Melek Toksoy
Nergis, yüzünde oluşmuş bir sivilceye şaşırdı, aynaya iyice yapıştırdı yüzünü. “Off” diye mırıldandı. “Tabii beslenmene önem vermezsen olacağı buydu şekerim” diye söylendi kendine. Pudrasına uzandı, hafif darbelerle rötuş yaptı.
Tam o sırada mis gibi kahve kokusu geldi burnuna. Ardından Tayfun’un sesi: “Haydi, kahveler hazır!”
“Hıh, garanti, en sevdiğin çikolatayı da servis ettim yanında, diyecek hem de sabah sabah” diye Tayfun’u da taklit ederken buruşturdu yüzünü.
“Ah ellerine sağlık, sadece beş dakika oturabilirim valla, işe yetişmem lazım.” Uzatılan kahveyi alırken yanındaki çikolatayı ahşap bardak altlığının üstüne bıraktı. Masa örtüsünde, ısırılarak bırakılmış başka bir çikolata parçası fark etti. “Eh yani ne bu böyle! Yemediğini at bari. Hem bu bilinçsiz bir tüketicilik, al al at!”
“Başlama yine, tadı berbattı, idare et atarım işte.”
“Tabii canım atarsın, ütünü de kendin yaparsın.”
“Öğreniyorum ütüyü de, zaten daha şu gömleği halledip anca çıkacağım.” Başını sıkıntıyla salladı.
“Eh, olduğu kadar artık, hem koltuklara fırlattığın eşyalarını da topla” diye sözünü kesti genç kadın. “Neyse, çıkıyorum ben, hadi bye.”
Tayfun kalktı, sakin sinirleri alınmış bir insan duruşunda gülümseyerek uğurladı sevgilisini. “Araca binerken pencereden bak ama” dedi Nergis merdivenlerden koşarken.
Tayfun’un hemen pencereye koşacağından emindi Nergis, kaldırımda servisi bekliyor, bir yandan yukarı bakıyor, bir yandan elinin biriyle diğerinin tırnak etlerini kazıyordu.
“Hayır, hayır, ellerini özgür bırak.”
Tayfun’un bunu demesine kalmadan servis geldi. Nergis bindi. “İyi adam ya valla, ne güzel ilgileniyor benimle,” diye mırıldandı.
Firma binasına girer girmez gülümseme yerleşti yüzüne. Herkesle selamlaştı. Önce hatırını sorduğu kadına “Bir çay alırım” dedi. Odasına girdi ki telefon çaldı. Bina içinden bir kız arkadaşıydı arayan. “İş çıkışı buluşalım, diğerleriyle hep beraber kafa dağıtalım” dedi. Nergis kabul etti. İyi gelecekti, ihtiyacı vardı buna aslında.
Gün yoğun ama her şey yolunda ilerliyordu. Akşamüstü Tayfun’a haber vermek aklına geldi, neredeyse unutuyordu. Telefonda genç adam, “Nasıl yani, ben gelmeyecek miyim?” derken hep aynı tepkisine yapışmış bir vurguyla sesi yükselmişti.
“Canım, biz bir grubuz bu firma içinden ve eşlerimiz bu gruba dahil değilse katılamıyor, biliyorsun bunu…”
“Biliyorum. Peki. Gelirken haber et, alayım seni.”
“Tamam” dedi Nergis. Cama yaklaştı.
Yine aynı şey. Onsuz bir yere gitmeme alışamıyor. Ne yapabilirim ki, mahkum muyum ben? Hem onsuz arkadaşlarla buluşmanın tadı ayrı, o da olursa rutine giriyorki pek çok şey!
Bu şehre geldiğinde tek başına bir ev tutup kalmak ona zor gelmişti. Mahalle ilgiliydi, işi iyiydi. Ama akşam olup kapısını kapattığında derin, karanlık bir yalnızlık çörekleniyor; bir odadan bir odaya geçerken korkuyordu.
Bir akşam izlediği bir dram filminin etkisiyle nefesi daraldı. Filmde tüm aile bir sabotajla çıkartılan yangında kül oluyor, sadece genç bir çocuk kurtuluyordu. Hayatı bir film şeridi gibi odayı sardı. Kalktı, astım ilacını çekti içine. Kalbi atışlarıyla fırlayacak seviyeye gelince acili aradı. Bir süre sonra yine hastanedeydi. Başında doktor, telkinlerle müdahaleyi özetliyordu.
“Canım Nergis, daha iyi misin? Korkuttun vallahi.”
Kapıdan aydınlık yüzüyle koşan arkadaşı Melis, ellerini tuttu arkadaşının. “İyiyim, merak etmeyin. Bu defa nabzım 170 olmuş!”
Başını okşarken eğildi Melis, “Bak, o çocukla buluşma ayarlayalım, kabul et artık. Bakarsın anlaşırsınız, zaman içinde aynı eve taşınırsınız. Sen henüz yalnız kalmaya hazır değilsin, düşün bunu,” dedi.
O günleri takiben Nergis, Tayfun’la tanıştı. Çabuk kaynaştılar. Tayfun, müşfik, anlayışlı bir gençti. Henüz hazır olmadığı halde, hızlı bir şekilde çoğu hafta onun evinde kalmaya başladı.
Ütü beklentisiyle başlayan hareketler, zamanla “her yere beraber gitmeli, bu yakışır” beklentisine döndü. Bir çok şeyi tolere etti Nergis. Bir çok şeye de karşı çıktı, anlattı. Tayfun da “Her şey iyi olacak” diyor, itaat ediyordu genç kadına… ya da öyle görünüyordu.
Acaba gerçekten itaat mi ediyor yoksa idare mi ediyor? Ben onu idare mi ediyorum yoksa ona mı itaat ediyorum? Hangimiz kime ne yapıyoruz?
Şu günlerde evlilik ve evlilikten beklentilere dönüyordu ilişkileri. İşte tam bu noktada Nergis, bu çok efendi, uyumlu ama bir o kadar ailesinden gelen alışkanlıklarını kesip atamayacağını düşündüğü bu adamla ne yapacağını bilemiyor, bu da krizlerini daha da tetikleyecek görünüyordu.
“Bilemiyorum ki ya off “ diye yüksek sesle konuşunca hemen dosyalarına yöneldi.
Abur cubur yemeyi seven bir adamdı Tayfun. Tırnaklarını salonda kesiyor, gelişi güzel topluyordu. Nergis titizdi: sağlıklı beslenme, bakımlı olmak, ve arada ayrı gezmek, bunlar onun olmazsa olmazıydı. Yemek zaten başlı başına çocukluktan gelen temel bir alışkanlıktı ama genç adam tencere yemeğine bile yüz vermiyordu. Evin temizliğini ortak yapmaları gerekiyordu, onun doğrusuna göre. Tayfun tam bu noktada temizlikçi ayarlayıverdi. Ama yine ardından toplamak zorunda kalıyordu Nergis.
Temizlikçi ayarladı diye iş bitmiyor ki. Arkasını toplamak yine bana kalıyor. Peki ben ne zaman kendime kalacağım?
“Evlenince çalışmazsın, her şeye vaktin olur” düşüncesindeydi Tayfun. “Çocuklarımız olur, mutlu mesut yaşarız” diyordu. Bunları duyunca kanı başına toplanıyordu.
Çalışmazsam ne yapacağım? Bütün gün senin ardını mı toplayacağım? Iyy tırnaklarını mı toplayacağım? Yakında ‘sen kessene’ bile der bu! Oldu canım kölen de olayım! Off geç kalmadan uzaklaşmalıyım senden de, bi başarabilsem!
Nergis böyle söylenirken hemen ayrılma kararı alıyorken; kalbi hızla çarpıyor; yalnız gecelerine dönme hayalleri, kabuslu gecelerine evriliyordu. Taviz verdikçe kendini de duyamıyor, içindeki ışığı yitiriyor, sesini hem dinliyor hem susturuyor, hem karar verip uygulayacakken erteliyordu.
Kendi seçimiyle ve birlikte oluşturdukları bu beraberliğe itaat ederek devam etmek… ya da onu bir şey için sık sık ikna etme çabası, hepsi yormuştu artık. Kendine isyan ediyor: “Ben böyle beraberlikte gelecek görmüyorum ki!” diyordu kendine. Ama harekete de geçemiyor, kendi çaresizliğinde, korkularında, alışkanlıklarında, yalnız kalmama arzusuna teslimiyetinde boğuluyordu işte.
Ve en acı tarafı: Nergis, aslında Tayfun’a değil, kendi çıkmazına itaat ettiğinin çoktan farkındaydı. Kendine isyan etmeliydi bir an önce. Lakin oyunbazdı içindeki isyan.
Oyunbaz isyan, neredesin? Hadi kıvrıl dolaplarından çık. Melankolimi al, endişelerimi al, dışarıdaki kaoslarla buluştur. Çarpıştır, erit, bütünleştir. Daireler çizdir duvarlara, çarpa çarpa sesler büyüsün. Ruhumun şarkısı yükselsin, isyan şarkısı olsun. Sonra ayaklarıma bakayım, adım atayım kapıya. Bu kadar kolay aslında. Ama itaate dönüşmüş yalnızlık endişesi bastırıyor ayaklarımı. O şarkı ayaklarıma dolansın istiyorum, topuklarıma dokunsun, notalarını üflesin, zorlasın beni, vuruşlarıyla kapıya yürütsün. Yürümek istiyorum. Yürüyemiyorum. Yürümeliyim…
O gece eve döndüklerinde Nergis alkollüydü, kontrollü de olsa patır patır konuştu. Tayfun ise sadece onu yatıştırıyor, “Dinlen, yarın konuşuruz” demekten başka bir şey bilmiyordu. Bu kadar itaatkar olması, aksine ona güven hiç vermiyordu. Doğal gelmiyordu genç kadına.
Neden bağırmıyor? Neden bir şey demiyor? Bu kadar sakin olmak da normal değil ki. Ya gerçekten hiçbir şey umurunda değilse? Ya da beni idare ediyor kendini saklıyorsa?
Nergis bağırdı ve bir atak daha kapladı tüm vücudunu. Kendini yine hastanede buldu. Tayfun yanındaydı, elini tutuyordu hep olduğu gibi.
“Her şey düzelecek, zamanla bir şeyin kalmayacak” dedi, alnından öptü, saçlarını okşadı.
Nergis gözlerini açtı ağır ağır, seçtiği adamın yüzüne baktı. Doğruldu, oturur pozisyonda yerleşti yatağında. Buruk bir tebessümle, “Teşekkür ederim desteğine canım” dedi, derin bir iç geçirme ile uzun uzun baktı karşısında endişeyle kendine bakan yüze.
“Ne oldu söyle, bir şey diyecek gibisin?”
“Evet, diyeceğim de nasıl başlayacağımı bi bilsem…”
“İçinden geldiği gibi başla, dinliyorum?”
“Evet… Sen çok iyi niyetli birisin, görüyorsun ki ben zor bir insanım. Dur, sözümü kesme lütfen.”
Direk yüzüne, gözlerine daha derin baktı Tayfun’un.
“Bildiğim yolda yani seninle, renksiz yaşıyorum, sanki sadece soluk alıyorum ben. Sıralı ölümü bekleyen sıradan insanlar gibi hissediyorum kendimi. Zor koşulları, riskleri kucaklamam lazım, ışığımı kaybetmiş gibiyim”
“Nerden çıktı bu şimdi, ben senin ışığını mı söndürüyorum? Biraz ağır olmadı mı bu”
Söndürmüyorsun, ama onu görmeme de izin vermiyorsun. Evlenirsek kendi ışığınla kalanı da yok edeceksin belli!
“Anlasana, bitirmeliyiz! Zaten zorlu bir ilişki. Sana da yazık, sürekli birbirimize açıklama yapıyor, anlayış gösteriyoruz ama herkes kendi hedefini bekliyor bana göre.”
“Ne hedefi Nergis? Sana karşı samimi olmadığımı mı düşünüyorsun? Değişecek miyim yani gelecekte?”
“Hayır, sen değişmeyeceksin. Sadece rahat değilsin. İçindeki gerçek Tayfun’u bastırıyor gibisin. Benimle kendin değilsin,bence.”
“Bundan eminsin yani. Peki sen?”
“Ben de değişemem. Kimse kimseyi de değiştirmesin lütfen. Notalar uyumlu ses çıkarırsa müzik devam eder.”
“Bizden iyi müzik çıkmaz diyorsun yani”
“Kendi seslerimizi duyamıyoruz diyorum anlasana…”
“Peki, şimdi dinlen, hastaneden çıkalım. Tekrar konuşuruz.” Yavaşça toparlandı genç adam. Yanağı seğiriyordu, kadının yüzüne bakmadan “kafeteryaya ineyim biraz” dedi. Kapıya yürüdü yavaşça, çıktı odadan.
Nergis ellerini kavuşturmuş, tam tırnak etlerini kazıyacaktı ki bıraktı kapanan kapıya bakarken…
Kazıma kızım kazıma. Ellerini özgür bırak. Her şeyi özgür bırak. Ataklar gelirse gelsin, yollarsın çabalarsan. Ohh kendimi şu anda özgür hissediyorum, o da hissedecek, o da anlayacak bunu…

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

