Boran Çiftci
Hatırlıyorum…
Çok sevdiğimiz müstakil evimizden, bize çıkmamız için bir hafta verilmeden birkaç yıl önceydi. Anneannemlerden evimize doğru yolu arabada uyuyarak gelmiş; arabadan evimizin bahçesine annemin kucağında yarı uyku halinde gelmiştim. Kapalı göz kapaklarıma vuran sokak lambaları, rüyalı zihnimde beliren, bebekliğimin olduğu aile fotoğrafımızı tanıyamama sebep oluyordu. Babam ellerindeki ev yemekleri dolu poşetleri kapıyı açmak için yere koymuş, ceplerinde evin anahtarını yokluyordu. Annem ise beni yere indirmeye ikna etmeye çalışıyordu; “Hadi annem, uyan bakalım…”
Arka cebinden anahtarı çıkaran babam kapının kolunu tuttu ve anahtarı yerleştirdi, çevirdi. Hâlâ kucakta kalmayı ve gözlerini açmamayı direten ben, babamın kapıyı ittirmesi ve içerden kapatılmış mandalın çıkardığı kuvvetli metal sesiyle tamamen uyandım. Annemin kucağında baş aşağı, babamın suratındaki dehşeti tersten gördüm. Beni komşu teyzeye emanet edip polisi aradılar. Annemin tüm uyarılarına rağmen babam, polisleri beklemedi. Mangalda yakılmak için kırılmış bir odunu eline alıp evin etrafını kolaçan etti. Arka bahçeye bakan pencerelerden içeri dikkatlice baktı; hepsi kapalıydı. Hırsız hâlâ içerde olmalıydı.
Komşu teyze bana su getirmeyi teklif etti, istemedim. Salonunun camından bizim bahçeyi görmeye çalışırken şaşkınlığını dile getirdi; “Nasıl olur bu? Ben hiçbir şey duymadım. Sizin köpek de çıt çıkarmadı. Gelen geçene havlayan, bana bile yıllardır alışamamış köpek… Sana su getireyim.”
Bu duyduklarım, bende olanlara dair bir sezgi uyandırdı; kimin geldiğine, neden geldiğine dair. Hazır komşu teyze mutfakta su doldururken evinden dışarı sıvıştım; emin olmam, olanları herkesten önce görmem gerekiyordu.
Bu sırada polis ekipleri gelmiş, babamın yaptığı kontrollerin aynılarını, tabancaları ve fenerlerini doğrultarak yapıyorlardı. Pencerelerin kapalı ve hiçbirinde zorlama izi olmadığından emin oldular. Arka bahçeden beni göremeyeceklerinden emin olarak ön bahçedeki, köpeğimize ayrılmış alanın çitlerini sessizce tırmandım. Normalde saatlerce aç kaldığı ve enerjisini koşup atamadığı için yerinde durmadan zıplaması beklenecek polis köpeğimiz, kapkaranlık kulübesinin içinde gözleri parlamasa varlığından şüphe edilecek kadar sakindi. Köpeğin alanına baktığı için, muhtemelen polislerin bile hırsızın buradan girmesine ihtimal vermeyeceği pencereye yaklaştım ve hafifçe ittirdim. Pencerenin yavaşça içeri doğru açılmasıyla camda kalan parmak izimi gördüm.
Polisler en büyük pencereyi levye ile açmaya hazırlanıyorlardı, bense içerdeydim. İçeri tuttukları ışıkla etrafa baktım; salon darmadağındı. Dolapların içi boşaltılmış, vazolar ve biblolar kırılmış, koltuk minderleri yerinden çıkarılmış… Kendini görmekten kaçamayacağın kadar büyük olan aynamız olanları görünce kendinden çatlamış, salonumuzu gözetleyen bir efendi gibi duran eskitme duvar saatimiz ise belli ki kasıtlı olarak kırılmış ve çalışmayı durdurmuştu; sanki birisi zamanı durdurmak istemişti. Salondaki öfkenin kalıntısı, çaresizliğin ve nafile çabanın yıkıcı izleri sezgilerimi biraz daha doğruladı… Ona çok üzüldüm. Tüm karmaşaya rağmen, salondan eksilen bir şey olduğunu hissettim; tek bir şey.
Birden, karanlıkta hayalet gibi parlayan ayak izleri gözümü aldı. Üstlerine basa basa merdivenlere doğru yöneldim. Polisler dışardan açtıkları camdan içeri silah ve fener doğrultarak seslendiler; “İçerdeki! Polis! Ortaya çık!”
Kısa bir sessizlikten sonra gelen çıt sesiyle herkes irkildi; polis parmağını tetiğe, annem elini ağzına koydu; babam odunu iyice sıktı. Nefeslerin tutulduğu an pencereden dışarı bir kedi fırladı. O benim canım kedimdi. Evden apar topar taşınınca yanımda götüremediğim, birbirimizden ayrılmamıza en az benim kadar üzülen kedim. Hâlâ bahçemizde yattığını bildiğim kedim.
Merdivenlerden üst kata, oradan bir odaya, bir odadan diğerine… İzleri takip ettim, aynı acınası çabayı hepsinde gördüm. Aradığını bulamayan, bulsa sanki dokunabileceğini, dokunsa sanki elinde tutabileceğini sanan saflığa her bir odada tekrar tanık oldum. Etraf önemli değildi, kendini nasıl dağıttığını gördüm. En son kendi odama geldiğimde, tüm dağınıklığın içinde tek bir çekmece dikkat çekiyordu. Kilidi olan çekmeceler bile kırılıp açılmış, içi dışına çıkarılmıştı, ama o çekmece tamamen kapalı duruyordu. Ne altındaki ne de üstündeki çekmece. Küçüklüğümde içindeki örtünün altına sakladığım şeyleri, geçen zamana karşı koruyan çekmece. O, dolabımın en alttan bir üstündeki çekmece. Ayak izleri o çekmecenin önünde aniden bitiveriyordu. Artık emindim; gelenin ne aradığından da çekmeceye hapsolanın kim olduğundan da.
Aşağıda parmak izi toplamak için pencerelere toz döken ve bant yapıştıran bir polis “Aha!” dedi. Heyecanlı suratı sonradan normale döndü. Anneme dönüp; “Bakın, bu muhtemelen oğlunuzun,” dedi. Diğer bir polis ise elindeki kağıtlara tikler atarken açık bırakılmış ön camı işaret etti ve babama sordu; “Muhtemelen kapıdan girip, ön camdan kaçmış. Çalınan değerli bir şey var mı?”
Yoktu. Ortalıkta onca elektronik cihaz, çekmecelerdeki mücevherlere dokunulmamıştı. Hatta ev sahibinin bir günlük gecikmeden bile bizi evden attırmaya hukuken hakkı olacağını bilen babamın koltuk minderinin altına sakladığı iki aylık nakit kira bile öylece duruyordu.
“Hayır,” dedi babam; “sadece…” Duvardaki çerçeve izini işaret etti, birlikte aile fotoğrafının yokluğuna baktılar.
Onu kurtarmak için dolabıma yaklaştım, dizlerimin üzerine çöktüm. İki elimle iki kulbu da tuttum. Kendime doğru çekmemle, benim gücümün milyon katı güçte karşı bir güç, çekmeceyi hızla geri kapattı. Kulplara değen ellerim yandı, çarpmanın kuvvetiyle saçlarım ve perdeler uçuştu. Çıkan yüksek ses, aşağıdakileri hırsızın hala evde olduğuna inandırdı; polisler tabancalarını tekrar kuşanıp temkinli bir şekilde merdivenden yukarı yöneldiler. Ahşap merdivenlerden gelen ayak seslerini duydum, acele etmem gerektiğini anladım. Çaresizce çekmeceyi tekrar açmayı deneyecektim ki, birden kedim büyük dolabın üstünde belirip çekmece dolabına, oradan da yanıma zıplayıverdi. Ortamın tüm gerginliğine, gittikçe artan ayak seslerine karşın kedimin kısık gözleri ve küçücük gözbebekleriyle bakıştım. İkimizin de her şeyin farkında olduğumuzu, ikimiz de çok iyi anladık; hırsızı kurtarmanın tek yolunun bir kabullenişten geçtiğini…
Tak, tak, tuk… Gıcır, gucur… Evimizin eskimiş parkeleri üzerindeki adım sesleri. Arttı, azaldı, tekrar arttı ve kesildi. Odamın kapısının ittirilmesiyle çıkan gıcırtıyı duymamla gözlerimi kedimden alıp çekmeceyi kendime çektim. İçindeki bembeyaz kumaşın parlaklığı ve saçtığı rüzgâr başta odamı, sonra tüm evi, sonra da bahçenin sınırlarına kadar her yeri kapladı. Polisler olan biteni algılayamadan gözleri kamaştı, rüzgârın kuvvetiyle silahları ellerinden fırladı, saçları ve şapkaları uçuştu. Sonra da yok oldular. Işık ve rüzgâr duruldu. Şu an, artık burada kimse yoktu ne polisler ne annem ne babam. Bir tek ben.
Oda artık dağınık değildi, ama sebebi uzun zaman önce terk edilmiş olmasıydı. Dışardan içeri sızan ışığın renginden, başka bir zamanda olduğumu anladım. Çekmecedeki beyaz kumaşın altına saklanmış bir çerçeve olduğunu gördüm. Elime aldım ve çevirdim; tanıyamadığım bir adam ve bir kadın, kucaklarında bir bebek gördüm. Çerçevenin camı öyle bir çatlamıştı ki, aynı hizadaki üç kişinin yüzünü de tanınmaz hale getirmişti. Beklediğimden daha ağır olan kumaşı ve çerçeveyi alıp merdivenlerden aşağı indim. Duvarda gördüğüm çivi ve altındaki dikdörtgen ize çerçeveyi asarken, fotoğrafa dikkatli bakılmayınca görünmeyen kedimi gördüm. İnsanların aksine, onu tanıdım. İki elimdeki beyaz kumaşın içinden aşağı sarkan kedimin kuyruğunu o an gördüm. Yavaşça taşıdım. Kapının mandalını, bir zamanlar bu eve ait kalabilmek için nasıl kapattıysam, şimdi bu tutsak edici çabadan kurtulmak için açtım. Bahçeye çıktım, hava lacivertti, ağaçlar yapraksızdı. Kedim için uygun yeri aradım, elma ağacının altını seçtim. Zamanında annemle çiçek ektiğimiz küçücük bir kürekle, bu sefer kedim için toprağı kazdım. Toprağı avuçladım, elimde tutmaya çalışmadan, şu an dokunabiliyor olmayı sevdim. Kabullendim, parmaklarımın arasından kayıp dökülmesini izledim. Son kez, toplanmamış ve çürüyüp kurtlanmış elmaların kuru dallarında hafif rüzgârla titremesini izledim. Gözlerimi yumup, ekşi kokularını içime çektim.
Karanlığın içindeyken toprağın eşelenme sesini duydum. Ağzımda mat ve tozlu bir metal tadı vardı; bir yerlerden bildiğim, çok eskilerden sızmış gibi. Kedimin her zamanki ciddiyeti ve karizmasıyla beni gömmesi, içinden gelen yöne doğru mezarımdan uzaklaşması beni asla incitmedi; aksine…
Kedim kayıtsızca yürüdükçe lacivert hava maviye, mavi siyaha, siyah maviye döndü. Ağaçlar tekrar yapraklandı, çürük elmalar toprağa düştü, elmalardaki kurtlar topraktan beslendi. Sonra bir akşam, kedim bahçe kapısının sesiyle irkildi ve dönüp baktı; elinde poşetlerle bir adam ve bir kadının kucağında uyuyan bir çocuk gördü, gözleri kısıldı.


