
“Ben bir insanım, yanıldığım için insanım. En azından on dört defa hatta belki de yüz on dört defa yanılmadan insan hiç bir gerçeğe ulaşamaz.”
Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Gördüklerimizi, duyduklarımızı, buna bağlı olan düşüncelerimizi bile doğrulatmak zorunda olduğumuz bu günlerde; hakikati hilesiz, hileyi hakikatsiz düşünemezdik.
Anlaşılacağı üzere bu ay iki keskin kavramın arasında duruyoruz: Hakikat ve hile.
Biri şeffaflığı, açıklığı, yüzleşmeyi çağrıştırıyor; diğeri örtmeyi, saklamayı, gerçeğin eğilip büküldüğü anları. Ve biz, insanın çoğu zaman bu iki hâl arasında gidip geldiğini biliyoruz. Hakikati ararken kendimize söylediğimiz küçük hileleri de, başkasına anlattığımız büyük doğruları da tanıyoruz.
Ama belki de mesele, bu iki kavramın karşı karşıya gelmesi değildir de daha çok iç içe geçmesidir değil mi?
Çünkü artık mesele yalnızca doğru ile yanlış arasındaki fark değil. Daha çok, gerçeğin nasıl kurulduğu. Konuşmak ile susmak, aldatmak ve aldanmak arasındaki o keskin çizgi çoktan silindi. Her şey, her an, yeniden kurgulanıyor.
Edebiyat her zaman olduğu gibi bu günleri de çok önceden haber verdi bize. Günümüzün Muhteşem Gatsby’leri malikanelerini yeşil ışığın tam karşısına değil, sosyal medya hesaplarına konumlandırıyor.
Sinema da bizi çok önceden uyarmıştı. The Truman Show bize bir hayatın baştan sona kurgulanabileceğini gösterirken, Matrix her şeyin bir simülasyon olduğunu gözler önüne sermişti.
Erving Goffman’ın gündelik hayatı bir sahne olarak okuması boşuna değil; hepimiz bir rolün içindeyiz. Ne kadarı gerçek? Ne kadarı hile? Jean Baudrillard ise bir adım daha ileri gitmesi ve simülasyonlar çağında gerçeğin artık taklit edilmediğini, doğrudan üretildiğini söylemesi boşuna mı?
Bu durumda soruyu yeniden sormak gerekmiyor mu?
Hakikat dediğimiz şey, gerçekten var olan bir şey midir, yoksa üzerinde uzlaştığımız bir anlatı mı?
Bu sayıda yer alan metinler tam da bu aralığa bakıyor.Bazıları hakikatin nasıl gizlendiğini, bazıları hilenin nasıl meşrulaştığını, bazıları ise ikisinin birbirine nasıl dönüştüğünü.
Çünkü çoğu zaman hile, hakikatin karşıtı değil; onu mümkün kılan koşullardan biri olabilir. Ve belki de bu yüzden, hakikati aramak, onu bulmaktan çok, onu nasıl kurduğumuzu fark etmekle ilgilidir.
Keyifli okumalar…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

SÜSÜ AKMIŞ
Alışmak kötü bir şey değil derler ya, bazen en büyük felaket o. İnsan alıştığı şeyin içinde yavaş yavaş kayboluyor. Çığlık atmıyor. Yardım istemiyor. Sadece normalmiş gibi davranıyor. En tehlikelisi de bu zaten. İnsanın kendi cehenneminde görgülü olması.

YEŞİL IŞIĞA BAKARKEN:
İCAT EDİLMİŞ İKARUS
Ondan ne zaman söz edecek olsak, aklımıza ilk olarak aşk gelir… Bir kadını böyle güzel seven, her ne yapıyorsa sırf ona kendini sevdirebilmek için yapan bir adamdır anımsadığımız. Tabii bir de bu adamın, zenginliği, şatafatlı hayatı, yakışıklılığı da anılmazsa olmaz. Muhteşem.

HAKİKATİN EN BÜYÜK HİLESİ HAKİKATTİR
Hakikatin sabit olduğuna uzun süre inanmak istedim. Dünya sanki bir kez kurulmuş, anlamı da çoktan yerli yerine oturmuş olsun istedim mesela. Masa masa, kapı kapı, yüz de yüz olan. Her şey tanıdık, yerli yerinde ve güven verici. Ama biraz daha dikkatle bakmaya başladığımda, o yerleşik düzenin usulca kaydığını fark ettim.

HAKİKAT SANDIĞIN BİR DÜŞSE
Jorge Luis Borges de hikayelerinde hakikati parçalar, her parça, gerçek ve kurgu ile iç içe geçerek birden fazla gerçekliğe dönüşür. Hangisi gerçek sorusu; Hepsi, cevabına evrilir. Metinlerde anlam sabit değildir, sürekli ertelenir. Sabitlenemeyen hakikat dil tarafından oluşturulur. Dil hakikatin tahtını sarsar.

KENDİ RENGİNİ KAYBEDEN RESSAM
Galeri, her dönem adı zenginlik ve entelektüellikle özdeşleşmiş semtteki eski bir apartman dairesinin ikinci katındaydı. Giriş kapısının ahşabında yılların yorgunluğu açıktı. Her açılışta kısa, kuru bir ses çıkıyor, sanki ev hâlâ birilerinin yaşadığı günleri hatırlıyormuş gibi hafifçe iç çekiyordu.

CAM KIRIĞI
Başındaki siyah boneyle dimdik duran, elindeki süpürgeyi bir silah gibi kavrayan o kadının, kemikli ve ifadesiz yüzünün ardında saklı cam kesiklerinin hâlâ kanadığını görüyorum.
EMANET
Emanete bırakılmış kıymetli bir eşya, unutulacağından habersiz, bir gün döneceğini düşünerek geçirir zamanı, hiç gelmeyecek olanı beklemenin…


MUM YANARKEN
Zaman her şeyi muhafaza eder derler; buna inanmak isterim, ama içimde sessiz bir tereddüt var. Zaman, sakladığını olduğu gibi korumaz sanki, gecenin derin bir anında her şeyin rengini usulca değiştirir. Sabah geri verdiği, tanıdık olduğu kadar yabancıdır da.

YALAN RÜZGÂRI
Tüm bu fantastik kurguların ardında, pekâlâ düşünülmüş sözler vardır, diyelim. Yapılmış nice felsefeler vardır ki, hadi onu da bir sıvacı görebilir olsun ancak. “Tuğlaları üst üste dizerken, güneşin kaçtığı yerleri kim bilebilir ki başka,” diyelim madem. Yaşanmış nice hikayeler de mahiyetin cabacı olsun hadi.

ŞEHRİN SON DUVARI
Şehir bir sabah duvarlarını kaybetti.
Yıkılmadılar. Gürültü de çıkmadı. Sanki taşın ve tuğlanın hafızası bir gecede silinmiş, yerlerini cam almıştı. Evler hâlâ aynı yerlerinde duruyordu ama içleri dışarıya dönmüştü.

ADALARDAN BİR YAR GELİR BİZLERE
Ara sokağa giden yoldan ayrılıp, deniz kenarından gidebileceği yola çevirdi yönünü. Belli ki kestirmeden gitmek vardı düşüncesinde evden çıkarken. Yol boyunca iyodun kokusunu çekerken içine, iskeleye bağlı teknelerin arasına doluşmuş çöplere bakıp, bilip de kullanmadığı en tumturaklı küfrü bastı.

THOR VE LOKİ DEĞİL DE…
Hakikat ve Hile iki kardeş. Öz değil üvey. Zaten bu kadar zıtlık başka türlü açıklanamazdı. Bir kralın iki oğluydular. Küçük kardeş olmasına rağmen annesi Kraliçe olan Hakikat babasının varisiydi. Hile buna pek aldırmazdı. Bu iki kardeşin hayatları da adları gibiydi.

BU SON OLSUN
İnsanın sahte olanla ilk karşılaşması daha hayatın ilk günlerinde başlıyor. Sıcak ve korunaklı anne karnından çıktık önce. Gözlerimizi kamaştıran ışıkla soğuk bir dünyaya geldik. “Ne işim var benim burada?” der gibi şaşkınlıkla ağladık hepimiz.


GÖZLER
Uçak seyahati yordu çok. Ne zaman dönerim acaba gene gurbet ellere bilmem. Servis küçük memleketime giderken, yorgunluğuma rağmen biraz bile olsun uyuyamadım. Çok sinir… Gurbet eller… Buralar ne zamandır yuvam gibi gelmiyordu ki aslında. Neresi gurbet oldu bana, ne zamandır oldu?..

KRAL ÇIPLAK
Modern zamanların düşünürü Nietzsche, toplumsal uzlaşmaların hakikati oluşturduğunu söylerken bu durumu sorgular. O halde insan değiştikçe hakikatler de değişime uğrar, yepyeni anlamlar kazanır.

HİLELERLE SARILAN HAKİKATLER
Bir arının saksıdaki çiçeğe konuşunu izlerken komşu arkadaşımla çaylarımızı höpürdetiyorduk. Sokağın başındaki evden bağrışmalar çığlıklar patladı ansızın, evdeki ahşap merdivenlerden patır patır bir şey yuvarlandı. Elimizde çaylar, birbirimize yuvarlak gözlerle bakakaldık.

KAPI ZİLİ
Salim salonda koltuğun üstünde kafasında türlü düşüncelerle sızıp kalmıştı. Necla en seksi haliyle gelmiş ona uzaktan bakarak konuşuyordu. Tabii ya, geri dönmüştü Necla! Salim biliyordu onun geri döneceğini. Ama o da ne!

KAÇIŞ YOK
Herkese benzeyen bir adam, her güne benzeyen bir iş gününde plazadaki işinden çıkmış, akşam trafiği savaşını da verdikten sonra, ışıl ışıl şehri yirmi üçüncü kattan seyredebilmek için onca para döküp tuttuğu şu bir oda bir salon evine varabilmişti.

SPEKTRUMUN HİLESİ
Pazara gittim. Tezgâhlarda satılıyordu. ‘Hakikat’ miş ismi. Aldım bir şişe. Eve geldim. Bir yudum içtim. Hakikati, bulmak için… Oysa, asıl hakikat gözümün önündeydi. Mehmet’in ta kendisiydi. İzlerken idrak ettim. Etkisi güçlüydü. Her zihnin ayrı bir spektrum olduğunu..


AYNADAKİ YÜZ
Gerçek neydi?
Akşamki ödül töreni için hazırlanırken aklımda bu soru vardı. Onca oynanan film, dizi, canlandırılan birbirinden farklı karakterler. Her iş sonrası sayısız övgü, tebrik… Bunları hak eden ben miyim gerçekten?

BEDEL
Kimi zaman suyun zeminde kimi zaman içinde ilerlerim.
Kimi zaman ılık, kimi zaman soğuk, bazen karanlık bazen mavi suyumda.
Dokunduğum her şeyi hissederim. Bütün hücrelerimle anlarım aslını.

TEK BİR LİSAN
Binlerce yıl önce, kil bir tablete kazınmış bu cümle insanlığın en eski arzularından birini taşır. Tek bir dil. Tek bir hakikat. Uruk kralı Enmerkar’ın hayali insanların aynı dili konuştuğu bir dünya değildir. Daha basit, daha tanıdık bir istektir. Herkesin onun hakikatini konuştuğu bir dünya.


DAHA ÖNCEKİ YARIN
Kapının önünde duruyorum. Kapıyı çalmadan önce bir süre bekledim. Zile basmadan önce hep aynı şeyi düşünüyorum. İçeride biri varsa neden kapıyı açmıyor, içeride kimse yoksa neden yine de geliyorum? Elimi zile götürdüm, sonra vazgeçtim.

İNANDIĞIMIZ MI SAKLADIĞIMIZ MI?
Morpheus, Neo’ya “Mavi hapı alırsan hikâye biter, yatağında uyanır ve inanmak istediğin şeye inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar Diyarı’nda kalırsın ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm,” der.

GERÇEĞİMİN HAKİKATİ
Gün doğumu elimden yine kaçamadı. Kaçırmam. Sımsıkı tutmuşum uykusuzluğun elinden, nereye, nasıl kaçar? Başlarda geçici zannetmiştim ama gece uykusuzluğu asla geçmiyor. Yine ayaktayım. Şimdi seher vakti.
Gel ey seher, gel ey seher

“ON DAKİKA ARA…”
İlkbaharın ince ışığı, pencerenin pervazına usulca konmuştu; sanki zaman, sabahın omzuna dokunup şöyle demişti: “Biraz dur. On dakika ara.”
Hayatın bütün büyük kararlarının aslında bu küçük aralarda verildiğini sonradan öğrenir insan.

ALİ HARİKALAR DİYARINDA
Koridor bembeyaz. Duvarları çıplak. Parmaklarımı sürtüyorum. Tek bir pürüz bile yok. Tavan ayna gibi. Yukarı bakınca kendimi görüyorum. Üzerimde bembeyaz bir elbise. Duvarlar gibiyim. Ayaklarım çıplak. Ayaklarıma bakıyorum. Zemin lekesiz. Şeffaf adeta. Aşağıda sonsuz bir uçurum.

HİLEKAR TANRILAR
Hakikat dediğimiz şeyin var olup olmadığından emin değilim. Varsa bile kimse onunla doğrudan karşılaşmamıştır. Hep bir şeylerin sonunda gelir. Bir fırtınadan, bir kavgadan ya da sırf biri öyle anlattığından ya da bir Tanrı öyle istediğinden.


GECEYE UÇMAK…
Gecenin en kalın, en yalnız, en sessiz zamanı ve yine uykum yok. Perdeyi araladım, bahçe bıraktığım gibiydi. Sadece penceremin önünden geçen elektrik tellerindeki kuşlar… Mutlu gibiydiler, bana inat. Bir sürü toplanmışlar, güllerimden yükselen güzelim kokular eşliğinde sevişiyorlardı.

MAÇIN OYNANMAMIŞ ZAMANI
Ömrümü uzatmanın yolunu buldum sevgilim. Gün boyunca her fırsatta saatime bakıyorum. Zaman daha da yavaşlıyor böyle. Farkında olmadığım bir ‘An’ yok artık. Gün sonunda ne zaman ne yaptığımı tüm ayrıntılarıyla hatırlayabiliyorum. Yatağa başımızı koyduğumuzda yalnızca günün flaş sahneleri gelir ya aklına. Bende öyle olmuyor işte.

HİLEAVCISI
İlk karşılaştığımızda üzerinde çok şık füme rengi bir takım elbise vardı. Parlak mor kravatı ve ceket cebindeki aynı renk ipek mendili ona apayrı bir hava katmıştı. Belliydi diğerlerinden, bizden, farklı olduğu. Oturmuş ‘extra hot’ daha da sert içim ‘double’ espressom ve içindeki organik badem sütünün tadını çıkarırken, “Yanınıza oturabilir miyim?” demişti.

YARIM HAKİKAT
Tanık olduğum ve duyduğum onun bilmediği bazı gerçekler vardı. Bildiklerimi anlatmak için kaç kez niyetlendiysem de her defasında vazgeçtim. Onunla her yan yana gelişimde, zihnimin bir köşesinde asılı duran o gerçek beni huzursuz etmesine rağmen söylemeye cesaret edememenin vicdan azabını da yaşıyordum.

HERKES HAKLI
Eğer imkânım olsaydı, kafese kapatılmış tüm kuşları serbest bırakırdım. Lâkin biliyorum. onların hepsi de o kafese mahkûm. Yoksa ya av olurlar ya da ölürler. Mamafih insan, kendi zihninde yarattığı ile gerçeğin örtüşmediğini gördüğü anda hazin bir aydınlanma yaşıyor. Nitekim olgunlaşmak dedikleri de bu galiba. Hayal etmeyi bırakmak…

SON DANS
Şehir meydanı bu gece görülmemiş bir gösteriye sahne oluyordu. Meydanın tam ortasında, toprağa kazılmış hendek, gösteri alanının sınırlarını çiziyordu. Hendeğin içine dökülen yanıcı yağlar ateş çemberine dönüşürken isli duman havayı kaplıyor, yarım daire şeklinde dizilmiş meşaleler rüzgârın etkisiyle duvarlarda titrek aydınlıklar bırakıyordu.

EX MACHINA: GÖRDÜĞÜMÜZE NE KADAR İNANABİLİRİZ?
Ex Machina, bilim kurguyu yalnızca bir gelecek ya da teknoloji üzerine kuran bir film değil. Bu film, gerçeğin artık sabit bir şey olmadığını en çıplak hâliyle gösteren yapımlardan biri. Flm, izleyiciyi bir laboratuvar deneyinin sınırlarından çıkarıp insan zihninin daha belirsiz, daha kaygan alanlarına taşıyor.

SANATTA ALDATMANIN ESTETİĞİ
Gözlerimize ne kadar güvenebiliriz? Işığın bir tuval üzerindeki oyununa, saniyede yirmi dört karelik bir illüzyona ya da hiç var olmamış bir karakterin satırlardan dökülen kederine. Sanat, tarih boyunca bizi kandırmak için birçok yol inşa etmiştir. Sanatın kalbi tam da hile ile hakikat arasındaki o yaratıcı çizgide atmaktadır.

LAS VEGAS: ÇÖLDEKİ BİR SERAP
“Hakikat” denilince aklıma epey bir şehir geldi; merkezi ve arka sokakları ile hangisi gerçek dedirten? Ama işin içine “hile” girince bazı şehirler zihnimde daha da belirginleşti. “Hakikat ve Hile”yi en iyi hangi şehir anlatır diye düşündüm epeyce. Hangisi?.. Büyüklüğü ve ihtişamıyla Las Vegas ağır bastı.

ELMALARIN SAHİBİ
Perdeyi kapatmamıştı. Hava aydınlık ile karanlık arasında sabitlenmişti sanki. Gece ya da gündüz fark etmeksizin hep aynı gri tonda duruyordu. Rüzgârın uçurduğu kar taneleri pencere görüntüsüne pikselleri gözüken eski bir film havası veriyordu. Kızı huzursuzca kıpırdandı.

KİTAP, BABA, ZAMAN
Mutlu olacak kadar günışığı sızardı bu pencerelerden. Huzurlu ve güvende hissettirmeye yetecek kadar ağaç gölgesi de vardı. Ama sen dışarıda köklenen filizlerine kapılarını açmadığın gibi içeride de yeşerenleri budamayı tercih edersin. Sen o pencere önündeki derli toplu temiz koltuksun bu evde. Kucağına bile sığmaz insan senin.

TURUNCU
Sık sık bir şeyleri rendeleme ihtiyacı duyuyordum o sıralar. Sabun, mum, şarap mantarı, Tom Waits’in Bone Machine plağı, Meydan Larousse’un birinci cildinin sırtı, Neriman Hanım’ın dildosu… Arada parmak uçlarımı kaptırıyordum rendeye. Bak. İyileşmedi hâlâ.

BEYAZ LEKE
Adrian otelin camından tramvay raylarının üzerinde biriken suya baktı. Yaz vakti ne yağmuru diye hayıflandı. Oysa birkaç saat önce nehir kıyısında birkaç arkadaşıyla oturmayı, bir iki beyaz bira içmeyi düşünmüş ama sonra her zamanki gibi vazgeçmişti. Kalabalıkların içinde tanıdık değil, bir yabancı olmayı yeğlerdi.

Yıllarca köşe bucak kaçtığım ışığın, içine saklandığım minicik kalbime sızmasına keşke daha önce izin verseydim.
Nihal Gündüz

Gerçeği yerin altına gömseniz bile, o bir gün büyüyerek patlayacak ve her şeyi yok edecektir.
Gerçek – EMILE ZOLA
İLK SAYFASI
Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; saatler on üçü vuruyordu. Dondurucu rüzgârdan korunmak için çene sini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, bir toz bur gacının da kendisiyle birlikte içeri dalmasını önleyecek kadar hızlı olmasa da, Zafer Konutları’nın cam kapıla rından çabucak içeri süzüldü. Binanın girişi, kaynatılmış lahana ve eskimiş keçe ko kuyordu. Hemen karşıki duvara, içerisi için epeyce bü yük sayılabilecek, renkli bir poster asılmıştı. Posterde, bir metreden geniş, kocaman bir yüz görülüyordu: kırk beş yaşlarında, kalın siyah bıyıklı, sert bakışlı, yakışıklı bir adamın yüzü.
Winston merdivene yöneldi. Asansörü de nemeye gerek yoktu. En iyi dönemlerde bile pek ender çalışırdı; kaldı ki, son günlerde gündüz saatlerinde elekt rik kesintisi uygulanıyordu. Nefret Haftası’nın hazırlıkla rı kapsamında alınan tutumluluk önlemlerinin bir parça sıydı bu. Daire yedinci kattaydı; otuz dokuz yaşında olan ve sağ ayak bileğinin üzerinde iri bir çıban bulunan Wins ton, merdiveni ikide bir durup dinlenerek ağır ağır çıkı yordu. Her katta, asansörün tam karşısına asılmış olan posterdeki kocaman yüz duvardan ona bakıyordu. Resim öyle yapılmıştı ki, gözler her davranışınızı izliyordu san ki. Posterin altında, BÜYÜK BİRADER’İN GÖZÜ ÜS TÜNDE yazıyordu.
1984
GEORGE ORWELL
Can Sanat Yayınları
Çeviri: Celâl Üster
Simülakrlar ve Simülasyon
Paradoksal bir şekilde gerçek bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür oysa bu ütopyanın gerçekleşme olasılığı sıfırdır çünkü bu ütopya yitirdiğimiz gerçeği bir daha ancak rüyamızda görebileceğimizi söyleyen türden bir şeydir
Jean Baudrillard

Gizlenmiş gerçekler, çılgın dokunuşlar, tutkun kalpler ve merhametle ilgili küçük yalanlar işte hep böyle yaşadım insanların arasında…
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Friedrich Nietzsche

Vizyon Tarihi: 2006
Ülke: ABD, Birleşik Krallık
Tür: Drama, gizem, bilimkurgu
Süre: 130 dakika
Oyuncular: Hugh Jackman, Christian Bale, Scarlett Johansson, Michael Caine, David Bowie
Konusu:
Film, 19. yüzyıl Londra’sında iki rakip sihirbazın -Robert Angier ve Alfred Borden’ın- birbirlerine üstünlük sağlamak için girdikleri takıntılı mücadeleyi anlatır. Her iki karakter de “kusursuz illüzyonu” yaratmaya çalışırken, yalnızca sahnede değil hayatlarında da giderek daha büyük bedeller öder. Rekabet, zamanla bir meslek meselesi olmaktan çıkar; kimlik, gerçeklik ve fedakârlık üzerine karanlık bir oyuna dönüşür.
Neden Seçtik?
The Prestige, hakikat ile hile arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu en çarpıcı biçimde gösteren filmlerden biridir. Film, sihrin doğasını üç aşamada tanımlar: Vaat, Dönüş ve Prestij. Ancak asıl mesele, izleyicinin gerçeği bilmek isteyip istemediğidir.
The Prestige, hakikatin her zaman görünür olmadığını, bazen bilinçli olarak gizlendiğini ve hatta çoğu zaman seyircinin de bu gizlenişe razı olduğunu gösterir. Bu yönüyle film, yalnızca bir rekabet hikâyesi değil; gerçeğin nasıl kurulduğunu, nasıl saklandığını ve neden çoğu zaman hileye tercih edildiğini sorgulayan bir anlatıdır.

Las Meninas – Nedimeler
- Ressam: Diego Velázquez
- Eser: Las Meninas
- Yıl: 1656
- Ülke: İspanya
- Tür: Barok
- Teknik: Tuval üzerine yağlı boya
- Boyut: 318 × 276 cm
- Bulunduğu Yer: Museo del Prado
- Konusu:
- Eser, İspanyol sarayında geçen bir sahneyi tasvir eder. Merkezde küçük prenses (Infanta Margarita) yer alırken, etrafında nedimeler, bir cüce, bir köpek ve ressamın kendisi bulunur. Arka plandaki aynada ise kral ve kraliçenin yansıması görülür. Ancak bu yansıma, sahnenin gerçek merkezinin kim olduğu sorusunu doğurur: Resimde görünenler mi, yoksa görünmeyenler mi?
- Neden Seçtik?
Kim kimi izliyor? Resimdeki gerçek kim? Aynadaki yansıma mı hakikat? Las Meninas, hakikat ve hile arasındaki ilişkinin yalnızca “gösterilen” üzerinden değil, “bakış” üzerinden kurulduğunu gösterir. Resim, izleyiciyi pasif bir göz olmaktan çıkarır; onu doğrudan sahnenin içine yerleştirir. Çünkü aynada gördüğümüz kral ve kraliçe, aslında bizim durduğumuz noktadadır. Yani bakılan ile bakan yer değiştirir. Bu noktada şu soru ortaya çıkar: Hakikat, bakış açısına göre değişir. Bu yönüyle eser, hakikatin sabit bir şey olmadığını; bakış, konum ve temsil aracılığıyla sürekli yeniden kurulduğunu gösterir. Ve belki de en önemlisi: Bazen en büyük hile, gerçeğin tam ortasında duruyor olmasıdır.
“Kişi (person) sözcüğünün ilk anlamının “maske” olması büyük olasılıkla basit bir tarihsel rastlantı değildir. Daha ziyade herkesin her zaman ve her yerde, az çok farkında olarak belli bir rolü oynadığı gerçeğinin kabulüdür bu… Biz birbirimizi bu roller içinde tanırız; bu rollerde kendimizi tanırız.”
Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu
Erving Goffman
Nisan Kitapları
- Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood
- Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım – Elena Ferrante
- Mor Amber – Chimamanda Ngozi Adichie
- Sıfır Noktasındaki Kadın – Nawal El Saadawi
Nisan Filmleri
- Mutluluk (Le Bonheur, 1965) – Agnès Varda
- Nomadland (2020) – Chloé Zhao
- Toz Bezi (2015) – Ahu Öztürk
Nisan Şarkıları
- I am woman – Helen Reddy
- Minnet Eylemem – Selda Bağcan
- Veinte Años– Omara Portuondo
- Varım – Nova Norda





