Emel Altuntaş
Selimciğim bugünlerde canım daralıyor, değişmişmişim güya. Gözlerim açıldı desek daha doğru olur.
Çevremde, benden hoşnut olan insan sayısı giderek azaldı ya da tek tek kayboluyorlar. Sıkıldılar belki de benden. Sen de sıkılmadın değil mi? Gözlerini kaçırıyorsun. Biliyorum senin tabiatın böyle ama biraz sabredemez misin? Dinle bak; pamuk prenses olmayı kim istemez? Öyle uyumlu, tatlı, güzel, en önemlisi de çaresiz, zayıf hatta aptal. Sayısı önemli değil ama bir sürü cüceyi idare edebilen, onlara bakıp besleyen, üstüne de itaat eden bir pambık prensesi kim sevmez. Ben sevemedim, bazı, birkaç ya da daha fazlası gibi. Hatta bonus olarak, köfte dudaklı, yarma gibi bir prens verdiler ki tek kusuru önüne geleni öpüp uyandırmakmış, içime sinmedi, reddettim. Aslında bu reddediş özel bir yeteneğim olduğundan falan da değil. Birinin; okumayı ertelediği, anlaşılmayacak kadar karışık hatta saçma bulduğu, özet olarak cüceler tarafından vasat ve sevimsiz görünen o kitabı, elime aldıktan sonra oldu bütün bunlar. Bu kitabı iyi bildiğinden eminim. Sen de oradaydın çünkü. Altı patları nasıl da çeviriyordun tek parmağınla. Pamuk prenses olamazsan, cüceler diyarındaki hayata yarım yamalak tutunursun ya da tutunamazsın. Üstelik parmaklarını uzatarak işaret ederler senin gibileri, tutunamayanlar derler. Hatırladın mı Selimciğim?
Yüz seksen derecegilleri tanıyor musun? Onları benim gibi görebiliyor musun? Her yerdeler. Yanlış anlama, konuyu çarpıtmaya çalışmıyorum. Thales’in, Pisagor’un canına rahmet, saygı duyarım fakat beni Descartes’e sor. Kafatasımın içindekinin, beni nasıl yerden yere vurduğunu, uçurduğunu, o anlayıp anlatabilir. Bu sorgulama uğultusu, uyanışların en belalısına götürüyor beni. Öyle kaşlarının altından bakma bana, bir boş ver artık der gibi. Senin bu tatminsiz öğrenme aşkına ne demeli, sahi, onun hiç suçu yok mu? Avaz avaz ağlayan şımarık bir çocuk gibi tepinerek, hedef şaşırtıyorsun hep. Nerede görsen tanırsın yüz seksen derecegilleri. Şak diye gösterirsin gözlerinle, gizli gizli, pis bir şeyi ima eder gibi. Yüzlerinin yarısı otur paşam nereye böyle der, diğer yarısı hastir çeker. Her neyse, konunun üçgenin iç açılarıyla hiç ilgisi yok Selim. Yazarak anlatmak daha kolay olacak diye düşündüm ama kaldık burada böyle, beyaz tahta, mavi kalem ve ben. Dışarıda yağmur var ve yazı tahtası şeffaf, bak sokağa sızıyorum içinden, yağ gibi kayıyorum. İnsanlar kaçışıyor. Mavi mavi yağıyor yağmur. Elindeki kalemi sallayarak işaret ediyor biri köşeden.
“Yağmurda yürümeyi seversin sen,” diyor bana. “Bizimle gel.”
Yanındaki çelimsiz, dirseğiyle dürtüyor onu. O sensin Selim. Beni etrafında görmeyi hem çok istersin hem de yüzünü buruşturursun. Korkaksın sen Selim. Benden korkan bir korkak.
“Oğuz abi bırak bunu gidelim yolumuza, vaktimiz kısıtlı,” derken, nasıl da mızmızlanıyorsun.
Kim kimi takip ediyor? Sen mi beni, ben mi seni? Peşimi bırakmayacağını o kitabın satırlarına daldığımda anlamıştım zaten. Sorun değil, renk vermeyeceğim, meraklanma. Tamam, geleceğim sizinle, evet gelmeyi çok istiyorum fakat bazen sabah sekizde, bazen akşam yedide otobüsüm var, yıllarca sürecek bir yolculuğa çıkacağım. Defalarca indi bindi yapacağım. Tam gözüm dalacakken otobüsün bütün ışıkları yanacak, şoförün tercih ettiği şarkılarla kirleneceğim. Başım tutacak, boynum tutulacak, koltuk zangırdayacak, kim bilir kaç yüzyıl bu hep tekrarlanacak. Şu kadar saat, bu kadar yıl gibi geleceğinden ben yüzyılları hesaplayamayacağım. Şehirler değişecek, viyadükler uğuldayacak, kara saplanacağım, bazen sis inecek yoluma, kurtlar uluyacak, sofralar kurulacak, bebek ağlayacak. Sizinle de geleceğim çünkü yağmurda yürümeyi severim. Döneriz değil mi Oğuz abi, o saate? Ben de Oğuz abi diyebilir miyim sana? Ben daha yeni sökmüştüm ABC’yi, senin için öldü dediler. Anlamadım önce, belki de inanmak istemedim ya da senin sen olduğunu fark edemedim uyanana kadar.
“Hadi ama Oğuz abi, daha yola koyulmadan dönüşünü düşünüyor, kadın kafası işte. İliklerimize kadar ıslandık. Ezber yapacağım, hatasız oynamam, zatürre olmamam lazım. Çekmeceden paslanmış altı patları çıkarıp senin mürekkebinle bir güzel yağlamam, hikâyenin başlaması için kafama sıkmam lazım.”
“Selim sus, hep aynı oyunculuk değil mi? Tepinmeyi unutuyorsun ama.”
Oğuz abi, kalemin mürekkebini ayarlarken şöyle düşünmüş olmalıydı;
Bir harf, sözcüğün anlamını, ahengini değiştirir. İntihalin ihtimalini bir harf ortadan kaldırır. Tekrarları bozar. Öpücüğünün tadı acıdır. İyi bir yaşam vaat etmez. Bulana bulana köpüren hayatın ortasında oluşan kusmuğu; kanun hükmünde kararnameler, yasal diğer bazı düzenlemeler, azcık da ona buna rüşvet vermeler engelleyemez. Olduğu yerden çıkıverir o. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Derin uyku bitmiştir. O kusmuğun bir parçası olduğumu bile bile bana, Günseli diye seslenişleri belki bu yüzden canımı sıkıyor.
“İtiraz ediyorum sayın yargıç. Benim başka bir adım var, şu an hatırlayamasam da bir ara söyleyeceğim.” Bak satırlar giderek daralıyor, mürekkep kararıyor. Masalcının okuduğu o şeyi duyuyor musun Selim? Sanırım senden bahsediyor. Çelimsiz ve tatminsiz adam, önden önden yürüdü ve tanıdık gelen paragrafın köşesindeki çok daha tanıdık gelen cümle kapısını işaret etti. İçeri girdiler ama o yukarı çıkmadı, en alt satırın sonuna nokta gibi yapıştı. Hatırladın değil mi, bir korkak gibi alık alık bakıp ben burada, dışarıda bekleyeceğim demiştin. Utanmadan sigara istemiştin Oğuz abiden.
Kâğıt oynuyorlardı yukarıda ve hile yapıyordu sayın beyefendimiz dedikleri. Karartma vardı dışarıda hatta içerideki ışığa da tahammülleri yoktu. Sessizdiler, zira sayın beyefendi kendi mırıltısından başkasını duymak istemiyordu. İzleyenlerin gözlerinin akı yanıp sönüyordu sadece. Duvardaki saatin tik takları işitiliyor, fosforu zamanı dağlıyordu. Akrep ve yelkovan ihtiyar iki parmak gibi titriyordu. Biri bakışlarıyla bana kenetlendi. Bilirsin, dikkatleri üzerime çekmekte ustayımdır. Biz Oğuz abiyle ayakta kaldık, bir köşede. Koltukları çoktan doldurmuşlardı ve bu karanlıkta yere bağdaş kurmak tehlikeli olabilirdi. Hatırlasana Selim, yüz seksen derecegillerin ayak numaralarını. Üzerine basılmasını asla istemezsin. Kendini korumak zorundasın, kendinden başka kimseye güvenemezsin. Onlar sürekli yüz seksen derece değişirken en az onlar kadar riyakâr olan namuslu başlar, başka tarafa çevrilir. İşte benim kötücül yüzüm Selim, gülümseyerek bu ikiyüzlüleri avlarım. İntikam, köşelidir. İç açılarının toplamı kaç eder Selim? Keşke burada olsaydın, şimdi şu anda. İyice bir tartışırdık bu mevzuyu.
Mürekkep hokkasının ortasından saat yedide hareket eden otobüs; on yüz milyon kilometre hızla ve yüz seksen derecelik bir sıçrama ile boş satırların sağ sütununun hemen yanındaki şarampole yuvarlanırsa, kaç kişinin burnu kırılır? Şeffaf tahtada önce burnum aksi ile birleşti, yine yağ gibi kaydım içeri. Yüzüm iç içe geçerken büyük bir gürültüyle kalemi düşürdüm elimden. Masmavi bir ıslaklık yayıldı yere, Selimin başı koltuktan arkaya doğru kaykılmış, altı patlar parmağına takılı kalmıştı. Onun bu son hali beni neşelendirdi. Kanayan kulağına eğilip şöyle fısıldadım; uyandığın yerde hikâye yeniden başlayacak.


