Gizem Gökmen
Kütüphanenin en üst rafındaki o tozlu boşluğa elimi uzattığımda, parmak uçlarımda eski bir dostun tenini hisseder gibi oldum. Kitabı yerinden çekerken yükselen toz zerrecikleri, loş odanın içine sızan ikindi güneşinde ağır ağır raks ediyordu. Bu, ömrümün o keskin ve geri dönülmez yarısına vardığımda mühürlediğim cildin ta kendisiydi.
Masanın başına geçtim. Kitabın sırtındaki deri kaplama, geçen yılların ayazıyla kaskatı kesilmiş, üzerinde derin yarıklar oluşmuştu. Parmağımı o çatlakların üzerinde gezdirdim. Bazı sayfalar hoyrat kahkahalarla sarsıldığım günlerden kalma kırışıklıklar taşıyor, bazılarında ise mürekkep, üzerine düşen yaşlarla dağılıp kâğıdın liflerine sessizce çökeliyordu.
“Bir ömür,” diye fısıldadım boşluğa. “Sadece bir okur değil, bir fail gibi yaşanmış bir ömür.”
Sayfaları usulca çevirmeye başladım. Mevsimlerin mürekkebin içinden geçip gidişine şahitlik ediyordum. Kış geldiğinde satır araları ayazdan kaskatı kesilmiş, bahar bölümlerinde ise harflerin arasından sanki yaban çiçekleri fışkırmıştı. Birden durdum. Bir sayfa ansızın kor bir kırmızıya evrilmişti. O gün kalbimin nasıl bir kalem ucuna dönüştüğünü, kanayan sızılarımın asıl mürekkebim olduğunu anımsadım. O gün, kitabın sırtında o onarılmaz, derin çatlak ilk kez belirdiğinde odada yankılanan o çatırtıyı yeniden duyar gibi oldum.
Işık, işte en çok o çatlaklardan sızıyordu içeriye; mükemmel olmayan, kırılmış yerlerimizden.
Son sayfaya yaklaştığımda ellerim titredi. Tüm yaşanan sızıları ve sevinçleri son bir kez kutsamak ister gibi sayfayı avcumun içine aldım. Son satırda beliren o dilsiz sözle perde kapandı. Hayatın aslında tek bir sayfadan ibaret olduğunu, ancak yaşadıkça o tek sayfanın binlerce çatlakla bölünüp çoğalarak bu devasa cildi oluşturduğunu o an idrak ettim.
Kitabın kapağını kapattım. Artık ne dağılan mürekkebi geri toplayabilirdim ne de o ince ince çatlamış sayfaları pürüzsüz hale getirebilirdim. Hikâye mühürlenmişti.
Ayağa kalkıp pencereyi açtım. Dışarıdan esen rüzgâr masanın üzerindeki cildin kapağını hafifçe araladı. Sanki görünmez bir el, çoktan unuttuğumu sandığım eski bir cümleyi bana fısıldamak için sayfaları karıştırıyordu. O çatlaklardan sızan eski günlerin rayihası odayı doldurdu.
Mühim olan kitabın nasıl bittiği değildi; o son sayfaya varana dek o çatlaklardan sızan ışığa ne kadar tutunabildiğimizdi. Kitabı rafına geri koyarken, içimdeki gürültü yerini bilgece bir sessizliğe bıraktı.



1 Yorum
Çok başarılı olmuş gizem hanım. Hepimizin hayati öyle bir kitaba benziyor