Funda Kılıç
Fatih’teki yaşlı bakımevinde matemli bir gündü. Koridorun sonundaki odada bir süredir yaşam ile ölüm arasında mücadele eden Firdevs Hanım, Azrail ile olan savaşını kaybetmişti. Bu gidiş, bakımevinin ak saçlı sakinlerinin gönlüne bir ağırlık gibi çökmüştü. Herkes, kaçınılmaz sona bir adım daha yaklaştığını hissediyordu.
Dinlenme salonunda yaprak kımıldamıyor, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bu derin keder, ihtiyar sakinleri oldukları yere mıhlamıştı. Görevliler bile etkilenmiş, sus pus oturuyorlardı. Tüm ihtiyarlar gözünü odakladığı nesnenin zaman makinesinde, geçmiş hayatlarının galasını izler gibi, kendi alemlerindeydiler.
Firdevs Hanım’ın üç çocuğu vardı ama ziyaretine pek gelmezlerdi. Cenaze işlemleri için mecburen gelmiş, son görevlerini bir yükten kurtulmanın hafifliğiyle tamamlayıp gitmişlerdi. Diğer sakinler bu mutlak kadere şahitlik ederken, kendi başlarına geleceklerin endişesiyle hüzne boğulmuşlardı. Oysa hepsinin bir zamanlar değerli aileleri, kariyerleri ve sevdikleri vardı; ancak şimdi kendilerini modası geçmiş, kenara atılmış bir eşya gibi bu odalarda bulmuşlardı.
Yetmiş sekiz yaşındaki emekli Albay Mehmet Bey, yaşamına sayısız başarı sığdırmıştı. Hâlâ zaman zaman devlet idaresini eleştirir, kendi fikirlerinin kıymetinin bilinmediğini savunurdu. “Ah, ben Milli Savunma’da olacaktım ki!” diye başlardı söze. Nispeten daha genç arkadaşı emekli Avukat Erdem Bey ise onu siyasi beyanlar vermemesi konusunda sık sık uyarırdı. Fabrikasını batırıp orta halli bir yaşama düşen Fikret Bey ise geçmişteki şatafatlı günlerine özlem duyar, bakımevindeki her ayrıntıda bir kusur bulup huysuzluk ederdi.
Bu grubun en nahifi, emekli öğretmen Ali Bey’di. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamıştı; demans tanısı konunca yeğenlerinin ısrarıyla buraya yerleşmişti. Bu dört kafadar, yatağa bağımlı Nihat ve Arif Bey’i ara sıra ziyaret eder, hatırlarını sorarlardı. Tek ziyaretçileri olarak gönüllerini okşarlardı. Bakımevinde resmi bir ayrım olmasa da erkeklerin gürültülü maç, tavla ve okey masaları ile kadınların bitmek bilmeyen sohbetleri, doğal bir haremlik selamlık oturma düzeni oluşturmuştu. Nazım Bey ise bu grupların hiçbirine dahil olmaz, bir köşede kitaplarındaki kahramanlarla vakit geçirirdi.
Cenaze olayından sonra herkes yemek salonunda toplanmıştı. Kimsenin boğazından lokma geçmiyordu. Yorgun dimağları anılarına gömülmüş, makus talihlerinin iç muhasebesini yapıyorlardı. Sessizliği Aliye Hanım bozdu. O gün ahirete göçen arkadaşının en sevdiği, sürekli mırıldandığı şarkıyı hatırlamıştı. Önce alçak sesle, sonra herkesin duyabileceği şekilde yöresel bir türküyü söylemeye başladı. Kısa süre sonra Sıdıka Hanım, ardından Emine ve Sevgi hanımlar da ona katıldı. Türkü öyle içten, öyle yaralıydı ki, salondaki herkes birer birer iştirak etti. Türkü bittiğinde çöken sessizliği bu kez Fikret Bey’in Rumeli türküsü bozdu. Sesi pek iyi değildi ama türkü güzeldi. Her zamanki oyun arkadaşları hemen ona eşlik etti.
O an bakımevinin üzerindeki o ağır matem havası dağıldı; yaslı gözlerde bir muhabbet ışığı belirdi. Birkaç saatliğine de olsa ihtiyar yürekler kederi unutmuştu. O geceden sonra bakımevi sakinleri bir koro kurmaya ve Müzik eğitimi almaya karar verdiler. Ömürlerinin hazan mevsiminde talebeliğe soyunmak için büyük bir heyecanla araştırma yaptılar. Artık kendilerini bu işe adamışlardı. Kendi cennetlerini yaratarak zamana ve terk edilmişliğe direnmek için yeni bir yol bulmuşlardı. O günden sonra hazan ve hüzün yanlarına bile uğrayamadı. Çünkü biliyorlardı ki; dünya üzerindeki asıl cennet, insanın kendini işe yarar hissettiği ve sevdiği işlerle meşgul olduğu yerdi.


