Meltem Altay
Galiba boynum tutulmuş. Gözlerimi açtığımda, varmak üzere olduğumuzu anlıyorum. Arabayı kullanan oğluma, arkada oturan anneannem soyduğu yarım mandalinayı uzatıyor. “Akşamı komşuda yeriz artık. Sen de ister misin canım?” Tabeladan Küçükçekmece’de olduğumuzu anlıyorum. Uzattığı soyulmuş mandalinayı yiyorum. Göçmen aksanlı Türkçesi onunla, annemle ve teyzemlerle geçirdiğimiz yaz tatillerindeki telaşsız günlerimi hatırlatıyor.
“Az mı kaldı yoksa more…?” derken oğlum; “Geldik sayılır,” diye sözünü kesip, az duyan kulaklarına biraz yüksek sesleniyor.
-Konumu aç istersen anne. Şimdi tam olarak neresinde Büyükçekmece’nin bu ev?
-Sahilde deniz içinde restoran yok mu ortada?
-Evet, tamam, bildim.
-Tamam işte. Oraya yakın park edersin.
Mimar Sinan Köprüsünün yanından geçerken sahile doğru kafamı çeviriyorum ve anneanneme “İşte sizin gemi buraya yanaşmıştı!” Sonradan gözlerinin iyi göremediğini hatırlayınca biraz canım sıkılıyor. Torununun oğluna yıllar sonra, nasıl zorluklarla geldiklerini, ailesinin şanslılardan olduklarını anlatıyor. Annesinin o zamanlar karnındaymış anneannem. Dedesi, dayısı, halası, kardeşleri, kuzenleri işkencelere maruz kalmış. En son kalanları da köylerindeki camiye kapatıp, canlı canlı yakmışlar. Büyük dedemin uzaktan akrabasının köyüne kaçabilmişler. Oradan da onlarla birlikte gemiyle buraya… Büyük dedem cepheden döndüğünde üç dört yaşlarındaymış anneannem. Babasının gelişini ve peşi sıra yapılan kutlamayı hayal meyal hatırlıyor. Beraberinde ilk Cumhuriyet yıllarını… Atatürk’e dualar ve kapanış. Şekerlemeye dalıyor.
Yüz yaşına merdiven dayayan anneannemin ilk kızının kızıyım. Bu sebeple gemiyle gelen bir ismi taşıyorum. İlkgül. İlkgül’ün, yazlık dediğimiz evini, annem de teyzem de gidemeyince kiraya vermişlerdi. Şimdi yıkılmadan önce gidip boşaltmamız lazım. Dün yaşadığım Ankara’dan yola çıktım. İzmir’de yaşayan anneannemin ve annemin evine vardığımda sadece imzalarını ve anahtarlarını almayı planlamıştım. Son bir defa çocukluk, gençlik yıllarını geçirdiği evi görmek isteyen İlkgül’ü kıramamıştım. Oğlumun Tuzla’daki evine varınca, direksiyonu ona devredip biraz dinlenebilmiştim.
Yıkılmak üzere olan eve vardığımızda, oğlum hızlıca üç katı da turluyor. Bahçeyi, giriş katını ve arkadaki garaj tarafını kolumda anneannemle gezerken, bir taraftan gözyaşlarımızı siliyorum. Oğlum giriş katta sonradan garaj yapılan yerin iç odasındaki demir kapıyı açamıyor. Yanı başındaki; eski püskü çürümüş, bu sebeple de binayla birlikte terk edilmiş kanepede, ayaklarını uzattırdığım anneannem, koynundaki beze sarılı anahtarı çıkarıyor. Aynı sırada oğluma: “Çok eşya var mı yukarıda?” diye soruyorum. Can: “Hiçbir şey yok para edecek. Buraya da bakalım da bir şeyler yiyelim. Şu komşuda kalmasak tontonum? Hem ben çekinirim.”
Anneannem anahtarı uzatınca birkaç küçük anahtarın aynı halkada olduğu da ilgimi çekiyor. Kapıyı Can açarken, adaşım “Olmaz bekliyorlar hem,” derken bir taraftan toparlanıp kalkıyor. Nem ve küf kokusuyla karışık bir hava, kapıdan girerken sertçe yüzümüze vuruyor. Can bir sandalyeye çıkıp, biraz zorladıktan sonra demir, küçük camı açıyor. Çocukluğumdan hatırladığım, toz içinde bile olsa hala heybetli oymalı aynalı dolap ve yanındaki mermer konsol çok şıklar. Zamana meydan okuyorlar. Yanlarında birkaç kasa eşya… Tahta bir valiz, eski mecmualar ve konsolun üstünde duran gramofon, ona ait plaklarla birlikte.
Can’a “Bunların hepsi çok değerli işte,” diyorum. Zaten çoktan büyülenmiş şekilde eşyalara dokunup, inceliyor. Konsolun çekmecelerinden çıkardığımız çerçeveli ve çerçevesiz siyah beyaz fotoğraflara bakarken Can, “Hepsini detaylı anlatın akşam lütfen!” dedikten sonra arabaya, yanına aldığı koliyi getirmeye gidiyor. Can geldiğinde sıra en alt çekmeceye geliyor.
Anneannem kilitli çekmeceyi açmak için anahtarı Can’dan alıp açarken anlatıyor: “Çocuklukta bizim açmamız yasaktı. Annem rahmetli olunca eşyalarını buraya getirdik. Sonra buldum anahtarı. Bir merakla açtım. Ama mühim şeyler mi anlamadım. Eski Türkçe mektuplar, yazılar var. Oğlum sen anlarsın belki.”
Nemden şişmiş ahşap çekmeceyi biraz zorlayarak da olsa açıyoruz. Can derslerinde gördüğü az Osmanlıcasıyla, eline aldıklarını nazikçe çözmeye çalışıyor. Birkaç Girit’e ve Selanik’e ait tapular olduğunu, telgraf ve mektupları tam çözemediğini söylüyor. Mektupların birinin içinden on beş on altı yaşlarında büyük dedemin fotoğrafı, diğerinden büyük anneannemin aynı yaşlarında, siyah tülle yarı örtülü gülmeyen fotoğrafı çıkıyor.
O sırada anneannem “Selanik entaksei. Girit değildir diğeri… karıştırdın belki canım oğlum,” diyor. İlkgül; kâh sevinip kâh hüzünlendiği çekmecelerden çıkan anıları koliye yerleştirirken, Can elindeki mektuplarla bahçeye çıkıyor. Peşi sıra ben de merakla gidiyorum yanına. Heyecanla, yer yer yıpranmış mektupların fotoğrafını çekip hem hocasına atıp soruyor hem de yapay zekaya. Soyağacımızda Girit doğumlu gözüken babasının neden anneannemden gizlendiğini “Çözebildi mi?” diye soruyorum oğluma. İçeriden anneannem de kanepeye yorgun ayaklarını uzatıp sesleniyor “Ne imiş?” diye.
Akşamüzeri güneş batmak üzereyken İlkgül’ e babasının ona söylendiği gibi Langazalı olmadığını daha anlatamamışken “Yok bir şey bakıyor çocuk,” diyorum. Annesi Langazalı ama ona aynı köyden dedikleri babası Giritli. Biz bunu yıllar önce soyağacından öğrenmiştik. Oğlum çevirileri ve hocasından gelen mesajları hızlıca okuyup bana gösteriyor. Kilitli çekmeceden çıkan sırları okudukça kanımız donuyor.
Öncelikle bir telgrafta “İlkgül doğdu. İkisi de sağlıklı. Hekim Ahmet,” diye yazıyor. Kızın karın demiyor! Hekim Ahmet tarafından yazılmış; büyük dede askerdeyken okuduğu ilk giden mektuptan, İlkgül’ün aslında üvey olduğunu anlıyoruz. “Büyük dedem kim?” sorusu kafamda dönüp duruyor ve cevabı büyük anneannemin akrabası olan Hekim Ahmet’in kaleminden öğreniyorum. Haftalarca işkence görüp, tecavüze uğrayan büyük anneannem on üç on dört yaşlarındayken, Selanik’te hamile kalmış. Son nefesini vermek üzereyken, abisi tarafından sırtında taşınarak, komşu köydeki Hekim Ahmet ve ailesine emanet edilmiş.
Yakın bir zaman sonra, Büyükçekmece’ye akrabalarıyla daha sağlıklı olarak gelmiş. Bu süreçte İlkgül’e hamile olduğunu anlamamış. Fakat karnı şişince… anlayınca… defalarca kendini öldürmeye çalışmış. Zaten işkencelerden ve tüm ailesini yitirmiş olduğundan yaşam isteği de yokmuş. Hekim ve ailesi ona iyi bakmış. Bir gün; büyük anneannem ilk güllerini bahçeye ektiği sırada kapı çalmış. İlk defa gördüğü, komşu büyük dedemle birbirlerine âşık olmuşlar. Can suyunu birlikte verdikleri ‘ilk güle’ tutunmasını bilmişler. Bunu da daha sonra, cephedeyken büyük dedemin büyük anneanneme attığı umut dolu ama kısa mektuplardan okuyoruz. İçerideki İlkgül’ün; kutlama zannettiği şenliğin, anne ve üvey babasının düğünleri olduğunu da ‘demek kilerle’ teyitleştiğimiz sırada, sesiyle anılardan dönüyoruz.
“Hadi gari acıkmadınız mı? Komşu bekler, durur.”
Kilitli çekmecede; neredeyse bir yüzyıl saklanmış, bu ağır ama beyaz yalanları kimseye anlatmama konusunda konuşmadan, nemli gözlerimizle anlaşıyoruz. Can, İlkgül’e sesleniyor: “Geldik tontonum hadi gidelim şu komşuna bakalım.”


