Pelin Süalp
“Bazı şiirleri okumuş ve onların sesini duyabilmiştim.” *
Cümlelerin arasında dolaşan bir ritim vardı. Kelimelerin açıklamadığı imgeler. Sarı bir akşam üstü göğe bakmak ve adını bilmediğim kuşların uçtuğunu görmek… Bunların ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama doğru olduklarını hissediyordum.
Hikâyelerden, romanlardan uzak durdum. Kurgu benden çok fazla şey istiyordu. Karakterler hep bir çözüme doğru ilerliyordu. Her şeyin bir nedeni vardı. Bir karar verilirdi, bir dönüşüm yaşanırdı, bir şeyler biter ya da başlardı. Canımı bu kadar sıkan neydi? Kahramanın hep aynı yolculuğu yapması mı?
Uzun süre yazarları ve yazdıklarını umursamadım.
Şiire itaat ettim.
Hegel, şiiri sanatların en tinseli olarak tanımlar. Diğer sanatlar bir malzemeye muhtaçtır. Şiir ise duyusal olanı tine en çok tabi kılandır; “Bütün sanat biçimlerinin içinden geçer ve kendisini bunların her birinde bağımsız biçimde geliştirir.”
Şiir bir geçiş hâlidir. Diğer sanatların içinden akan, asla durmayan, her birini kendi sesini bulmak için kullanan bir güç.
Okurun karşısında tam bir anlam olarak değil, sürekli yer değiştiren bir yakınlık olarak durur. Beyaz boşluklarıyla, satırlardan özgürce taşan hecelerle, hiçbir talep olmadan, hiçbir yere varmadan öylece var olan dizelerle…
“
1. Senin için ağaçlar dikiyorum taşlar topluyorum senin için.
2. Senin için korsanlar Vikingler Endülüs Arapları ve gök gürültüsü.
3. Ve tuz.
4. Sen gelirdin büyülü ağzın gözlerin perdelerime ölü kelebekler işlerdin.
5. Ve duman.
6. O zamandı işte kendini anlatan dünya geldi başladı işine.
” **
Şiirden söz etmek, şiire ihanet etmek gibi geliyor biraz. Şimdi bu satırları yazarken de aynı gerilimi hissediyorum içimde. Ama belki her yazı böyle bir ihaneti taşır; anlatmaya çalışmak, anlatılanın eksikliğini fark etmek.
İsyanım biteli ise uzun zaman oldu, kurguyla barıştık.
Bazen dünya, yine de kendini öylece anlatmaya başlıyor. Adını bilmediğim kuşlar uçuyor üzerimde…
[*Şule Gürbüz, Öyle miymiş?, İletişim Yayınları 2016 ]
[**İlhan Berk, Kuşların Doğum Gününde Olacağım, YKY 2005]

Pelin Süalp, yazılarını, kendini anlatmaya başlamış bir dünyanın artıklarıyla kurar. Hareketini yitirmiş imgeler, yarım kalmış düşünceler ve konuşmayı sürdürmeyen sesler etrafında dolaşır. Viyana’da yaşar. Şiiri sever; daha çok okur, bazen susar.

