Güzin Arar
Dersin başlamasına beş dakika kala sırasına geçti. Açık pencerenin önünde bir kum yığını gibi birikmiş oğlan çocuklarını görünce bahçede bir hareketlilik olduğunu anlamıştı. Çocuklar birbirinin sırtına, kafasına tırmanarak bir şey görmeye çalışıyordu. Bir yandan da şaşkınlık ve merak nidalarıyla kıkırdıyorlardı. Ekin de merakına engel olamamış, yerinden kalkıp kalabalığa ve pencereye yönelmişti. Gördükleriyle dondu, gözleri neredeyse birer ceviz kadar büyüdü.
Saçları yapağı, yüzü kirden neredeyse siyah, ön dişleri döküktü. Üzerinden belki de yıllardır çıkarmadığı, parça pinçik çaputa dönmüş elbisesi ve el örgüsü yeleğiyle histerik gülüyor, ağzındaki o kapkara mağaradan anlamsız sözler dökülüyordu. “Çıkarayım mı eteğimi haa, ne bakıyon, ben bu cam kırıklarını yerim biliyon mu, inanmıyon mu, al bak!”
Sekiz yaşındaki kum yığını bir anda susmuştu, şimdi sadece bir kaç dişin cam kırıklarını çiğneyişi duyuluyordu. Bu gerçeküstü sahne, bahçeden koşarak gelen müstahdem ve okul bekçisinin kadını derdest etmesiyle son buldu. Diğer çocuklar gibi Ekin de şok geçiriyordu. Kafasında çınlayan son cümleyle tekrar yerine geçmişti. “Allah’ın çatlağı, nasıl girdin buraya?!”
Neden böyle demişlerdi kadına, cam çatlakları çiğnediği için miydi, ölmüş müydü acaba, ağzı çok mu kanamıştı? Sevim Öğretmen neden hiçbir şey söylemiyor?
Sevim öğretmen sadece dersini anlatmış, minik kafalarsa biraz önce tanık oldukları tuhaflıkla ders boyunca baş başa bırakılmıştı. Yetişkinlerin de çocuklar karşısında çaresiz ve suskun kaldığı anlar vardı.
Sonraki günlerde çocuklar anlayamadıkları, anlamadıkları için de savunmasız ruhlarının kaldıramayacakları bu olayı, oyunların ve tasasız gülüşlerin içine gömmüştü. Yok saymak çocukların en bilindik baş etme yöntemiydi. Ekin de unuttuğunu sansa da o günden sonra gördüğü kabuslarla sıkça annesinin yanında uyumak istemişti. Okul bahçesine teneffüse çıktığı bir gün iki nöbetçi öğretmenin konuşması kulağına çarptı. “Mahallenin delisi diyorlar ama kızcağız anasız babasız kalınca dağa kaldırmışlar. Ondan sonra böyle olmuş. Kimse de el uzatmıyor kıza”.
“Anne mahallenin delisi ne demek?”
“Nereden çıktı Ekinciğim, birinden mi duydun?”
“Evet öğretmenler konuşuyordu. Çok mu korkunç bişey?”
“Aklı yerinde olmayan, o yüzden de normal davranamayan kimseler diyebiliriz”
“Dağa kaldırmak ne peki?”
“Hoppala, bunu da mı öğretmenler konuşuyordu?”
“Evet”
“Kaçırmak gibi bir şey Ekinciğim, öyle biri mi varmış mahallede?”
“Bilmiyorum, bu kadar duydum”
Ekin bu konuşulanları da çocukluğun nahifliğine karıştırıp unutmaya yüz tutmuşken, geceleri annesinin yanına sokulmaya devam etti. Ve bir tatil sabahı apartmanlarının avlusunda kendi kendine paten kaymayı öğrenmeye çalışırken, hava güzel, her şey olağan, insanlar normaldi. Avlunun tam karşısına denk düşen komşu apartmanın balkonundan Albay Amca’yı gördü. Sokaktan her geçişinde çocukların şefkatle başını okşayan Mahallenin Albay Amcası ayakta durmuş kendisine organını sallıyordu. Bu defa, büyüyen gözlerine kuş gibi çarpan kalbi de eklenmişti. Patenleri avluya fırlatıp nefes nefese eve kaçtı.


