Nihal Turan Yurdabak
Akşam olduğunda ev de tıpkı şehir gibi yavaş yavaş sessizliğe çekiliyor. Gün boyunca açık kalan ekran kapanmış, yapılması gereken işler yarım bırakılmış, masa üzerinde dağınık bir düzen oluşmuştu. Bardakta soğumuş kahvem, kenarları kıvrılmış notlarım ve cevaplanmamış mesajlar birbirine karışıyor; her şey tam olarak bitmemiş, ama hiçbir şey de tamamen terk edilmemiş gibi duruyordu. Pencerenin aralığından içeri giren serin hava, odanın sıcaklığını kırarken perdeyi hafifçe hareket ettiriyordu. Dışarıdan gelen sesler azaldıkça içerideki sessizlik daha belirgin bir hâl alıyordu. Bu sessizlik huzurlu değildi… daha çok fark edilmek istemeyen bir düşünce gibi, odanın içinde ağır ağır dolaşıyordu.
Bu sessizliğin içinde kendi ritmini sürdürmeye çalışıyor masanın köşesinde duran saat. Camı çatlak, rengi soluk… uzun zamandır orada olduğu belli. Çalışıyordu, ama düzenli değildi. Sesi bazen hızlanıyor, bazen uzuyor, sanki zamanı ölçmekten çok ona yetişmeye çalışıyormuş gibi aksıyordu.
Bir süre bilgisayar ekranına baktım. Açık sekmeler, yarım kalmış işler ve sürekli ertelenen küçük kararlar gözümün önünde duruyordu. Bir şey yapmak istiyorum ama neyi tamamlamam gerektiğini seçemiyordum. Sonunda gözlerimi ekrandan ayırıp saate çevirdim.
Saat geri kalıyordu.
Ama bu, ilk kez fark ettiğim bir şey değildi. Aslında günlerdir, belki de daha uzun zamandır, her şeyin biraz geriden geldiğini hissediyordum. Yapılması gerekenler tamamlanmıyor, tamamlananlar ise yeterli gelmiyor. Geçen zamanın içinden elle tutulur bir şey kalmıyordu. Gün bitiyor, ama içi dolu hissettirmiyordu bir türlü.
Saatin düzensiz sesi odanın içinde yayılırken, zihnimde yavaş yavaş netleşen bir düşünce vardı; ne zamandır gerçekten durmadığımı hatırlamıyordum. Durmak benim için sadece hiçbir şey yapmamak değil; bir anın içinde kalabilmek, onu acele etmeden yaşayabilmekti. Oysa son zamanlarda neye başlasam bölünüyor, dikkatim dağılıyor, yaptığım şeyle tam olarak bağ kuramadan başka bir şeye geçiyordum… Hiçbir şey tamamlanmış gibi hissettirmiyordu.
Saatin sesi bir an için kesildi. Odanın içindeki her şey daha belirgin hâle geldi. Pencereden gelen serinlik, duvarlara sinmiş loşluk ve kendi nefesimin ritmi… Bu kısa kesinti, fark edilmeden geçen birçok şeyden daha uzun sürdü sanki. Ardından saat yeniden çalışmaya başladı, ama o anın bıraktığı iz kolayca silinmedi. Belki de sorun zamanın hızlı geçmesi değildi. Belki de sorun, benim hep biraz geride kalmamdı. Yaşadığım anların değil, kendi hayatımın gerisinde kalmak gibi bir şeydi bu. Sandalyede biraz daha oturdum. Bu kez bilinçli olarak hiçbir şey yapmamayı seçtim. Ekrana bakmadım. Telefona uzanmadı ellerim. Zihnimi oyalayacak bir şey aramadım. Sadece olduğum yerde kaldım. İlk başta bu durum rahatsız etti beni. İçimde bir boşluk büyüyormuş gibi hissettim. Kaçmak istediğim bir şeyle baş başa kalmış gibiydim. Ama hareket etmedim. Bir süre sonra o boşluğun aslında tamamen boş olmadığını fark ettim. İçimde bir şeyler vardı, sadece uzun zamandır dikkatimi vermediğim, üstünden geçtiğim şeylerdi bunlar.
Saatin sesi bu sırada düzenli bir ritme kavuşmuştu. Tik… tak… tik… tak… Bu kez kulağıma batmıyor, aksine bulunduğum anı sabitliyormuş gibi geliyordu. Gözlerimi kapattım. İlk kez bir şeyin peşinden koşmuyordum, bir şeyi yetiştirmeye çalışmıyordum. Sadece o anın içinde kalıyordum. Çok geç olmuştu. Bedenim, uykuya teslim olmak üzereydi; kaslarım gevşiyor, düşüncelerim yavaş yavaş çözülüyordu. Saatin sesi bir anlığına yine uzadı. Sanki zaman, ince bir ip gibi gerildi… ve bırakıldı. Bu küçük aksama, bu kez dikkatimi dağıtmadı. Aksine, beni o ana çiviledi. O sesi duydum. Gerçekten duydum.
Bir an durdum.
Düşünmeden.
Kaçmadan.
Yorumlamadan.
Bazı anların gerçekten uzayabildiğini düşündüm. Ama bunun zamanla ilgili olmadığını ilk kez bu kadar net hissettim. Bu… kalabilmekle ilgiliydi. Kaçmamayı seçmekle.
Uyanmıştım.
Gözlerimi açmadan.
Çünkü bu kez geçen bir şey yoktu.
Gitmeye çalışan bir an yoktu.
Tutmaya çalıştığım bir şey de…
Sadece vardım.
Ve o anda fark ettim: ben hiç uyumamışım aslında.
Sadece kendimden uzaklaşmışım.
Evet artık uyanmıştım…


