana ihtiyacı var.
– Annemin mavi gözleri Süpermen’e benziyor. Her şeyi delecek gibi bakıyor bazen. İmdat! Of yine gitmiş.
Annesi Nalan’ı masanın altında aldı. Odasına gidip kapıyı kilitledi. Uykusunda gelen bir sesle odadakiler uyandı.
– Anne ne oluyor?
– Uyu kızım sen, yok bir şey. Git buradan diye dışarıya doğru bağırdı.
O sırada kapı kırıldı. Babası arkadan vuran koridorun ışığında bir deve benziyordu. Yataktan kalkıp, önüne atladı. Devin karşındaki karıncaya ne olursa ona da o oldu. Nalan başını duvara çarptı.
İmdat Polis diye bağırdı, hastaneye kadar. Ama sesini duymuyordu. Doktor bir daha duymayacak dediğinde de duymadı. Annesinin itaati onun kulaklarına mal olmuştu. Kendi öğrendiği de itaat etmekti. Ama bugün ne olmuştu?
Beyaz duvarda annesinin hatırları, kendi yansımasına dönerken, kocaman bir kahkaha attı. İmdat arkasında “Hadi gel,” diye elini uzattı. Ama o arkasındaki adamı duyamazdı. Yerden kendi kalktı. Siyah bayrağı göndere çekti.

Betül Çakıroğlu, Gelibolu’da doğdu. Mimarlık eğitimi için geldiği İstanbul’da kızıyla birlikte yaşıyor. Mimarlık bir yana edebiyat sevgisi bir yana diyen yazar her zaman çantasında taşıdığı kitaplarından vazgeçmiyor. Çocuk kitapları yazma, çocuk kitapları editörlüğü, çocuk ve gençlik edebiyatı başlıklı çeşitli atölyelere katıldı. Yazarın ilk kitabı Kumdan Hayaller olsa da kollektif kitaplarda öyküleri ile ve editörlük yaptığı kitaplarla da okuyucu ile buluştu.

