Şehime Gül Gözen
Odada her daim açık duran, sarı küçük gece lambası, tırt.. tırt.. edip, ışığını kırpıştırdı. “Hadi kalk!” der gibi…
Yatağından kalkıp, onun çağrısına uydu.
Çekmeceyi pirinç kulplarından tutup usulca ses çıkarmadan açmak istedi, tatlı bir heyecanın sarhoşluğu içinde, kalbi güm güm atıyordu…
Düğünde, gelinliğin üstüne takılacak beyaz inci kolyesini annesi bu çekmecelerden birisine, üstünde, anne ve yavru geyiğin ve yeşim rengi bir ormanın resmedildiği mücevher kutusuna koyarak saklamış olmalıydı.
Usulca şifonyerin çekmecesini açmayı başardı. Sağa sola göz attı, koridoru dinledi, gelen giden yoktu. Önce çekmecedeki çamaşırlarının üzerine örttüğü, pamuk ketenden yapılmış, kenarı gül işlemeli, iç çamaşırlarını beyaz sabun kokusuyla sarıp sarmalayan, çekmece koruyucusunu eliyle sevip kaldırdı. Altında pijamaları ve gecelikleri vardı. Sonra elini çekmecenin derinlerine götürdü. Göremiyordu ancak eline değenlerin, gelin olacağı gece giyeceği ipek pijamalar olduğunu düşündü. Yanında da eline gelen, ipek dantel iç çamaşırları olmalıydı. Annesi bu kutuyu ne kadar derine saklamış olabilirdi? Kolyeyi bir kere olsun üstünde takıp prova etmek istiyordu. Kolye, tıpkı o filmde Sophia Loren’in üstünde gördüğü gibi yapılmış olmalıydı. Boyna takılan kısmı tasma şeklinde, aşağıya indikçe göğüslerinin üstünden beline doğru sabitlenecek bir kemer gibi kendisi bizzat çizerek tasarlamıştı. Has ipek gelinliğinin tek süsü bu olacaktı.
Annesi, “Gelinliğin geldiğinde takarsın,” diyerek ona göstermeden kaldırmıştı. Ama o her zamanki tez canlılığı ile kolyeyi bir kez olsun görmek ve üstünde denemek istiyordu.
O kadar heyecanlıydı ki! Annesi gelip görecek ve laf söyleyecek diye de aklı çıkıyordu.
Annesi şu ara olur olmaz her şeye sinirleniyordu.
“Herhalde evden gideceğim, o yüzden üzülüyor,” diye düşündü.
Oysa o mükemmel olsun istiyordu.
Her şeyi eksiksiz olmalıydı.
Bir gören bir daha bakmalıydı.
Ona boşuna endam aynası adını takmamışlardı.
Çok güzeldi… Kolay mı öyle? Onun gibi kızı almak!
Bu düşünceyle birlikte elini, çekmecenin derinliklerine uzattı. Elini uzatırken kulağına, eskiden annesinin söylediği Rumeli ezgileri geldi.
“Ah Alişimin kaşları kare, aman
Sen açtın sineme yare
Bulamadım derdime çare, aman
Görmedin mi ah civan Alişimi
Tuna boyunda”
Bir an şarkıların nereden geldiğini düşündü. Ama bulamadı.
Onu, evleneceği gün almaya geldiklerinde de Balkan ezgileri çalan bir bando kapıda, hem şarkılar çalıp hem de onun baba evinden çıkmasını bekleyecekti. Damadın ailesi, boynuzlarına bilezik geçirilmiş bir koçu da kapıya bırakacaktı, kafasından konfetiler atarak, çeyizleriyle birlikte evden çıkacaklardı. O sırada elini çekmeceye tekrar daldırmıştı. “Hah!” dedi sonunda eli o geyikli kutunun soğuk yüzeyine değmişti. “İşte ormanım burada.” Kutuyu çekmecenin arkasından, ipek çamaşırlarının arasından çıkardı.
Yatağına oturdu, kutunun üstündeki geyik ve orman resimlerini sevdi. Yavaşça kapağını açtı. İçinden bordo, yeşil ve mavi kadife kaplı mücevher kutularını çıkardı.
Tek tek açtı ama bunların içi boştu!.. Telaşa kapıldı, o üç kadife kaplı kutunun dışında da ağzı sıkıca bağlanmış naylon bir torba vardı. Fakat bir türlü o torbanın ağzını çözemiyordu.
Birisi, o güzelim gelinlik inci kolyesini çalmış olmalıydı…Bu düşünce bir hançer gibi kalbinin ortasına saplandı. Nefes alamadı. O güzelim inci kolyesi! Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Birden bütün vücudunu, kor bir alev gibi yakan bir ateş kapladı. Aceleyle şifonyerin başına gitti, hızla çekmeceyi açarak ipek çamaşırları geçerek eliyle çekmecenin arkasını yokladı, yokladı… Yoktu işteee!… Ses yapar mıyım diye düşünmeyi bir kenara bırakarak çekmeceyi, şifonyerden söktüğü gibi yere fırlattı!.. Hırs içindeydi. O kolye, ona özel yapılmıştı kim, hangi hakla onun kolyesini alıyordu?
Birden bir ses duydu kalbi daha da hızlandı.
Eğilip boş çekmecenin içine baktı. Acaba?..
Acaba kolyesini Necati, ona şaka yapmak için almış olabilir miydi?
Çekmecenin içine seslendi, “Necatiii, çabuk kolyemi geri ver!.. Bak!.. Düğün müğün dinlemem, ortaokulda seni nasıl dövdüysem yine döverim.”
“Hani arkamdan bağırmıştın, sen benim karımsın, diye. Ben de senin karın marın değilim deyip, seni eşek sudan gelene kadar dövmüştüm…” kendi kendine öfkeyle hem hayıflanıp hem de dayılanarak gülümsedi.
Kafasını tekrar şifonyerin çekmece boşluğuna sokup avazı çıktığı kadar bağırmaya devam etti, “Necatii diyorum! Çabuk diyorum! Kolyemi gerii veerrrr!”
O sırada, sokak kapısının dışarıdan açılan sesini duydu. Ayak sesleri odaya yaklaşıyordu. Odanın içinde kimsenin görmediği, sadece kendisinin gördüğü saklanan Necati’ye bağırdı, “Saklan, geliyor!” Telaşla, takı kutusunun içinden çıkardıklarını geri koymaya çalıştı. İçi boş kadife takı kutularını, üstü yeşim yeşili mücevher kutusunun içine yerleştirdi. Naylon poşet içindeki takıları ise kucağında saklı tuttu. Belki de kolyesi o torbanın içindeydi. Kalbinin heyecanla atan sesi, odasına yaklaşan ayak seslerinin tıkırtısıyla önce birbirine karıştı sonra da geçti. Kalbi artık ağzında atıyordu.
Kapı açıldı içeriye kafasını uzatan annesiydi.
Küçük bir kız çocuğu gibi boynunu büküp, kapıdan kafasına uzatan kadına, elindeki kutuyu çekmeceye koyup, düzeltmeye çalışarak, “Anne kızma sakın, kolyemi arıyordum,” dedi. Ancak her şey her yerdeydi. Tüm çekmece, içindekilerle ortalığa saçılmıştı.
“Ah!” dedi gelen kadın, “yine ne oldu? Ben seni hiç yalnız bırakamayacak mıyım?”
Gelen kadın, diğer kadının elindeki ağzı bağlı poşeti almaya kalktı.
Yatağın üstünde elindeki poşeti saklamaya çalışan, poşetini almak üzere yapılan hamleye karşı can havliyle, “Hayır o benim kolyem, vermiycemmm anne,” diyerek ve karşısındakini itekleyerek cevap verdi.
Böylece odada ikisi arasında amansız bir mücadele başladı.
Elindeki torbayı almaya çalışan kadın yalvarıyordu.
“İnat etme ne olur bak, geçen sefer seni zor topladık!” Ama diğeri tınmadı!
Torbayı bir o çekti, bir diğeri… En sonunda torba orta yerinden ikiye ayrıldı ve içindeki şeffaf boncuklar zıplayarak odanın dört bir yanına saçıldı.
Tıpkı tüm anıları gibi… Genç kızlığı, ilk aşkı, evlilik hayalleri, annesinin söylediği Rumeli türküleri ve tüm umutları …
Her şey, her yerdeydi…
Dün, bugün, yarın… Yaşanmışlıklar, umut edilmiş ama yaşanamamışlar, hâlâ umut edilenler ve asla yaşanmayacak olanlar… Yaşanan anın içine, boncuklarla birlikte zıplayarak yayıldılar.
“Annecim niye böyle yapıyorsun?” dedi. “Tansiyonun çıkıyor. Ben alışverişe gidip gelene kadar sen her şeyi altüst ediyorsun.”
“Annecim derken!” dedi kadın. Kim kimin annesiydi, kim kimin kızı? Kafası yine karıştı. Her şeyin bu kadar karmakarışık olmasından canı daha da sıkılmıştı.
Kadın kızını duymazdan geldi. “Necati!” dedi. Kimsenin görmediği sadece kendisinin gördüğü boşluktaki sevgilisine seslenerek, “Karnın acıktı mı? Benimki acıktı sana da yemek söyleyelim mi?”


