Alev Toparlı
Büyük ceviz ağacının altında güneşin sıcağını kesen dallarına bakıp uzandığı yerden kalktı Emine Nine. Kilimin üzerinde yürüyen karıncaları eliyle kovaladı.
“Ne açgözlüsünüz ya siz, beni de ısırdınız durmadan, gidin başka bir şeyler toplayın etimi mi koparacaksınız ne?” diyerek elleriyle bacaklarında gezen karıncaları silkeledi. Karıncalar kendilerine gelen bu ataktan dolayı kaçışmaya başladılar. Emine Nine elindeki bastonuna dayanarak doğruldu. Yaşlı kemiklerinin her çatırtısında inledi doğrulurken. Bahçeye doğru baktı, ağaçların yaprakları sıcak rüzgârdan titreşirken Emine Nine de birden ürperdi. “Hayır olsun Azrail mi yokladı ne?” diye kendi kendine söylenerek bahçenin ucundaki koca kayaya doğru bastonuna dayana dayana yürüdü.
Ta eskiden beridir dururdu bu kaya parçası, babası bahçeyi aldığından beridir vardı. Daha çocukken bahçedeki kayanın hikâyesini dinlemişti babasından. Çok eskiden buralarda yaşayan acımasız bir eşkıya varmış, çevredeki herkesin illallah dedikleri acımasız eşkıya kırk haramiler gibi herkesin ne kadar değerli malı varsa çalmış, insanları canından bezdirmiş. Köyün en güzel kızına âşıkmış eşkıya, teliyle duvağıyla almak istemiş ama bir türlü sevdiğine kavuşamamış, kız bir türlü evet dememiş. Zaman geçmiş kız amansız bir hastalığa yakalanmış, genç yaşında vefat etmiş. Çevrenin en namlı acımasız eşkıyası daha da acımasız olmuş. Eşkıya sevdiği kızın acısına daha fazla dayanamamış, girdiği bir çatışmada bilerek kendini öldürtmüş. Ardından çevre illerden insanlar gelip hazineyi aramaya başlamışlar. Çaldığı ne varsa nerelere sakladıysa hazinesini kimsecikler bulamamışlar, aranmadık yer koymamışlar ama bir türlü hazineye kimse ulaşamamış.
Babası bahçeyi aldığında kaya bahçenin ucunda, bahçenin bir kısmını kaplıyor o nedenle de bahçenin o alanını işlevsiz bırakıyordu. Bahçe, kaya yüzünden gözlerine çirkin görünmüştü. Herkes bahçede hazinenin saklı olduğunu anlatmıştı babasına, hazine kayanın altında demişlerdi. Babası anlatılanların etkisiyle bahçeyi satın almıştı. Çok uğraşmışlardı kayayı söküp atmak için ama ne yapsalar da olmamıştı. Bir türlü sökememişlerdi topraktan kayayı. Kayanın her tarafını aramışlardı ama ne hazine çıkmıştı ne kaya sökülebilmişti. Sivri uçlarına uzaktan baktıkça sanki bir kadının sırtını kayaya dayamış uzamış hâlini görür gibi olurdu; ne kocaman devasa görünürdü küçükken gözüne, şimdi zaman içinde küçülmüş gibiydi kendi gibi. Kimler gelmişti kimler geçmişti kaya hâlâ duruyordu bahçede. Emine Nine’nin büyümesine tanıklık etti, gelin olmasına, bebeklerine, onların büyümelerine babasının ölümüne, kocası Halis Efendi’nin ölümüne, kayaya bakarken içli içli “Ah!” etti.
“Benim de ölümümü görürsün sen,” dedi. “Hâlâ duruyorsun burada.”
Kaya sanki daha bir derinlere kök atmış gibi dimdik durup Emine Nine’ye bakıyordu.
Taşın pürüzlü yüzeyinde elini gezdirdi bir müddet sonra ağaçların arasından taş eve doğru bastonuna dayanarak usulca dikkatle yürüdü. Elma ağaçlarından sarkan elmalar dalları aşağıya doğru eğmişti. Yeşil elmalara sevgiyle baktı.
“Allah’ın işi kafam kadar elma nasıl da dalda duruyor?” diye kendi kendine söylenerek evin önündeki sedire oturdu. Ağrıyan kemiklerini dinlendirirken ikindi ezanı okunmaya başladı. Ezanı huşu içinde dinlerken dudakları kıpır kıpır “Allah’ım elden ayaktan koyma, imanla göçmek nasip eyle, üç gün yatak dördüncü gün toprak nasip eyle,” diyerek dualar ediyordu.
Bahçe kapısının gıcırtılı sesiyle kapıya doğru döndü, gelen kızı Zuhal ve torunu İsmail’di. Elinde annesine getirdiği yemek sepetin içindeydi. Bugün sabahtan börek yapmış bir de ayran aşı koymuştu ocağa. Annesi epeydir kendi yemeğini yapmakta zorlanıyordu, gün aşırı yaptığı yemeği getirirdi anasına. Bazen akşam yemeğini birlikte yerlerdi, yaz günü zaten havalar sıcaktı karpuz, peynir, ekmek akşam kahvaltıları da çok lezzetli gelirdi. Eşi Enver anlayışlı bir insandı, anasını pek severdi, her gün gelemeseler de Emine Nine’yi yalnız bırakmamak için çabalardı.
Zuhal annesini görünce seslendi “Ana ben geldim börek getirdim sana ayran aşı da yaptım akşama yersin.”
Emine Nine sevinerek kızına sarıldı, torunu İsmail’in başını okşadı. “Hoş geldiniz kuzularım, ben de sıkıldıydım oturmaktan.”
Ana kız birlikte sohbete daldılar, günlük dertler, köy havadisleri derken sohbeti iyice koyulttular. Emine Nine torununun ceviz ağacının altında arabalarıyla oynamasına bakıyordu, İsmail oyuncaklardan sıkılınca bahçedeki kayaya doğru gitti. Kaya dimdik duruyordu her zamanki gibi, meraklı çocuk kayanın üstüne tırmanmaya başladı. Ayağını attığı her oyukla biraz daha yukarı derken sivri uçlara yaklaştı. Tepeye kadın figürünün göğsüne adımını atınca annesine seslendi, “Anne bak ben nereye çıktım.”
Zafer kazanmış gibi mutluydu, gururluydu. Zühal oğlunun sesiyle baktı kayaya, ardından bir “Çat!” sesi geldi, kayanın bir parçası yılların içindeki aşınmayla düşüverdi. İsmail dengesini korumak için uğraşırken annesi de koşturdu kayaya, kayada çekmece gibi bir taş parçası oyularak yerleştirilmişti. Kapağın düşmesiyle çekmece ortaya çıktı, içine İsmail elini uzattı. Bez parçasına sarılmış sapı olan bir şey çıkardı kayanın çekmecesinden.
“Anne, nine, eşkıyanın hazinesini buldum,” diye bağıran çocuğa Zuhal yetişti. “Aman yavrum dikkat et, yavaşça in kayadan.”
Emine Nine de kayanın yanına gelmişti ağır adımlarla. Hepsi heyecanlanmıştı, merakla bakıyorlardı. İsmail kayadan indi elinde tuttuğu nesneyi annesine verdi, hep birlikte açtılar bezden çıkarttılar. Yer yer kararmış saplı bir gümüş çerçeveden güzel bir kız resmi bakıyordu onlara. Hepsi hayran olmuş resme baktılar.
“Eşkıyanın sevdiği genç kız herhâlde,” dedi Emine Nine, “Sevdiğinin resmini yaptırıp saklamış.”
Zuhal “Oğlum çık bak bakalım hazine çekmecesinde başka bir şey var mı acaba?” dedi. İsmail yine çıktı kayaya çekmeceye baktı içine elini korkarak soktu birkaç sikke çıktı içinden, iki tane gümüş kupa başka da bir şey çıkmadı.
Topladığı hazineyi aşağıya getiren İsmail sordu: “Bak nine hazine buymuş demek ki, şimdi zengin mi olduk?” Ellerindeki birkaç gümüş paraya iki kupaya ve gümüş çerçeveden gülümseyen kızın resmine bakıp güldüler hep birlikte.
Emine Nine hazineye bakıp “Demek anlatılanlar doğru değilmiş, insanlar yıllarca aradılar bu hazineyi, anlatılanlar kadar çok hazine falan da yokmuş burada, kulaktan kulağa geldikçe laflar çoğalmış birkaç parça eşya hazineye dönmüş böyle,” diyerek ellerinde eşkıyanın hazinesiyle taş eve doğru yürüdüler.


