Sibel Kırcadere Uslu
Olabilir miydi?
Olabilirdi!
Manav Hamdi Bey, tezgahını açıp, iki üç tabure çıkardı kaldırıma. Komşusu Bakkal Emin Efendi de süpürmeyi yeni bitirmiş, gelip taburelerden birine oturmuştu.
“Kahven var mı? Hamdi?”
“Olmaz mı Emin amca, sen dinlenirken köpürtürüm kahveyi hemen,”
Köpüklü kahveler, yanında Reyhan şerbetiyle içilirken, sohbette koyulaşmıştı.
“Artık herkes şu büyük binadan alıyor her şeyini” dedi Bakkal eliyle mavi cam kubbesi olan piramit şeklindeki binayı işaret ediyordu.
“Alışveriş merkezi açılınca benim işlerim de azaldı” diye itiraf etti Manav Hamdi.
“Neyse ki müdavimlerimiz var, sağ olsunlar,” Bakkal Emin Efendi gülümsedi ama dudakları bir türlü genişleyemeden, yine hüzün çöktü yüzüne.
O sırada Füsun, her gün olduğu gibi bakkala gelmiş, bir ekmek ve bir gazete sormuştu.
“Funda sabahları kalkamıyor bir türlü. Biraz tuhaf geliyordur size ama o yüzden bu saatte alıyorum gazeteyi” dedi hafifçe kızaran yüzünü gizlemek için başını eğip.
Bakkal Emin Efendi zaten ayırırdı onun gazetesini.
Füsun, koltuğunu altına sıkıştırdığı gazetesi, boşta kalan eliyle evinin kapısını açtı. İçeri girer girmez üst kata doğru seslendi.
“Funda de ben geldim. İnanamayacaksın. Yine o adam beni takip etti mahalleye kadar.”
Ceketini öylesine merdiven trabzanına koydu, ekmeği mutfak tezgahına bıraktı.
“Neyse ki hemen bakkala girdim. Peşimi bıraktı.”
Kahve makinesini çalıştırdı. Filtre kağıdını parmağının ucuyla tutarak çöpe attı.
“Sanki en nefret ettiğim şeyin bu olduğunu bilmiyorsun Funda…” kısık sesle söylendi.
En sevdiği kupasını alıp, gazeteyi açtı.
“Funda!” diye seslendi oturduğu yerden. Ayaklarını pufa uzattı.
“Hâlâ uyumuyorsun değil mi? Diyorum ki acaba polise mi gitmem gerekiyor, aylardır bu adamı her yerde görüyorum. Hepsi tesadüf olamaz değil mi?”
Gazete manşetlerine göz gezdirdi.
AVM’ler küçük esnafı öldürüyor!
Altın yükselmeye devam ediyor!
“Bir de göz göze geldiğimizde bana o tuhaf bakışına ne demezsin. Çok rahatsız edici, korkutucu hatta.”
Füsun ayağa kalktı.
“Funda?” Artık telaşlanmaya başlamıştı.
Yavaş adımlarlar merdivenlere doğru ilerlediği sırada kapı çaldı.
Kısa bir an önce ne yapması gerektiğine dair düşündü. Önce Funda’yı kontrol etmeliydi? Kapıya yöneldi ve açtı. Olduğu yerde donup kaldı. Nefes dahi alamıyordu. Karşısında aylardır onu takip eden adam vardı. Ağzından “Funda polisi ara” diye cılız bir ses çıktı.
Kapıdaki genç adam, Füsun’un kolunu tutmak için hamle yapınca Füsun korkuyla geriye sıçradı. Ve o an içindeki düğüm de çözüldü. Çığlık atmaya başladı.
“Funda! Polisi ara! Funda!!!”
Genç adam hemen geri çekildi ve başını öne eğdi.
“Abla…” dedi belli belirsiz. “Beni artık görmezden gelme.”
Füsun sustu. Adama dair her şey korkunç geliyordu. Onu bıçaklayabilir, gaz püskürtüp evine zorla girip hırsızlık yapabilir, ya da organlarını çalmak için onu beyaz bir kamyonete bindirebilirdi. Ama ‘abla’ diyemezdi! Genç adamın bakışları, duruşu hatta sesi bile tüylerini diken dikenediyordu.
Hemen kaçmaya çalışmalıydı, Funda’nın odasına koşup kapıyı kilitleyip polisi aramalıydı. Funda hala uyuyor muydu? Hasta mıydı?
Genç adam ona ‘abla ‘ demişti. O kimsenin ablası olamazdı. O’nun sadece Funda’sı vardı. Üniversite arkadaşı.
Genç adam çığlığın kesilmesinden cesaret ederek devam etti.
“Abla seni çok özledim. Yanında olmama izin ver, bırak yanında olayım. Aylardır kaçıyorsun benden, doktoruna gitmiyorsun. Senin için çok endişeleniyorum…”
Genç adamın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Füsun adama baktı. İçinde nerden geldiğini anlamadığı bir asit denizi köpürmeye başlamıştı. Köpürdü, köpürdü, boğazına ilerledi ve ağzında bir çığlık olarak çıktı. Az önceki kadın çığlığı gibi değildi ses. Yaralı vahşi bir hayvan sesi gibiydi. Genç adam Füsun’a sarıldı.
“Çok üzgünüm abla, bunları yaşadığın için çok üzgünüm. Kızını kaybettiğin için çok üzgünüm…”
Füsun adamın kollarında sıyrıldı.
“Ne dediğini anlamıyorum. Benim hiç kızım yok. Hiç olmadı. Evlenmedim bile. Yıllardır üniversiteden beri, arkadaşım Funda ile bu evde yaşıyorum.”
“Funda abla mezun olunca Almanya’ya taşındı. Hiç geri dönmedi…”
Füsun üst kata yöneldi. Merdivenler adete uzay boşluğunda asılı duruyorlardı. Füsun’un ayakları ise beceriksizce onları yakalamaya çalışıyordu. Funda’ya sarılmak istiyordu. Genç adam da onu takip etti.
“ Funda! Funda. Funda…”
Yatak odasının yanındaki odaya girdi. Pembe karyola, tavandan sarkan tulle örtülü cam kenarına yerleştirilmişti. Yatağın üstünde pembe, uzun kuyruklu bir kedi oyuncağıvardı. Sanki yatağı koruyordu. Füsun, olduğu yere çöktü. Gözleri yatağın yanındaki başka bir kapıdaydı. Başını kaldırıp Ali’ye baktı. Zihnine Ali ile ilgili hatıralar doluyordu. Sahip olduğu tek kardeşine. Ali ile aralarında sadece iki yaş vardı.Arkadaş gibi büyümüşler ve birbirlerinin en sıkı sırdaşı olmuşlardı. Ali’nin varlığı Füsun’a şu an sadece acı veriyordu. Ayağa kalktı. O kapıyı açması gerektiğini biliyordu. Ayaklarını neredeyse sürüyerek ilerledi. Kapı bir giyinme odasına açılıyordu. Sekiz yaş kız çocuğuna ait ne varsa onlarla dolu olan dolaplar, çekmeceler vardı. Askıların altındaki kalan bir yere çöktü Füsun. Karanlık bir yerden gelen bambaşka anılar hücum ediyordu zihnine şimdi. Göz yaşları sakince, ardı ardına akıyordu. Başını kaldırıp, kardeşi Ali’ye baktı.
“Burada, burada öldürdü kuzumu Ali…”
Kendi sesini duyunca şaşırdı Füsun. Sesinin çıkıyor olmasına…
“ Yetişemedim… Elindeki bardağı ‘Hard Rock’ kafeden almıştık… Kuzum buraya sığınmış, babasının elinden kurtulmaya çalışmış. Makyaj yapıyordum, İstanbul’a gidecektik. Yetişemedim…”
Ali ablasına sarıldı. Füsun, çekmeceyi açıp bir gazete çıkardı.Ali’ye uzattı.
Ali zaten bildiği eski bir haber manşetine hızla göz gezdirdi.
“Cinnet geçiren baba, katliam yaptı. Sekiz yaşında kız çocuğu hayatını kaybetti.”
Ertesi sabah, erken saatlerde Ali, ablası ile kol kolayürüyorlardı.
Manav Hamdi, tezgahını düzenliyordu, başını kaldırdı,
“İyi misiniz Ali?” diye sordu.
“İyiyiz Hamdi, artık iyiyiz.”
Hamdi gülümsedi. Artık iyi olacaklardı. Kaldırımı yıkamaya başladı. Plastik üç adet beyaz tabureyi yan yana koydu. Saatine baktı, bakkal Emin Efendi’nin çoktan gelmiş olması gerekiyordu. Kendine köpüklü bir kahve yaptı. Saatine tekrar baktı. Telefonunu cebinden çıkarıp, Emin Efendi’yi aradı.
“Alo?”
Telefona bir kadın cevap vermişti.
“Emin Efendi’yi merak etmiştim. Ben Hamdi, manav.”
Telefondaki kadının bir kaç saniye sessiz kaldı.
“Bakkal Emin Efendi, kalp krizi geçirmiş dün gece.”
“Nasıl yani?” Hamdi yavaşça oturduğu yerden kalkmış, bakkala doğru bakıyordu. Sanki Emin Efendi içerde bir yerdeymiş gibi.
“Çok borcu varmış, dertleniyormuş, bir de müşterileri de azalınca…”
Hamdi ne diyeceğini bilemedi. Telefonu hiç bir şey söylemeden kapadı.

Sibel Kırcadere Uslu
Bursa’da doğdu. İlk, orta, lise ve üniversiteyi Bursa’da okudu. Bursa’da yaşıyor. Zehra Su ve Zeynep Ada’nın annesi. Kehanetteki Çocuk Suzan Orto ve Fırtınadaki Çocuk Suzan Orto serisinin yazarı.


