Kadir Horzum
“Bühtan anam babam bühtan. İnanmayın böyle şeylere. Tamam bal tutan parmağını yalar ama bu kadarı da fazla. Besbelli bühtan. Adam dünyayla uğraşıyor. Senin benim gibi baldırı çıplakların lokmasına mı kaldı? Bunlar hep dış güçlerin, ajanların oyunları.”
“Yahu abi adam canlı yayında kendi söyledi.”
“Ha sen onu diyorsun. E sen de geç o makama, sen de yürüt gemini. Sen de besle eşini dostunu, çoluk çocuğunu. Adamın gökte uçan kuştan, yerdeki karıncaya kadar haberi var. Kolay mı bu işler? Bedeli olmalı elbet… Bu işler böyle. Şurda küçücük yerde bile kimler neler yapıyor, duyuyoruz, görüyoruz. Hem onun çoluğu çocuğu önemli; belki o makama gelecekler.”
Adam sözü söyleyene inanmaz gözlerle baktı. Ortamdaki boğucu sigara dumanının arasından gördüğü kadarıyla gayet ciddi gibiydi. Sanki yukarıdan bastırılmış da yanlara doğru fırlamış gibi duran kafasını iki yana sallayarak konuşmaya devam ediyordu.
“Bak sen okumuş yazmış adamsın bizim oğlan. Bühtan nedir bilirsin. Allah’tan korkan adam bundan da korkar.”
“Biliyorum abi de adamın kendi söylediklerini söylüyorum ben. Uydurmuyorum ki.”
“Yahu neyi söylemiş. Bundan öncekiler yapmıyor muydu? Bu ülkede sopayla neler neler yapıldı.”
Başka masadan biri sordu.
“Sanki görmüş gibisin emmi!”
“Gördüm ya elbet. Siz bilmezsiniz…”
Yan masada oturan, karayollarından emekli ihtiyar İdris amca atladı.
“Hassiktir len ordan. Sen daha portakalda vitamin bile değildin o zaman. Baban rahmetli bile kısa donla eteğimde dolanırdı.”
Kahvede kahkaha tufanı koptu. Bitince adam devam etti.
“Doğrudur görmedim ama bilirim. -sesini imalı bir tonla yükseltti.- Daha neler neler bilirim. Bak bizim oğlan, görüyorsun. Nasıl da aşağılıyorlar beni. Sen böyle olma işte. Sen de böyle kendi köylünü aşağılama.”
“İyi de abi sen kaç sene yurtdışında yaşadın. Şurda hepi topu beş altı senedir falan yaşıyorsun. O da kasabada bile değil, şehirde.”
“E oğlum biz yurtdışında yaşadık da hepten gâvur olmadık ya. Hem ben Avrupa gördüysem bu kötü mü, daha iyi değil mi? İşinize geldi mi köylü, işinize geldi mi gurbetçi.”
“…”
“Bırakın artık bu lafları. Bu kadar da karşı çıkılmaz her şeye. Gâvur deyip beğenmediklerinizde hiç böyle şeyler olmuyor. Herkes işine bakıyor. Bizde işsizlikten, her kafadan bir ses çıkıyor.”
Daha genç biri çıkıştı.
“İyi de emmi iş vardı da biz mi gitmedik.”
“E oğlum bırakıp gelen sen değil misin, işini gücünü.”
“Emmi köy dolmuşu bedava gitmiyor ya şehre. Daha yeme içmeyi demedim bile. Hakı bokunu temizlemeyen işe gitsem ne gitmesem ne!”
“E yavrum şimdi aylak aylak oturmak daha mı iyi?”
“Emmi işe gitmek için cebimden para veriyordum. Ne anlatıyon sen!”
“Vereceksin tabii. Kolay mı bu işler. Sen bilmezsin. Zamanında millete ne paralar döktüm ben, gâvur boku temizleyeceğim diye. Aman gitsin de gelmesin o günler.”
Karşısında oturan adama haklılığını kanıtlamak istercesine devam etti.
“Kaç sene gâvur boku temizledim ben. Bunun kabahatlisi kim? Neden onları konuşmuyoruz hiç.”
Biraz önceki genç yine yükseldi.
“Emmi karşılığında dönüm dönüm arazi aldın. Evler arabalar aldın. Ben hem çalışıyor hem de cebimden para veriyorum.”
“E yavrum çalış senin de olur. Bana bedava gelmedi ya. Bak anlatıyorum nasıl kazandığımı.”
Karşısındaki sordu.
“Abi arkadaş, kazanmayı bırak, cebimden para veriyordum, diyor. Bunun kabahatlisi kim?”
Adam, höpürdeterekten sıcak çayından bir yudum aldı. Bardağı tabağa koyarken de yanıtladı.
“Yoktur öyle bir şey. Bakma sen onun dediklerine. Onun sülalesi de böyleydi. Oldum olası abartırlardı her şeyi. Hem öyle bile olsa, patronun vermediği paranın sorumlusu ben değilim ya.”
“Sensin demedik zaten abi.”
“Ee başkası hiç olamaz. Ayrıca bu oğlanın tahsili ne ki fazla para kazanmayı bekliyor?”
“Emmi ben üniversite mezunuyum. Senin gibi ilkokul terk değil.”
“Laf… Şimdi üniversite mezunu olmaya ne var. Elini sallasan üniversite mezununa çarpıyor. Farkın ne? Benim terk ettiğim ilkokulda bana neler öğretildi neler. Hey babam hey! O zamanın okulu nerde, şimdiki okul nerde?”
Biraz önce siktir çeken amca, elindeki okey taşını masaya vurduktan sonra döndü ve gülerek çıkıştı.
“Ulen biraz önce gitsin de gelmesin o günler diyen sen değil miydin? Bana parayla gâvur boku temizlettiler diyen, o günleri kötüleyen sen değil miydin? İş tahsile gelince iyi mi oldu o günler?”
“Yahu İdris amca sen de adam aşağılamaya yer arıyorsun. Ne olmuş ilkokul terksem? Ondan çok şey gördüm geçirdim ben. Onu diyorum.”
“Hadi len ordan! İşine geldi mi öyle, gelmedi mi böyle. Cebinde üç kuruş para gördün de adamsı adamsı konuşuyon burda.”
Adam karşısındakine döndü yeniden.
“İşte bundan bir halt olmaz bizden. Kendi köylümüzü, işçimizi aşağılıyoruz. Senelerce İdris amca gibiler yüzünden kahveye bile çıkılamadı. Sanki her şeyin en iyisini bir onlar biliyorlar gibi tepeden tepeden konuştular hep. Hâlâ daha beni nasıl küçük, nasıl cahil görüyor, gördün mü?”
“Abi iyi hoş diyorsun da. Televizyonda, bizi en çok destekleyenler cahil kesim denmedi mi, onların yaptığı ne?”
“E yavrum kim dediyse doğru demiş. Okumuş kesimin tek işi lak lak. Okuyan anca konuşur. Yok kadın hakları yok üst baş. Böyle diye diye tepemize çıkarmadılar mı kadınları.”
Kahvede bir sessizlik oldu. Duyanın da duymayanın da yüzünde, haklı, der gibi bir ifade belirdi.
“Gerçi bunda sade okumuşların kabahati yok. Herkesin kabahati var. Pek seviyoruz gâvur gibi olmayı. Hiç de çalışkanlığına özenmeyiz o gâvurların. İlle de ahlaksızlığı. Gencecik kızlar çılbak çılbak dolaşıyor sokaklarda.”
“İyi de abi senin gelinlerden biri yabancı değil miydi?”
“E canım sen de! Yabancı diye hemen ahlaksız mı oluyor. İnan bizimkilerden daha usturuplu giyiniyor. Bir de saygı duyuyor ki bize, ben kendi kızımdan görmedim o saygıyı.”
İdris amca yine güldü.
“Kendi kızın gibi dövmedin de ondandır.”
“Eh be İdris amca burda da mı haksız buldun beni. Ne var canım iki tokat attıysam, ben onun iyiliği için yaptım. Hangimiz dayak yemedik anamızdan babamızdan. Sırf beni aşağılamak için çıplaklığı, ahlaksızlığı da savunma.”
Kahvedeki sessizlik biraz daha büyüdü. Sanırsın kadınlar ve davranışları bir kara delikti de onca farklı erkek, o kara delikte yok olmamak için zincir misali birbirine tutunuyordu. Karşısındakine döndü.
“Bu işte gelmiş geçmiş herkes suçlu bizim oğlan. Ahlakımız çürümüş bizim. Bugünküler ne yapsın?”
“…”
“Öyle değil mi ama! Marketçi, kasap, manav, tutturabildiğine satmıyor mu. Berber bile her hafta başka fiyat istiyor.”
İdris amca ıstakayı devirip döndü.
“Ulen sen değil miydin, kiracılarınla mahkemelik olan.”
“Canım her şeye zam gelince ben de el mecbur zam yaptım. Ne yapaydım bedava mı vereydim!”
“Hadi len. Üç milyonluk yere yirmi milyon kira istemişsin.”
“E ama öyle oldu oralarda kiralar.”
“Neden öyle oldu, onu da konuş. Kalabalık etme!”
“İdris amca kabul et, toplum çürüdü. Sırf kendini haklı göstermek için başkalarını suçlama. Marketçinin yaptığı zamma kim n’apsın?”
“Len hani kuştan karıncaya kadar haberi vardı? Hani bedeli olacaktı elbet.”
Adam hiç istifini bozmadı. Önündekine anlatmaya devam etti.
“Bak yine! Görüyorsun ya, nasıl da haklı çıkacağım diye bühtan ediyor. Hep televizyondan, internetten oluyor bu işler. Oradan öğreniliyor her şey. Hep bu çürümüşlük ondan. Hiç kimseyi suçlamayalım. Eskiden de vardı ama bu kadar değildi.”
İdris amca önüne döndü. Adam karşısındakinin şaşkın bakışları arasında anlatmaya devam etti.
“Ama her şey bolluktan oluyor, bizim oğlan. Buldukça kuduruyoruz. İdris amca bile kaç sene ekmek parası kazandı; bu günlere geldi… Yine de hiçbir şey beğenmiyor; inkâr ediyor. Azıcık şükür etse her şey düzelecek belki.”
İdris amca geri döndü. Bu sefer öfkeli fakat babayani bir sesle cevapladı.
“Ne gonuşuyon len sen, deyus. Ben kazandıysam alnımın teriyle kazandım. Konuşturma şimdi beni… O kadar sene çalıştım, didindim ya bugün torunuma toka alacak param yok cebimde. Aldığım para anca karnımı doyuruyor. Bunun hesabını kim verecek?”
Adam hızla cevapladı.
“E canım herkes emekli olunca sizin maaşlarda düştü tabii. Kimse çalışmak istemeyince ne olacaktı ya!”
“Şuraya gelir, oturur oturur gidersin de iki çay ısmarlamazsın, milletin alın terine bari laf etme.”
“İyi de İdris amca sen de! Ona laf etme, buna laf etme! Bir sen mi konuşacaksın bu memlekette.”
“Len şurda kaç saattir karı gibi ağlayıp duran sen değil misin! Kaç saattir milleti suçlayan sen değil misin!”
Adam yine önündekine cevap verdi.
“Doğruları konuşmak ne zaman ağlamak olduysa… Bir o haklı koca memlekette. Parası yokmuş. O kadar sene karayollarında çalıştı, tutsaydı zamanında yükünü. Bunun kabahatlisi de başkası olamaz ya!”
İdris amca güldü.
“Kaç yaşında adamım, onca insan gördüm ama sen gibisini görmedim. Daha görmem de herhalde. Bu neymiş arkadaş, adam hep mağdur, hep haklı…”
Bu ara adam kalkıp kahveciye seslendi.
“Bizim oğlan şu benim çay borcunu söyle de kalkayım ben. Vakit girdi, kaçırmak olmaz.”
Kahveci uzaktan seslendi.
“Elli lira Adem abi”
“Ne! Oğlum benim içtiğim üç çay. Yanlışın olmasın?”
“Yok amca. Yanımdakilere de çay ver demedin mi sen!”
Adam sırasıyla, önce işsiz gence, sonra karşısında oturan adama, en son da göz ucuyla İdris amcaya bakıp şaşkın şaşkın elini cebine attı. Yirmi lira para çıkarıp kahveciye seslendi.
“Bu seferlik benim içtiğimi al sade! Yanıma para almamışım.”
İdris amcanın haklılıktan gelen gururlu sesi yankılandı kahvede.
“Yaz oğlum benim adıma. Haftaya maaş yatınca veririm. Zaten başka işe de yaramıyor.”

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

