Nilgün Karataş
Uyanış, yalnızca gözlerin açılması değil; insanın kendine, hayatına ve içinde bulunduğu düzene dair bir yanılsamayı fark etmesidir.
Uyanış, görmekle kalmayıp artık görmezden gelememektir.
Uyanış; bu yüzden hem bir başlangıçtır hem de eski hâle geri dönemeyeceğin bir eşiktir.
Aynı sokaktan geçeriz, aynı insanlarla konuşuruz, aynı hayatın içinde kalırız da farklı görünür bir şeyler. Her gece aynı yatağa girer, yüzümüzde aynı yastığın iziyle uyanırız ama içimizde bir yer yerinden oynamıştır. Uyanmışızdır artık.
Nasıl bir kez uyanan doğa döngüsünü tamamlamadan yeniden uykuya dalamazsa, biz de artık eskiye dönemeyeceğimizi biliriz.
Uyanış çoğu zaman büyük bir an gibi anlatılır: bir kırılma, bir yüzleşme, bir hakikat anı. Peki, her zaman böyle gürültülü müdür sahiden? Hiç sessizce uyandığınız olmadı mı?
Büyük bir sükunet içinde gözünüz açılmıştır bir kere; görmüşsünüzdür görmeniz gerekeni. Ve uykunuz kaçmıştır.
Bazen bir rüyadır sizi uyandıran, bazen bir ses.
Bazen yüzünüze düşen bir ışıktır, bazen gecenin bir yarısı çöken lacivert.
Uyanış, bir fark ediştir neticede. Bilirsiniz artık, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Uyanmak bazen umuttur, bazen sevinçtir olabilir de çoğu zaman insanı konfor alanının dışına davet eder. Her zaman coşkulu olmasını beklemeyin o yüzden; uyanışın nedeni huzursuzluk olabilir, inkâr olabilir, sonunda kabul etmek zorunda kalacağınız bir gerçek olabilir. Çünkü uyanmak, yalnızca görmek değildir; gördüğünü artık görmezden gelememektir.
Bu sayımızın teması uyanış; çünkü mayıs tam da uyanma zamanı. Doğanın kendini en açık hâliyle gösterdiği ay. Haziran da bu uyanışın devamı.
Bu sayıda yer alan öyküler, uyanışı tek bir biçime hapsetmiyor. Kimi karakter için bu, yıllardır bastırdığı bir duygunun yüzeye çıkışı. Kimi için, içinde yaşadığı düzenin aslında hiç de sandığı gibi olmadığını fark etmek. Kimi içinse, çoktan bildiği bir gerçeği ilk kez kabul edebilmek.
Her biri farklı bir eşikte duruyor. Ama hepsinde ortak olan bir şey var: geri dönüşsüzlük.
Çünkü uyanış, geri dönülebilecek bir yer değildir. Bir kez gördüğünüzde, artık o eski karanlığa aynı rahatlıkla yerleşemezsiniz. Belki gözlerinizi kapatırsınız, belki oyalanırsınız, belki ertelersiniz… Ama içinizde bir yer artık biliyordur.
Ve bilmek, bir şekilde sizi değiştirir.
Edebiyatın tam da burada önemli bir rolü var aslında… Bize yalnız olmadığımızı hatırlatması. Başkalarının da benzer eşiklerden geçtiğini, benzer sorgulamalarla yüzleştiğini göstermesi.
Bir karakterin uyanışı, bazen bizim henüz adını koyamadığımız bir duygunun ifadesi olur. Bu yüzden öyküler yalnızca anlatmaz; eşlik eder.
Bazılarınız bu öyküleri okurken kendi eşiklerinizi hatırlayacak.
Kimileri çoktan geçmiş olduğunu bir anı yeniden düşünecek.
Bir çoğunuz henüz adını koymadığınız bir huzursuzluğun peşine düşeceksiniz.
Çünkü uyanış her zaman bir cevapla değil, çoğu zaman bir soruyla gelir.
Ve belki de asıl mesele, o soruyla birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Keyifli okumalar.


