79. Cannes Film Festivalinde ödüller sahiplerini buldu.
Derleyen: Sevin Bayrı
Akdeniz’in pırıltılı sularının kenarında gerçekleştirilen 79. Cannes Film Festivalinde bu yıl Altın Palmiye Cristian Mungiu’nun oldu. Park Chan-wook başkanlığındaki, Chloé Zhao, Demi Moore ve Stellan Skarsgård gibi sinemanın farklı damarlarından gelen isimlerin oluşturduğu jüri, bu yıl Hollywood’un endüstriyel ışıltısını bir kenara bırakarak rotayı sinematografik olgunluğa, edebi derinliğe ve ahlaki ikilemlere çevirdi. 79. Cannes seçkisi büyük bütçeli illüzyonların ötesine geçip, insanlığın güncel, politik ve coğrafi bölünmelerine ayna tutan bir sinema şölenine dönüştü.

Festivalin en büyük ödülü olan Altın Palmiye, bu yıl sinema tarihinin en elit kulüplerinden birinin kapısını araladı. Romanyalı usta yönetmen Cristian Mungiu, başyapıtı 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’den tam 19 yıl sonra, son filmi Fjord ile kariyerinin ikinci Altın Palmiye’sini kucakladı. Mungiu, bu tarihi başarıyla sinema tarihinde iki kez en büyük ödülü kazanan 10. yönetmen olarak adını altın harflerle yazdırdı.

Sebastian Stan ve Renate Reinsve’nin olağanüstü, mesafeli ve tekinsiz performanslarıyla hayat bulan Fjord, Norveç’e göç eden dindar Rumen bir çiftin, bürokrasi ve inanç sarmalı ile olan ilişkisini konu alıyor. Ancak Mungiu’nun kamerası, ne muhafazakar bir aile dramasına ne de soğuk bir İskandinav eleştirisine hapsoluyor.
Savaşın ve Tarihin Gölgesi: İllüzyondan Hakikate
Festivalin ikincilik ödülü sayılan Grand Prix (Büyük Ödül), Rus sinemasının melankolik ve sarsıcı vizyoneri Andrey Zvyagintsev’in Minotaure filmine gitti. Claude Chabrol’ün klasik yapıtı La Femme Infidèle’den ustaca esinlenen film, mikro ile makro trajedileri mükemmel bir estetikle harmanlıyor. Arka planda Rusya-Ukrayna savaşının ağırlığı hissedilirken, taşradaki fabrikasından cepheye 150 işçi göndermek zorunda kalan burjuva bir iş insanının, aynı zamanda karısının sadakatsizliğiyle yüzleşmesini izliyoruz. Zvyagintsev, bireysel ihanet ile toplumsal çürüme arasındaki paralelliği kurarken, sinemanın kurgusal karakterler aracılığıyla kolektif bir hakikate nasıl ulaşabileceğini bir kez daha kanıtlıyor.
Tarihin manipülatif gücü ve ideolojik körleşme ise En İyi Senaryo ödülünü alan Notre Salut ile karşımıza çıktı. Emmanuel Marre, kendi büyükdedesinin gerçek anılarından yola çıkarak faşizmin sıradanlığını ve Vichy Fransası’ndaki bir Nazi işbirlikçisinin bürokratik yükselişini kaleme alırken,izleyiciye “Geçmiş gerçekten geçmişte mi kaldı?” sorusunu sorduruyor.
Filistinli yazar Mahmud Derviş’e saygı duruşu

En İyi Yönetmen Ödülü’nü takdim eden Kanadalı oyuncu ve yapımcı Xavier Dolan, törende yaptığı konuşmaya, Filistinli şair Mahmud Derviş’in “Bu Dünyada Hayatta Kalmayı Hak Eden Şeyler Var” adlı şiirinden şu mısraları okuyarak başladı.
“Bu yeryüzünde yaşama değer şeyler var: Nisan’ın tereddüdü, şafakta taze pişmiş ekmeğin kokusu, bir kadının erkekler hakkındaki görüşleri, Aiskhylos’un yazdıkları. Aşkın başlangıcı. Taşın üzerindeki ot. Bir flütün teli üzerinde duran anneler. Ve hafızanın fatihlerin yüreğine saldığı korku.”
En İyi Senaryo Ödülü’nü takdim eden yönetmen Nadine Labaki ise bu gece ödülü vermek için davetli olmasına rağmen aklının ülkesi Lübnan’da olduğunu ve ülkesini düşünmekten kendisini alıkoyamadığını söyledi.
79. Cannes Jürisi, bu yıl ödülleri paylaştırma kararlarıyla da ezber bozdu. En İyi Yönetmen ödülü, iki muazzam edebi ve zamansal yolculuk arasında bölündü. Thomas Mann’ın savaş sonrası parçalanmış Almanya’ya dönüşünü melankolik bir siyah-beyaz estetikle ele alan Fatherland filmiyle Paweł Pawlikowski ve Federico García Lorca’nın kayıp, sansürlenmiş bir romanının izini süren queer epik La Bola Negra ile İspanyol sinemasının aykırı ikilisi Javier Calvo ve Javier Ambrossi ödülü paylaştı. Her iki yapım da edebiyatın tekinsiz sularından beslenen, anlatı dilini radikal biçimde büken avangard arayışların birer ürünüydü.
Oyunculuk ödüllerinde ise bireysel starlık kültü yıkıldı ve “kolektif ruh” taçlandırıldı:
• En İyi Kadın Oyuncu ödülü, Ryūsuke Hamaguchi’nin empati ve yas temalı hipnotik filmi Soudain (All of a Sudden)’in iki aktörü, Virginie Efira ve Tao Okamotoarasında paylaştırıldı.
• En İyi Erkek Oyuncu ödülü ise Lukas Dhont’un Cowardfilminin başrol oyuncuları Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a gitti.
Palmiye’nin Teğet Geçtiği Ustalar: Almodóvar ve Bardem’in Ödülsüz Dönüşleri
Cannes bu yıl sadece kazananlarıyla değil, jürinin hakkını teslim etmediği düşünülen “görkemli kaybedenleriyle” de oldukça konuşulması bekleniyor. 79. Cannes Film Festivali’nin ardından eleştirmenlerin, Cahiers du Cinéma ve Variety gibi sinema basınının en çok tartıştığı konu, Pedro Almodóvar’ın Amarga Navidad (Acı Noel) filmi ile Javier Bardem’in başrolünde yer aldığı El Ser Querido (The Beloved) yapıtının festivalden eli boş dönmesi oldu.
Yönetmenlik kariyerinin en olgun ve melankolik dönemlerinden birini yaşayan Pedro Almodóvar, Amarga Navidad ile festivalin estetik çıtasını bambaşka bir noktaya taşımıştı. Ancak Park Chan-wook jürisinin bu yılki katı, rasyonel ve doğrudan politik ağırlıklı yönelimi Amarga Navidad’ın sunduğu o kırılgan, kişisel ve insani hafıza tünelini ne yazık ki ıskaladı. Festival koridorlarında Almodóvar’ın artık “ödüllendirilmesi gereken bir yarışmacı”dan ziyade “festivalin yaşayan bir anıtı” olarak kanıksanması eleştirilse de, bu ödülsüzlük onun sinematografik dehasından hiçbir şey eksiltmedi.
Benzer bir hayal kırıklığı oyunculuk cephesinde, El Ser Querido(The Beloved) filmindeki sarsıcı performansıyla Javier Bardem ile yaşandı. Jürinin “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü Cowardfilminin iki genç aktörüne paylaştırması, festivalin ilk günlerinden itibaren “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünün en güçlü adayı olarak gösterilen Bardem’in pas geçilmesi, sinema yazarları tarafından ciddi şekilde eleştirildi.
Cannes Film Festivali, büyük bütçeli sinema endüstrisinin yarattığı parlak illüzyonların dışında kalan, göçmenlerin, savaşa kurban verilen işçilerin, kimlik arayışındaki ruhların ve tarihin karanlığında unutulanların dünyasına kamerasını çevirdi.Çatışma temalı hikâyeler öne çıktı, sanat sineması ve yönetmen odaklı filmler tartışmalara damga vurdu.
İŞTE CANNES 2026’NIN KAZANANLARI
• Altın Palmiye: Cristian Mungiu – Fjord
• Büyük Ödül: Andrei Zviaguintsev – Minotaure
• En İyi Yönetmen: Javier Calvo & Javier Ambrossi – La Bola Negra
Pawel Pawlikowski – Fatherland
• En İyi Senaryo: Emmanuel Marre – Notre Salut
• Jüri Özel Ödülü: Valeska Grisebach – Das Getraumte Abenteuer
• En İyi Erkek Oyuncu: Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne – Coward
• En İyi Kadın Oyuncu: Virginie Efira ve Tao Okamoto – Soudain
• Altın Kamera: Marie-Clémentine Dusabejambo – Ben’Imana
• Kısa Metraj Ödülü: Federico Luis – Para Los Contrincantes


