Emel Altuntaş
Hep söylendiği gibi zıtlıklar birbirini var eder, anlaşılır kılar. Siyahın beyaza, acının tatlıya, nefretin sevgiye kattığı anlaşılırlık ortadadır. Baş kaldırmak mı, boyun eğmek mi? Mevcut düzeni sorgulamak mı, korumak mı? Değişimin kaçınılmaz olduğunu bilerek söyleyebiliriz ki sorgulamaktan vazgeçilemez. İnsan, kendi düzenini ve güvenini de sağlamak zorundadır. Durmayı, kurallar koymayı ve onlara uymayı da bilmelidir. O halde; itaat ve isyan, çift yumurta ikizi gibi genellikle birbirine benzemese de birbirini tamamlayan ayrılmaz ikilidir.
İnsanın varoluş hikayesini betimleyen, mürekkebi farklı iki kalemdir; başkaldırmak ve boyun eğmek. Biri kurallar koyarak düzeni korur, güvenli alan yaratır, diğeri o birinin koyduğu düzeni sorgular ve daha fazla özgürlük ister.
İnsan korkar; karmaşadan, savaştan, tekinsiz ortamlardan kaçmak ve güvenli bir limana sığınmak ister. Bunun için özgürlük kontenjanından feragat edecektir. Boyun eğmek ya da itaat etmek, kurulan düzenin ve güvenli alanın varlığını devam ettirmesi için onun bir parçası olan topluluğun ödemesi gereken bedeldir. Bu bedel ödenir çünkü insan, doğası gereği o topluluğun bir parçası olmak ister. Aidiyet duygusu güven verir, hatta çoğu insan için tehlike anında reaksiyona geçmeyi sağlayan itici güçtür de. Vatan için savaşmak, o vatanın evladı olmanın bir sorumluluğudur.
İsyan; yakıp yıkmak, ortalığı birbirine katmak gibi bir şey değildir. Sorgulamak, değişimi arzulamak, yepyeni anlamlar peşinde koşmaktır. Bireyin hür düşüncesinin cilası ve aynı zamanda da belasıdır. Çoğunluk, mevcut güvenli düzenin bozulmasını istemez ya da bu şekilde yaşamaya alışmışken birkaç çatlak sesin onu sorgulamasından rahatsızlık duyabilir. Gerçekten neyi neden istediğini ve mücadelesini anlatana kadar, isyan eden birey, toplum dışına itilebilir hatta hukuki birtakım çerçeveler çizilerek cezalandırıla da bilir.
Tek başına, tek beden içinde bile insan, hem isyanı hem de itaati barındırır. Kendi ile çelişir, kendi ile savaşır. Sonunda uzlaşsa da bu uzun sürmez. Anlam arayışı içinde olan birey, kendi kendine yaptığı sözleşmeleri çarçabuk feshedebilir.
Değişmek, genişlemek, özgürleşmek zorundadır. Yerinde sayamaz çünkü zaman, akıp gitmekte ve bu hayatın hakkını vererek yaşamak gerekmektedir. İşte bu noktada, kişi önce kendi içindeki dengeyi sağlamalıdır. Böylesi bireylerin oluşturduğu toplumlar; bu, birbirinin zıttı gibi görünen düşünce biçimi ile davranış geliştirdiğinde daha dengeli, gelişime açık ve özgürlükçü olacaklardır. İnadına isyan etmeyip karmaşanın olmamasını sağlayacaklar, inadına itaat etmeyerek tiranlığın önüne geçeceklerdir.
Sartre’a göre insan, özgürlüğe mahkûmdur. İtaat etmek, kötü niyetli bir davranıştır ve bireyin kendi özgürlüğünün sorumluluğunu üstlenmekten kaçışıdır. İtaat, tam bir teslimiyet ve boyun eğme olarak tanımlanır ve bu şekilde uygulanırsa sadece kötü niyetli bir davranış olmaktan çıkar, toplumsal intihara kadar uzanır. Düşünce ve söylemler sorgulanır. Eleştiri reddedilir. Kanun koyucunun adaleti tesis etmek şöyle dursun, toplumu ezen, düşünceyi kısıtlayan ve cezalarla parmak sallayan tutumu, en azından toplumun bir kesiminde, Gandhi’nin sivil itaatsizlik söylemini ortaya çıkarabilir. Onlar, fiziksel şiddet kullanmazlar. Bilerek ve isteyerek, sessizce kuralları reddeder ve uymazlar. Bütün bunları toplumun gözü önünde yaparak, sistemin çarpık taraflarına dikkat çekerler. Çoğunluğun refahını sağlamak yerine az bir yandaşın istekleri önceleyen kanunların ve bürokrasinin kabuğu giderek sertleşir. Sertleşmiş bu kabuğu ne kırabilir? İtaatin kapladığı alan genişledikçe düşünce susar, özgürlük kısırlaşır ve isyan ona nispetle daha büyük olacaktır.
Özetle bu iki kavram, birbirini takip ederek toplumda vücut bulur. Camus’ya göre, bireyin diğerleri ile arasına sınır koyması bir isyandır. İsyan, sadece isyan eden bireyi değil, bütün toplumu hatta insanlığı ilgilendirir. Onun adına da gerçekleşir. Bir bakıma varoluş çabası içindeki insanın yansımalarındandır isyan. Kendi alanını temiz tutma çabası, düşünme, susma, kendi içine çekilme biçimidir de. Arayış içindeki birey, önce sınırlarını belirlemek ve dış dünyaya bunu göstermek zorundadır.
Birey, hem bir topluma ait olmak hem de bu toplum içinde güven duygusuyla yaşamak ister. Burada çoğalır, iş tutar. Bunun karşılığında toplumsal değerlere ve onu yönetenlere bağlılığını, görünür görünmez kurallara itaat ederek gösterir. Yoksa oraya ait olamadığı gibi tamamen dışlanacak ve suçlanacaktır da.
John Locke ve Rousseau bireyler ile yönetenler arasında bir toplumsal sözleşme olduğunu söylemiştir. Locke’un toplum sözleşmesi kuramı, bireylerin; yaşam, özgürlük, mülkiyet haklarını güvenle korumak için rızaya dayalı anayasal bir devlet kurmalarını temel alır. Burada devlet; bu sözleşmeyi ihlal edip, halkın temel haklarını gasp ederek tiranlaşırsa, isyan, kaçınılmaz bir haktır.
Sistemli bir şekilde, eğitim sistemi yıpratılıp bilimsel düşünceden uzaklaşarak, birtakım dogmalarla nesiller yetiştirilirse toplumun kendi içinde katmanlaşma ve kutuplaşmalar oluşacaktır. Birbiri ile taban tabana zıt, inanç ve düşüncede olan bu gruplar, en ufak bir çatışma ortamını fırsat bilip kargaşa yaratabilirler. Toplumu oluşturan bireyler, kendilerine bunu yapan otoriteye değil, birbirlerine isyan edip büyük resmi göremeyeceklerdir. Siyaset, ikiyüzlü tutumu ile illüzyonuna devam edecektir. Doğruluğu, tartışmasız kabul edilen bu inanç esasları ve öğretiler, sorgulanamaz. Arzu edilen sistem her neyse, onun temellerinin harcında muhakkak kullanılır.
İtaat ve isyan; terazinin iki kefesinde, dengede durmak zorundadır. Aidiyet duygusunu perçinleyecek, sistemin işleyişini; insanı ve bilimi önceleyerek sürekli güncelleyecek bir itaat ile içine düştüğü bu sistemi sorgulayan ve söz hakkı olan isyanın birlikteliği, toplumu büyüterek ileri taşıyacaktır.
Kafka’nın Dava’sında işaret ettiği gibi bürokrasi çıkmazında kaybolmamalıdır birey. Otorite kimdir? Tam teslimiyet varoluş sorunu yaratmaz mı? Hayat, birilerinin çizdiği yolu yürümek, koyduğu kurallara sorgusuzca uymak mıdır? Bu akışta değişmeyen bir şey var mıdır? Her şey değişir, asla az öncekinin aynı değildir. O halde her şey sorgulanabilir.
Tiranların kurduğu sistem, uzun ömürlü olamaz. Bu sistemde bireysel özgürlükler yitirilmiş, sorumluluk hissi kaybolmuştur. İnsanlık büyük bir tehlike altına girer. Suçun kendisi, artışı, kanıksanır, kabul görür. Birey aslında bunun bir parçasıdır fakat kendini temiz sanır. Bir kesim de sürekli eleştiri ve isyanla kaosu tetikleyebilir.
Tablo hiç iç açıcı değildir. Bir yanda sorumluluklarını yitirmiş, insanlık suçlarına kulaklarını tıkamış çürümekte olanlar diğer tarafta ise aidiyet duygusunu kaybetmiş toplumsal birliği tehdit eden isyancılar vardır.
Bilimsel eğitim ve inançlara saygı mesafesi iyidir. Birey sadece içinde bulunduğu toplum için değil, diğerleri için de aynı yüce gönüllülüğü gösterebilmelidir. Demokrasi adı altında bütün yetkisini, özgürlüğünü, insanca yaşama hakkını, tek taraflı fayda gözeten otoriteye teslim etmemelidir. Sonuçta, boyun eğdiren de başkaldırtan da otoritenin kendisi değil midir? O halde, sorgulayalım.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

