Belgin Ulutay
Adımlarına eşlik eden topuk sesleri, turnikelerin metalik şıkırtısı ve jeton otomatlarının mekanik vızıltısı nihayet vapurun üst güvertesinde kesildi. Haziran ayının tam ortasıydı ama rüzgâr, boğazın dalgalarından kışa ait sert, tuzlu bir yosun kokusu söküp getiriyordu. Karşı kıyıya her gün geçtiği halde o sabah deniz, Neva’ya rengini değiştirmiş gibi geldi. Belki de dalgalar aynıydı da, yıllardır iskelenin sabit dubalarına kilitlenen gözleri ilk kez vapurun köpüren suyuna, o beyaz kaosa bakıyordu.
Yan masadaki iki genç, kulaklıklarından sarkan aynı beyaz kabloyu aralarına bir köprü gibi germiş, telefon ekranından yüzlerine sızan mavi ışığa bakarak eşzamanlı gülümsüyorlardı. Birkaç sıra ileride bir çocuk, elindeki simidi parçalayıp havaya fırlattıkça, martılar vapurun arkasında çığlık çığlığa dikey dalışlar yapıyordu. Neva, havada yakalanan o susamlı hamur parçasına baktı. Simidin bir bilinci olsaydı, o çığlıkların ortasında yok olurken canının yandığını mı hissederdi, yoksa bir kuşun kursağında tamamlanmanın huzurunu mu?
Güvertedeki neredeyse tüm başlar öne eğikti; parmaklar cam yüzeylerde yukarı aşağı kayıyor, herkes görünmez bir ekrandan sızan o soğuk, pürüzsüz ışıltıyla hipnotize oluyordu.
Çantasından büfeden aldığı küçük pet şişeyi çıkardı. Kapağı hafifçe çevirdi, plastik halkanın diş kırılma sesi rüzgârın uğultusuna karıştı. Şişeyi dudaklarına doğru kaldırırken, elinin ayasındaki plastiğin sıcaklığı parmak uçlarını tuhaf bir hisle ürpertti. Durdu. Boğazı bir çöl gibi kuruydu, yutkunurken canı acıyordu ama içindeki bir şey, kolundaki kasların kasılmasını dahi durdurmuştu. Basit bir yudum. Birkaç damla suyun boğazından aşağı akması fikri, aniden ona bir başkasının emri gibi geldi. Elini yavaşça geri çekip şişeyi masanın üzerine, rüzgârın deviremediği o sabit ahşap çatlağın üzerine bıraktı.
Tam o sırada, karşı kıyıda yükselen antrasit gökdelenlerin cam cephesini kaplayan devasa dijital pano parladı: GELECEĞİNİ ŞİMDİ SEÇ. Altında, dişleri kusursuz bir beyazlıkla parıldayan, filtreli üç insan yüzü, aşağıdaki gri insan seline bakarak gülümsüyordu. Neva gözlerini panodan kaçırdı ama kelimeler çoktan kulak zarına çarpmıştı. Son zamanlarda sokaklar, metrolar, hatta kahve bardaklarının üzerindeki karton kollar bile hep aynı ritimle zonkluyordu: Seç, tarzını belirle, kahveni kişiselleştir, kendi hikâyenin kahramanı ol.
Vapur, iskelenin kalın kauçuk lastiklerine gürültüyle çarptı. Hoparlörden yükselen o cızırtılı, insansız ses yolcuları inişe çağırdı. Daha demir kapak açılmadan, merdiven önünde biriken kalabalık, suyun üzerinde ilerleyen koca bir deniz anası gibi dalgalandı, sıkıştı, tek bir gövdeye dönüştü. Neva yerinden kalkmadı. İlk kez, saat dokuzdaki kart basma zorunluluğundan daha büyük, daha ağır bir sızı hissetti göğsünde.
“İnmeyecek misiniz Neva Hanım?”
Başını kaldırdı. Aynı plazanın on dördüncü katında, benzer bir masada, benzer dosyalara bakan o tanıdık, silik yüzlerden biriydi. Yakasındaki plastik kart kordonda sallanıyordu.
“İneceğim,” dedi Neva, sesi kendi kulağına bile yabancı geldi. “Birazdan.”
Adam, kapaktaki zincirlerin şakırtısıyla birlikte kendini o insan şelalesine bıraktı ve gözden kayboldu. Neva, vapurun boşalan güvertesinde, çay ocağının tezgâhını nemli bir bezle silen çaycının solgun ve mekanik hareketlerini izledikten sonra, en son bastı iskele tahtasına.
Şehir, onu turnikelerle, sarı çizgilerle, tek yön oklarıyla ve bariyerlerle kurulmuş şefkatli bir labirent gibi karşıladı. Nereden yürüyeceği, hangi turnikeden geçeceği, adımlarının hızı bile zemin döşemelerindeki taşların rengiyle belirlenmişti. Turnikelerin önünde durdu. Önünden yüzlerce insan akıyordu; karekodlar okutuluyor, yeşil ışıklar yanıyor, metal kollar tıkır tıkır dönüyordu. Kimse durmuyordu. Sanki koca bir sarkaç bütün şehri aynı ritimde sağa sola savuruyor, herkes bu salınımın içinde kendi iradesiyle gitmek istedikleri yerlere gittiğini sanıyordu. Oysa Neva, sarkacın tam yön değiştirmeden önce, o en tepede uğradığı, zamansız o noktayı düşündü. Ne sağ ne sol. Ne ileri ne geri. Neredeyse görünmeyecek kadar kısa süren o mutlak duraksama… Belki de bütün özgürlük, o salınım arasındaki o boşlukta saklıydı.
Turnikelere kartını basmak yerine, sırtını o kalabalığa dönüp sahile, deniz fenerinin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Arkasından bir görevli ısrarla dönmesi için koşar adım yaklaşarak uyarıyordu. Önemsemedi. Telefonunu çıkardı, harita uygulamasını açtı. Ekrandaki mavi nokta titriyor, kalın çizgilerle en hızlı, en az efor gerektiren yolu gösteriyordu. Telefonun güç tuşuna bastı, ekranı kararttı. Yapay zekanın onun için elediği, “en çok tercih edilen” o caddeleri değil, şehrin unutturmak istediği, plansız, eğri büğrü arka sokakları istiyordu.
Ihlamur ağaçlarının o ağır, büyüleyen kokusuyla gölgelenmiş dar bir yokuşa saptı. Köşede, ahşap çerçeveli vitrininde sadece tek bir kelime yazan o eski dükkanın önünde durdu: KİTAPÇI. Vitrindeki kitapların kapakları geometrik bir düzenle dizilmişti. Üzerlerinde küçük, şık sarı yapışkanlar vardı: Size Özel Öneriler, En Çok Satanlar, Bu Ayın Tercihi.
Neva, camdaki kendi solgun yansımasına baktı. Vitrindeki kitap etiketleri, yansımasındaki alnının tam üzerine denk geliyordu. Sistem artık arkasından kırbaçla koşan bir gardiyan değildi; aksine, onun konforunu düşünen, önüne yumuşak minderler seren, onun adına en iyi seçenekleri eleyen şefkatli bir dadı gibiydi. Tıpkı Calipso’nun Odysseus’u adasında tutmak için sunduğu o kusursuz, pürüzsüz ölümsüzlük vaadi gibi bir şefkatle sarmalanmıştı etrafı. İnsan, sırtına kırbaç vurana isyan edebilirdi ama onun konforu için her şeyi düşünen o kadife eldivene nasıl karşı koyacaktı?
Yürümeye devam ederken ayak tabanlarında tuhaf bir direnç hissetti. Havada yazılı olmayan ama betonun gözeneklerine sinmiş bazı kelimeler vardı: İsraf. Normal. Mantıklı. Bu kelimeler vitrin camlarında, dükkân isimlerinde, yürüyen insanların omuzlarındaki çanta askılarında yaşıyordu. Eğer attığı her adım, daha önce sistem tarafından kurulmuş bir cümlenin zorunlu öznesiyse, bu sokaklarda ne kadar yürürse yürüsün sadece kafesin boyutunu genişletmiş olmuyor muydu?
Cebindeki telefon yeniden titredi. Ekranda yöneticisinin ismi belirdi. Derin bir nefes alarak yeşil tuşu kaydırdı.
“Neva? Toplantı odasındayız, projeksiyonu açtık, nerede kaldın?”
“Geliyorum,” dedi Neva. Sesindeki netlik ve pürüzsüz ton kendi gırtlağından çıkmamış gibiydi.
“Tamam, sunum sırasını öne alıyorum o halde, acele et.”
Telefon kapandı. Neva siyah ekrandaki parmak izine baktı. Garip olan, yalan söylemiş gibi hissetmemesiydi. Çünkü telefonu açtığı anda zihni, tüm geçmiş alışkanlıkları ona gerçekten oraya, o plazaya gideceğini fısıldıyordu. Fakat ayakları… Ayakları çoktan başka bir kararın ritmine teslim olmuş, onu sokağın yukarısına, eski ahşap evlerin olduğu tarafa doğru taşımaya başlamıştı. İnsan bazen kararlarını verirken bile, bedeninin çoktan o kararı infaz ettiğini sonradan fark ediyordu.
Öğlene doğru, ahşap masaları yola taşmış, duvarları sarmaşıklarla kaplı eski bir kafenin köşesine oturdu. Genç, bıkkın bir garson masaya yaklaşıp önüne deri kaplı, kalın bir menü bıraktı. Otuz çeşit kahve, dereceleri, süt alternatifleri, şuruplar… Neva menünün sayfalarını çevirirken harflerin arasında boğulduğunu hissetti.
“Yalnızca bir bardak su alayım,” dedi.
Garson, sanki büyük bir hakarete uğramış gibi kaşlarını kaldırıp menüyü hızla çekti ve uzaklaştı. Neva masada yalnız kaldığında, sabah vapurda bıraktığı o pet şişeyi düşündü. Bir şeyi ikinci kez ve aynı şekilde reddettiğinde, bu hâlâ özgür bir seçim sayılır mıydı? Yoksa ilk reddedişin yarattığı o görünmez kaçınılmazlık zincirinin, o tepki okyanusunun bir parçası mıydı artık?
Bir süre sonra garson masaya ince, cam bir şişe ve kristal bir bardak bıraktı.
Dokunmadı.
Sokaktan insanlar geçiyor, siparişler hararetle veriliyor, garsonlar boşları topluyordu. Yan masadaki kadın, telefonun mikrofonuna doğru, “Benim suçum değil, kaynak güvenilirdi ben de onayladım,” diyordu savunmacı bir sesle. Karşı köşedeki adam ise önündeki makarnanın fotoğrafını farklı açılardan çekmeden çatalı eline almıyordu.
Neva cam şişenin gümüş kapağına baktı. Susuzluğu ile sağ eli arasına o görünmez, kalın duvar yeniden örülmüştü. Ya o eli bardağa götürecek olan dürtü kendi iradesi değil de, milyonlarca yıllık biyolojik bir hafızanın, hayatta kalma kodlarının otonom bir tekrarıysa?
Birden anneannesini hatırladı. Hayatının son yıllarında, hiçbir kıtlığın, hiçbir yokluğun olmadığı o huzurlu Üsküdar evinde, yatağının altındaki kadife çekmecelerde kurumuş ekmek kabukları saklardı. Çocukken annesiyle birlikte buna güler, yaşlılığın getirdiği bir akıl karışıklığı olarak görürlerdi. Şimdi ise masadaki suya bakarken, boğazında o eski ekmeklerin kuruluğunu hissetti. Belki de insan sadece kendi hayatını yaşamıyordu. Çoktan toprak olmuş insanların korkuları, yaşanmamış hayatların hayaletleri de onun bedeninde nefes almaya devam ediyordu. Eğer epigenetik hafıza haklıysa, şu an bu suyu içme arzusu gerçekten Neva’ya mı aitti, yoksa onun DNA zincirinde hâlâ hayatta kalmaya çalışan atasının feryadı mıydı?
Garson hesabı masaya bırakıp bardağa hiç dokunulmadığını gördüğünde ters bir bakış fırlattı. Neva cüzdanından parayı çıkarırken midesinin tam altında hafif, ekşi bir bulantı hissetti. Bu, yalnızca suyu ziyan ettiği için duyulan sıradan bir israf suçluluğu değildi. Hücrelerine sinmiş tüm o çocukluk cümleleri masanın etrafına doluşmuştu: Nimet bırakılmaz. Mantıklı davran. Düzgün davran. Bir bardak suyun durgun yüzeyine ne kadar çok insanın sesi, ne kadar çok kural sığıyordu.
Telefonu çantasının derinliklerinde ardı ardına titredi, arama sesleri sokağın gürültüsüne karıştı. Yandaki düğmeye basıp onu tamamen karanlığa gömdü. Ayağa kalktı. Ama o midesindeki bulantı geçmedi. Sıraya koyamadığı düşüncelerle, ne yapacağını bilememenin getirdiği o eylemsizlik felciyle sokakta öylece kalakaldı.
Gece yarısına doğru eve döndüğünde, salonun karanlığı onu şefkatle karşıladı. Çantasını masanın üzerine bıraktı. Fermuarı açtığında, sabah vapurdan aldığı, kapağı kırık ama hiç dokunulmamış o pet şişeyi gördü. Vapurda unutmamıştı. Bütün gün, şehrin tüm plazalarında, sokaklarında bu şişeyi etten kemikten bir düşünce gibi yanında taşımıştı.
Şişeyi eline aldı. Mutfağın penceresine doğru yürüdü. Dışarıda İstanbul; milyonlarca neon ışığı, otoyollarda akan kırmızı-beyaz far nehirleri ve dijital billboardlarıyla devasa bir şölen gibiydi. Şişenin kapağını tamamen açtı. Suyu dudaklarına doğru yaklaştırdı.
Tam o anda; içmekle içmemek, o plazaya dönmekle sokakta kaybolmak, sisteme teslim olmakla mutlak sessizliği seçmek arasındaki o milimetrik sıfır noktasında durdu.
Sadece durdu.
II tempo sospeso.
Ve anladı ki, mesele ne suyun tadıydı ne de seçtiği şıklar. Mesele, insanın kendi iradesi ile dünyadan içine sızan binlerce görünmez ses arasındaki o ince, neredeyse seçilemeyen çizgide, sadece kendine ait tek bir saniyeyi arama gayretiydi.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


