ATAOL BEHRAMOĞLU’NA BİR DOĞUMGÜNÜ KUTLAMASI
DEMET CENGİZ

Havanın yağışlı olmamasını umarak bir gün seçiyoruz. Ne yazık ki kötü havalar eskisinden daha fazla dolanıyor ayağıma.
Büyükada’dan davet almışım. Yolum uzun, heyecanım yüksek… Gecikmiş bir kavuşma olacak büyük usta Ataol Behramoğlu’yla.
Bu coğrafyaya hiç uygun olmayarak her yere erken giderim ben, gecikmekten büyük bir mahcubiyet duyarak. Çok heyecanlanınca da zaten gece uyuyamam. Ertesi gün de gideceğim yere erkenden giderim.
İngiliz dilinde herhangi bir şeyin sıradanlığına vurgu yapmak için “Salı” denir. Haftanın en karaktersiz günüdür. İlk gün değildir. Son gün veya haftasonu veya hafta ortası da değildir. Perşembenin, haftanın son iş günü cumanın bir öncesi olmaktan gelen bir heyecanı vardır ama salının hiçbir numarası yoktur. Bizde de biliyorsunuz sallanan bir gündür. Bir salı sabahı Kabataş’a varıyorum. Gece iyi uyudum ama heyecandan olsa gerek erkenden uyandım. Hava kapalıydı; çantama bir şemsiye koydum.
Söylemiştim; yağmur yağarsa bu hoş yolculuğu yapamayacaktım. Ne tuhaf o sırada yine Huzur’u okumaktaydım. Vapurların baş rolde olduğu roman… Vapurda gözlerim Mümtaz’ı ve Nuran’ı aradı.
Kabataş’tan Büyükada’ya varmak neredeyse iki saat sürüyor ama hiç ziyan olmayan bir ‘iki saat’… Zaten günlerden salı, hemencecik ziyan edilebilecek bir gün. Vapur da epey sakin… Birkaç mevsimsiz turist, birkaç yorgun ihtiyar, birkaç hevesli genç…
Huzur’u ve şemsiyeyi koltuğumda bırakıp güverteye çıkıyorum. Turistlerin fotoğraflarını çekiyorum, bazı saçma sorularına yanıt veriyorum. İspanyol aileye neden Şehzade Mustafa’yı öldürdük (her nasılsa kolektif bir eylem olmuş) diye hesap veriyorum. İtalyan bir kıza neden Can Yaman’ı tutukladık (tutuklamadık bir kere gözaltına aldık -her nasılsa bu da kolektif bir eyleme dönüşmüş) diye dert anlatmaya çalışıyorum. Arap turistlerin bilmediğim diziler hakkında yaptıkları yorumları dinliyorum.
Dışarıdan bakıldığında bizi inciten ne çok şeyin bize maledildiğini görüyorum. Dışarıdan bakılınca düşmanın bile sana ait görünüyor.
Oysa ben bizden söz edecek olsam en başta şairlerimizi anarım. İşte o alelade günde olağanüstü bir şairi ziyarete gidiyordum. Varsın Şehzade Mustafa’nın katlinden beni sorumlu tutsunlar.
Alt kattaki koltuğuma dönüyorum. O da ne? Kitabımı ve şemsiyemi çalmışlar. Gözüm karşı koltuktaki Arap çifte kayıyor. Onları da çalmışlar, diğer tüm yolcularla birlikte! Çok geçmeden yine paralel evrene geçmiş olma fikri çöküyor kafamda. Yanlış oturma alanına girmişim meğerse. Kimse bir romanı ve bir şemsiyeyi çalmamış. Turistler dahil diğer yolcuları da öyle… Geride bıraktıklarını dönünce yerli yerinde bulmak ne hoş.
***
Karakterini yitirmemiş eski bir ada evinin kapısı açılıyor. Sahaflara özgü bir kokuya bir şampuan eşlik ediyor. Biri biraz önce saçlarını yıkamış olmalı. Ama hayır burası kedili bir ev ve insanın burnunu ilk esir alan şiirlerin kokusu.
Bir kat aşağı iniyorum ve bu karaktersiz günde, karakterli bir evin salonunda değerli şairimle kucaklaşıyorum.
Ataol Behramoğlu ve Hülya İşbilir Behramoğlu çiftinin sıcacık yuvası… Öyle çok konuşuyoruz ve öyle çok uzaklara gidiyoruz ki… Hangi birini anlatsam?
Memleketinden söz ediyor Ataol Behramoğlu, şairliğini Kars’ın uçsuz bucaksız düzlüklerine, dağına-taşına, manzaralarına borçlu olduğunu anlatıyor.
Hülya İşbilir Behramoğlu, o büyük, derin ve sonsuz boşluğu ilk kez gördüğünde hayrete düştüğünden söz ediyor. İnsanı durduran, düşündüren ve konuşturan bir boşluk… Eli tutan resim yapar, gönlü tutan şiir yazar.
Geçmiş günler geliyor akla. Ataol Behramoğlu lisedeki İngilizce öğretmeninden söz ediyor.
“Ben şiirlerimden birini ona okutmuştum. Bana ‘Sana bir yön vermek gerek’ demişti” diyor gülerek ve arkadaşlarıyla İngilizce öğretmeninin nişanlısını dövmek için planlar yaptıklarını anlatıyor.
Bahsi geçen İngilizce öğretmeni Türk edebiyatının en önemli çevirmenlerinden Ülker İnce… Liseli gençlerin asabını bozan havalı nişanlı ise şair-yazar Özdemir İnce…
“Dövdünüz mü” diye korkuyla soruyorum.
“Hayır” diyor, “Dövemedik bir daha okula gelmedi çünkü.”
Sonra bu üçlünün iyi arkadaş olmaları, birlikte vakit geçirmeleri, çalışmaları, üretmeleri… Tabii yıllar sonra dörtlü oluyorlar Hülya Hanım da onlara katılınca.
“Ben hiç roman yazmadım” diyor Ataol Behramoğlu, “O çok başka bir işçilik. Şiir çok farklı… Şiir bir büyü gibi… Bir büyüdür şiir.”
“Şiir sanki daha anlık ve kendiliğinden ama roman hep bir gayret işi” diyorum. Söylediklerimi düşünüyor, onaylar gibi bakıyor.
Geçen yüzyılın insanları böyle: Anlamak amacıyla dinliyorlar ve duyduklarını kafalarında evirip çevirip bir sonuca varıyorlar.
Ya da çok bilen ve geniş düşünen insanların hemen yargı belirtmediklerini söyleyebiliriz.
Ben ne talihli bir insanım ki biraz da çalışma odasında sohbet ediyoruz ve imzalı kitaplarıma kavuşuyorum.
Beli kırılacak laf çok ama benim yine uzun bir vapur yolculuğuyla Kabataş’a dönmem lazım.
Şiir kokan bu kedili ada evinden çıkıp İstanbul keşmekeşine katılmak ne güç! Vapurda turistlere dizi karakterlerinin hesabını vermeye hiç hazır değilim. En iyisi kimseyle laflamamak, şairinden imzalı bir kitabın sayfalarını karıştırmak.
Hiçbir ‘Salı’m böylesine harikulade geçmemişti.
Ataol Behramoğlu, kelime büyücüsü bugün (13 Nisan 2026) 84 yaşında. Kutlu ola! Sağlıkla çok yaşa!

Demet Cengiz 1999 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi ve ardından Londra Westminster Üniversitesi’nde ‘British Journalism Studies’ eğitimi aldı. 1996 yılında gazeteciliğe başlayan Demet Cengiz; Yeni Günaydın, Global, BusinessWeek, Hürriyet, Sözcü, T24, Tele1 gibi birçok medya kuruluşunda çalıştı. Gazeteciliğin yanı sıra Patron Çıplak, Turuncu Yazılar, Patronca gibi yayımlanmış yedi kitabı bulunuyor. ‘Su Üçlemesi’ ile roman yazmaya başlayan Demet Cengiz’in Adımı Deniz Koydular ve İçimde Yanan Nehir romanları beğeniyle karşılandı. Ot, İstasyon gibi popüler edebiyat dergilerinde ve İstanbulLife, Tempo gibi haber dergilerinde yazıları yayımlanmaktadır.


