Sonnur Özban Karapınar
Yıllar sonra üniversite arkadaşlarımla buluşacaktık. İçimde tarifsiz bir heyecan vardı. Adeta telaş fırtınasına tutulmuştum. Buluşma nerede olacaktı, oraya kimler gelecekti, gelenler bunca yıl neler yapmışlardı? Merak içindeydim. Mezuniyetimin üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçti. Yaşım, o günkü yaşamın iki katından bile fazlaydı. Oysa ruhum yirmi ikisinde kaldı. Aynı şeyi bedenim için söyleyemem. Yerçekimi bana bütün nimetlerini sundu. Tamam, ben değiştim, peki onlar aynı mı kaldı? Ya tanıyamazsam onları, ayıp olmaz mı? Bunları düşünmemeliyim. Fil hafızam nasıl olsa bu işi de çözer. Gel gelelim, çoğu arkadaşımın yüzü dün gibi aklımda. Bir de gözler, onlar hiç değişmez derler. Belki gözlerinden tanırım onları. Kiminin hüzünlü, kiminin dalgın, kiminin dalgacı, kiminin gülen gözleri hâlâ hatırımda.
Aa… Şimdi aklıma geldi. O, işime ne çok yarar şimdi. Sihirli çözümüm; üniversite yıllığım. O zamanlar hepimiz mezun olmaya pek hevesliydik. Yılların bu kadar çabuk geçeceğinden bihaberdik. Neler yaşayacağımızı tahmin etseydik, o kadar acele etmezdik. Dönelim yıllığa, bizim zamanımızda adına ne hikmetse yıllık denirdi. İleride hatırlanmak üzere, birbirimizle ilgili güzel şeyler yazardık. Köhne bir matbaada özene bezene bastırmıştık onu. İşte o yıllık, şimdi çeyrek asırlık oldu. Eminim kendisi bana arkadaşlarımla ilgili ipuçlarını verecektir. Ama önce onu saklandığı yerden çıkarmak gerekiyor. Sahi nerede bu yıllık, hangi çekmeceye soktum acaba? Çocuklar mı el attı yoksa? Hiç de umurlarında olmaz ya! Kütüphanede yok, televizyon ünitesinin içine de baktım. Yok, yok, yok! Yer yarıldı içine girdi mübarek. Hah! Şimdi hatırladım. Yaşlanmak zor iş. Her şeyi unutur oldum. Sahi, onu yanıma hiç almadım ki! Ben evlendim, o bekar kaldı. Doğru ya kendisi annemin evinde ikamet ediyor. Adres değişikliğine lüzum görmedi. Anne evi gibisi var mı? Onun kıymetini yıllık bile bildi, ben bilemedim. Ah! Ah! Doğduğum evi özledim belki de, yıllık bahane! Memleketten ayrılalı uzun zaman oldu. Büyük şehrin keşmekeşinde koşturup duruyorum. Kendimi bile bir yerlerde unutuyorum. Hep sorumluluk, hep sorumluluk. Kimi zaman sorumsuzluklarımı özlüyorum. İyisi mi valizimi kapıp, çat kapı annemi ziyaret edeyim.
Hemen uçak biletimi aldım. Bir gün sonra olmak istediğim yere varacaktım. Ertesi sabah, taksi kapımda bekliyordu. Kendine hayrı olmayan şoför, valizimi arabanın bagajına yerleştirdi. Yol boyunca hiç konuşmadı. Ağız çekmecesi kilitliydi zannımca. Elli dakikalık bir yolculuktan sonra havalimanına vardık. Kırmızı valizimin kulakları tırmalayan kırık tekerinin zırıltısı eşliğinde havalimanının içine doğru yürüdüm. Öyle ya eve gidişim coşkulu olmalıydı. Bir yanım “İşte gidiyorum,” demeliydi. Yine de “Verdiğim rahatsızlıktan ötürü herkesten özür dilerim,” dedim içimden. Kulağım bir yandan da anonstaydı. Heyecanla uçağın kalkış vaktini bekliyordum. Ta, ta, ta, tam.
Yirmi dakika sonra uçaktaydım. Uçak yükseldikçe, yaşadığım şehre ve geçmişime kuşbakışı bakıyordum. Derken yorgunluktan içim geçmiş. Gözlerimi açtığımda uçak yere inmek üzereydi. Her inişte bir sancı girerdi mideme. Herhalde sevdiklerime kavuşacak olmanın hayali dokunurdu içime.
Yere ayak basar basmaz bir taksiye bindim. Yaprağını dökmek üzere olan ağaçlara, şırıl şırıl akan dereye, masmavi gökyüzüne baka baka annemin evine vardım. Kapıyı tıklattım, baktım açan yok, zile bastım. Annemin kulakları da hiç işitmez oldu, derken o, başındaki yazmayı düzelterek kapıyı açtı. Gençliğinde lakabı “Minik” olan annem, son gördüğümden beri iyice ufalmıştı. Yolun sonuna doğru misminik kalıyordu demek insan. Beni görünce şaştı kaldı. Sonra bana sıkıca sarıldı. Gözünde yaş, yüreğinde telaş ve içinde bir merakla: “Hoş geldin yavrum. Hani çocuklar nerede?” diye sordu. Ben hoş bulmuştum, ama o torunlarını yanımda bulamamıştı. “Ben buradayım yetmez mi anne? Bugün sadece evlat olmak istiyorum. Senin biricik yavrun. Eş değil, anne değil, hanım hiç değil. . .” dedim.
Annem, “Kapıda bu kadar kucaklaşma yeter, üşütürsün sonra,” derken eşikten içeri adımımı attım. Kapı aynı kapı, ev aynı evdi. Sahi ben, ben aynı ben miydim acaba? Fark ettim ki hem bir şeyler eksik, hem bir şeyler fazlaydı. Annem eşyalarımı içeri aldı. Birlikte salona geçtik. Sevgi dolu gözleri üzerimde geziniyordu. Yüz yüze konuşmaya ne kadar hasret kalmışım o an anladım. Eski komşulardan konuştuk. Kimi ölmüş, kimini evlatları yanına almıştı. Sonra konu benim yıllığa geldi. Annem “Yıllık ne ki kızım?” diye sordu. Cevap vermeye kalmadan: “Hatırladım, hatırladım, arkadaşlarının fotoğraflarının olduğu, içinde yazılar olan kitap değil mi bu aradığın?” deyiverdi.
Evet, aradığım şey oydu, bulacağım şeyler neler olacaktı kim bilir? Gözünden uyku akan annem: “Yarın buluruz nasıl olsa. Şimdi yat uyu, yorgunsun,” diyerek beni geçiştirdi. Çocukluğumun geçtiği oda beni bekliyordu. Yeşil boyalı duvarları insana huzur veriyordu. Duvarda asılı çocukluk fotoğrafımda görseniz nasıl sevimliydim. Odanın bir köşesinde annemin bin bir zahmetle diktiği yün yataklar yığılıydı. Gözlerim somyaya kaydı, sonra onun üstüne uzandım. Tam karşımda rahmetli babamın armut ağacından elleriyle yaptığı şifonyer duruyordu. Değeri paha biçilemezdi. Bu şifonyerin, yedi kocalı Hürmüz gibi, yedi çekmecesi vardı. Yerimden kalktım, çekmeceleri teker teker çekmeye başladım. En üst çekmeceye sanki yıllardır dokunulmamıştı. Nasıl bıraktıysam öyle kalmıştı. Kafam gibi o da dağınıktı. Önce hangisini düzeltmeliydi acaba? Görünen o ki cevap hiçbirini düzeltmemek olmalıydı. Derli toplu olmayı bir türlü öğrenemedim. Çekmeceyi öylece kapattım. Sıra ikinci çekmecedeydi. Aradığım yıllık işte bu çekmecenin içindeydi. Kendisi yirmi altı yıllık esaretin ardından özgürlüğüne kavuşmuştu. Orada yıllardır beni bekliyor olmalıydı. Heyecanla sayfaları çevirdim. Fotoğraflara baktım. Satırlar akarken gözlerimden, olduğum yerde uyuyakalmışım.
Annemle geçirdiğim nostalji dolu bu birkaç günün ardından sorumluluklarıma dönme vakti geldi çattı. Kırmızı valizim, üniversite yıllığım ve ben el ele verip şehre döndük.
Bir hafta sonra üniversite arkadaşlarımla buluşmaya gittim. En yakın arkadaşım ve çeyrek asırlık yıllığımla beraber, işte oradaydım. O an tüylerim diken diken oldu. Mezun olduktan sonra kimi arkadaşlarımı hiç görmemiştim. Gözlerim doldu. Sohbet başladı, tadına doyulmaz oldu. Saçlarımızda aklar, kimimizde boyalı saçlar, gözlerimizde yakın gözlükleri, hepimiz birbirimizi merak ediyorduk. Demeye lüzum yok yaşlarımız yirmi ikide kalmıştı. Yıllık, gecenin sürpriziydi. Kâh keyiflenerek, kâh duygulanarak okuduk satırları.
Sonra anladık, kimi zaman yirmi küsur yıl, kimi zaman da dakikalar ömrümüzden hızlıca akarmış. Yeniden kavuşmak için önce ayrılmak gerekir. Hepimiz bir sonraki buluşmaya dek birbirimize iyi temennilerde bulunarak vedalaştık. Geceden, yanımda ahretliğim, elimde yıllığımla birlikte ayrıldım. Eve varır varmaz elimdeki yıllığa göz kırparak: “Gençliğin annemin evinde geçti, bir yirmi sene de benim çekmeceme misafir ol, ağırlarım seni güzelce,” dedim. “Bakalım o zaman kimler alacak seni ellerine!”



3 yorum
Üniversite yıllarına olan özlemini herkesin içinde bir yerlere dokunarak anlatmış kalemine sağlık sevgili yazarımızın🩷
İçimde bir yere dokundu bu hikaye yazarımızın kalemine sağlık.
Yıllık adlı hikayem umarım beğenilmiştir. Sevgilerimle… Sonnur