Hakan Akdoğan
Yazılarıma bakamıyorum artık. İnsan kendi yarattığı sembollerden bile tiksinecek kadar sağ kalıyor ne yazık ki. Bir sabah uyanıp hiçbir şeyin trajik olmadığını anlamaktan çok korkuyorum. Böyle zamanlarda sandalye sandalye oluyor, pencere pencere, insan da yalnızca etinin etrafında dolaşan yorgun bir alışkanlık. Buna dayanamıyorum.
Evrim geçirmemeliydik. Bu kadar psişiklik fazla bize. Pablo Neruda’nın bile öldüğü bir dünyada anlam aramanın boşluğuna düşüyorum.
Şarapneller saplanıyor Olric’e, Holden’a, Ahab’a. Okumadığım kitapların sayfaları açılıyor kendiliğinden, Dostoyevski’nin uykusuzluğunda, Sylvia Plath’ın gaz kokan sabahlarında, Tezer Özlü’nün trenlerinde, Yusuf Atılgan’ın bekleme odalarında dağılıyorum. Artık en çok Vademecum okuyorum.
Daktilonun yanlış basılmış bir harfi gibiyim; düzeltilmemiş, daksillenmemiş, üstü çizilmemiş, yalnızca sayfanın kenarında unutulmuş bir hata. Beckett’in bekleyişi dizlerimi ağrıtıyor, Pessoa’nın heteronimleri kalabalık bir cenaze gibi geçiyor aklımdan, Marguerite Duras’nın suskunluğu dilimin altında erimeyen bir tablet. Hangisine baksam yazmak istediğim bir şeyi buluyorum. Bana ait sandığım düşüncelerin üstünde başkalarının parmak izleri beliriyor birer birer. Sonra onların üstünde de başkalarının: annelerin korkusu, babaların yasası, devletin kalın sesi, Tanrı’nın tehdidi.
Tutarlılık dayatmasından kurtulmalıyım. Hiçbir şeyin etrafında tur atmadan kendi eksenimde saat yönünün dikine dönmek istiyorum. Tutarsızlıkta özgür olmalıyım.
Beni bir çizgiye, bir karaktere, bir ahlâkî anlayışa, bir hikâyeye sabitlemek isteyen herkes içimdeki bataklığı haritaya çevirmeye çalışıyor. Ben harita olmak değil kaybolmanın kendisi olmak istiyorum, başladığı yere başka biri olarak dönen, hatta dönemeyen. Bırakın bir sabah Spinoza’nın serin geometrisine sığınıp akşamüstü Dostoyevski’nin ateşli bodrumunda kendimi kaybedeyim. Bırakın çelişeyim.
Ben artık kendime sadık kalmak değil, kendimin bütün ihanetlerine açık olmak istiyorum. Bana “Kendinle çelişme,” diyenlerin hepsi, içimdeki ormanı budayıp salona uygun bir süs bitkisi yapmak istiyor. Ben köklerimin hangi karanlığa uzandığını bile bilmiyorum. Bir sabah içimde bir iyilik meleği uyanıyor, ertesi sabah aynı yerde bir günahkâr esniyor, bir sonraki sabah ikisi aynı kahvaltı masasında birbirine tuzluğu uzatıyor. Ben de onlara servis yapıyorum. Bundan utanmak istemiyorum artık.
Eksikliğin erdeminin peşindeyim. Tamamlanmış her şeyden bir mezarlık kokusu geliyor. Ben yarım kalmayı seçiyorum. Eksiklik, içimdeki boşluğu bir geçide dönüştürüyor. Rüzgâr oradan esiyor, kuşlar oradan geçiyor, ben kendime oradan yürüyorum. Ben aralık kalmak istiyorum. Yarasının kabuğunu kanırtan, döndüren ama koparmayan sabırlı bir felaket olmak istiyorum. Aristoteles’in ölçülü aklı uzaktan el sallıyor ama ben ölçüyü de, tamamlanmayı da, o parlak bütünlük yalanını da görmezden geliyorum. Ruh varsa bende eğer sanırım doldurulmayı reddeden inatçı bir kuyu.
Bir şeyin arkasında ikinci bir anlam yoksa, gölgeler yalnızca ışığın beceriksizliği ise, rüyalar bilinçaltının çöplüğü, tesadüfler istatistiğin şakası, aşk da kimyasal bir panikse, ben bunca yıl neden dirseklerimi kanattım? En korkuncu bu işte. Bu yalınlık beni çıldırtır. Daha açıklanabilir bir biçimde delirmek isterim.
Sanırım yazıya dönmeliyim. Belki de yazıya devam etmek budur: İnanmadığın taşları üst üste koyarak kendine bir enkaz yapmak. İçinde oturmayacağını bile bile bir ev çizmek. Her kelimenin sahte olduğunu bilip yine de sahteliğin içinden sızan o küçük, hastalıklı sıcaklığa elini uzatmak. Çünkü sandalye sandalye olduğunda bile insan ona oturup ağlayabiliyor. Pencere pencere olduğunda bile dışarı bakınca içi daralabiliyor. Etinin etrafında dolaşan yorgun bir alışkanlık olsa bile insan, bazen durup kendi gölgesine acıyabiliyor. Belki trajedi yoktur ama trajedinin yokluğuna dayanamayan bir varlık vardır. Şimdilik elimde kalan tek şey bu. Bir anlam değil. Bir kurtuluş değil. Bir dayatma değil. Bir çelişki. Ama bana ait. Bırakın çelişeyim.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


