Mualla Çelik Hıdıroğlu
İnsan, başkalarının hayatındaki gedikleri ruhundan kopardığı parçalarla yamamaya çalışırken, aslında en çok kendi bütünlüğünü kaybediyor. Ben artık her fırtınada liman olan, her kırgınlığı “aman huzurumuz kaçmasın” diyerek midesine indiren, sonsuz anlayışlı suretimden vazgeçtim. Yoruldum karşılıksız manevi mesainin işçisi olmaktan.
Her zaman içimdeki o haklı itirazı tembihledim:
“Sen büyüklük yap!”
“Sen idare et!”
Ettim de ne geçti elime? Ben iyi niyetin toprağını suladıkça, onlar o bahçeyi hoyratça çiğnemeyi kendilerine hak, varlığımı sömürülmesi gereken bir kaynak sandılar. Birinin hayatını kolaylaştırmak için serdiğin her imkân, zamanla kendi hakları olarak görüldü. Düpedüz ruhsal yağmaydı bu.
Bu sinsi itaat, öyle bir anda gelip çöreklenmiyor hayatımıza. Anne, baba, kardeş, akraba ilişkilerinde, “sen zaten anlayışlısın” diye sırtına yüklenen manevi borçlarda, arkadaşlıkların o sömürüye açık “canım arkadaşım” sahteliklerinde, işyerindeki o “zaten ses çıkarmaz” özgüveniyle üzerine yıkılan haksızlıklarda birikiyor.
Hayat, devasa trajedilerde değil, küçük ve sessiz sömürülerde kaybediliyor aslında. Birilerinin eksiklerini tamamlamak için kendi benliğinden her gün bir parça koparıp vermek, bir yerden sonra kendi merkezini yitirmek demek. Biz bu tükenişe “fedakârlık” adı verdik.
Oysa gerçek fedakârlık, karşılıklı bir saygının zemininde yeşerir; bir tarafın sürekli can suyunu vermesi, diğer tarafın ise o suyu içip serpilmesi, sonra da dönüp o suyu veren eli hiç görmemesi üzerine değil.
Sonra bir gün fark ediyorsun ki, o çok övündüğün “hoşgörülü” kimliğin, aslında başkalarının menfaatleri için ördüğü bir kafesmiş. Seni sen olduğun için değil, onların hayatındaki pürüzleri giderdiğin, işlerini tıkır tıkır yürüttüğün için seviyorlarmış. Kendi sınırlarını çizmeye, bir “hayır” demeye yeltendiğinde, o meşhur “iyiliğin” hemen bir suç dosyasına dönüşüyor. “Sen çok değiştin” diyorlar. Evet değiştim, çünkü artık senin yükünü attım üstümden. İnsanları memnun etmeyi bir görev, kendi hakkını aramayı ise bir huzursuzluk kaynağı sayarak, nezaketini hiç bozmadan harcanıp gitmek… Asıl felaket bu bence; insanın kendi merhametinin altında kalıp ezilmesi.
Ben galiba en çok, bu manevi sömürüyü “olgunluk” sanmakla yanıldım. İtaat dediğimiz o görünmez zincir, her kapıda başka bir erdem maskesiyle karşılıyor bizi: bazen “hayırlı evlat, iyi kardeş” bazen “sadık dost,” bazen de “uyumlu iş arkadaşı”, ne dersen de adına, hangi ilişkiyi istersen koy yerine. Manzara değişmiyor. O kadar çok yuttum ki uğradığım haksızlıkları, bir süre sonra kendimi savunmak bana bir kabalık, bir günah gibi gelmeye başladı.
Dışarıdan bakınca ne kadar yüce gönüllü ne kadar “örnek” bir insandım; oysa o alkışlanan tablonun içinde ben sessizce eksiliyordum. Birileri benim iyi niyetimi basamak yapıp sömürürken, ben olduğum yere çakılıp kalmıştım. Kendi hayatında bir kurtarıcı gibi görünüp, aslında herkesin yükünü taşıyan bir hamal gibi yaşamanın o kimsesiz yorgunluğu…
İsyan denilen o uyanış, artık bu ağır yükü daha fazla taşıyamayacağını anlamakla başlıyor. Benim isyanım bağırmakla, cam çerçeve indirmekle değil; sessiz, derin ve geri dönülmez bir kopuşla oldu. Bir sabah uyanıp, o sömürü zincirinin halkalarını tek tek kopararak; bir veda bile etmeden, o alıştıkları “erişilebilir” beni onlardan mahrum bırakarak… Kendi varlığının o toparlayıcı, iyileştirici gücünü bir daha asla onlara sunmayarak…
Çekip gitmek, sadece fiziksel bir eylem değil, o manevi sömürü pazarından elini eteğini çekmektir. Şimdi o bıraktığım boşlukla ne yapacaklarını kendileri düşünsünler. Toparlanmış falan değilim ama kimsenin de yarasına merhem olmaya niyetim yok artık. Kendi söküğümü dikiyorum.
İnsan, o her şeye eyvallah diyen, o sonsuz fedakâr kimliği artık taşıyamaz hale gelince kendine kavuşuyor. Gerçek, o parladığın anlarda değil, döküldüğün ve artık “herkesi mutlu etme” rolünü yapamadığın o bitiş çizgisinde beliriyor. Belki şimdi onlara göre “vefasız” ya da “değişmiş” biriyim, ama en azından sahiciyim. Ben artık o her beklentiye uyum sağlayan, her boşluğu kendi ruhundan koparıp dolduran uyumlu sahte makul değilim. Biraz canı yanmış, ağır sömürülmüş ama nihayet kendi sesini hatırlamış ve yokluğuyla cezalandırmayı bir hak bilmiş biriyim.
Galiba, tüm o yükleri bıraktığın, maskeleri parçalandığın ve eksikliğini sömürü masasına bıraktığın yerde parlıyorsun.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

