Gökbanu Sezi Coşkuner
Dört kişiydiler. Uzun zamandır sofraya beraber oturmuyorlardı.
Ben sonra yiycem. Ben daha acıkmadım. Daha yeni yedim ben. Napiim çok acıkmıştım. Bugün okulda da bundan vardı zaten. Canım istemiyooo! Ben pişmiş havuç sevmiyorum ki! Kaç kere söyliycem! Maydanoz mu var onun içinde? Yine mi dereotu koydun? Yine mi çorba? Yine mi köfte? Yine mi pilav? Yine mi ıspanak? Etli sarma alsaydık aşağıdaki ev yemekçisinden! Babaannemin mantısından kalmadı mı dolapta? Anneannem kıymalı börek yaptırmamış bu sefer? Bok yiyin emi!
Belki bu sefer böyle olmazdı. Hem uzun zaman olmuştu birlikte yemek yemeyeli. Salonda umutla ve özenle kurduğu sofraya son kez göz attı. Peçeteler tamam. Tuzluk karabiberlik tamam. İki çeşit salata – yeter ki yesinler – tamam. Zeytinyağlı yaprak sarma stepne olarak yerinde. Sarımsaklı ve sarımsaksız yoğurt farklı renk kaplarda tamam. Zeytinyağlı barbunyanın patatesleri pötikare, havuçları da rendelenmiş. Soğanı sarımsağı zaten pişerken erimiş – o da tamam. Soğumasın diye fırından çıkarmadığı patates oturtma ve ocakta altı en kısıkta ince ince kaynayan yoğurt çorbası ve kıymalı makarna da hazırdı.
Derin bir iç çekti. Yorulmuştu ama bu sefer değecekti. İnancı tamdı. Aylar sonra ailecek oturabileceklerdi akşam yemeği için sofraya.
“Sofra hazır! Hadi bakalım herkes gelsin!” diye seslendi salonun kapısından içeriye.
“Beş dakkaya geliyoruz, işimiz az kaldı,” diye bağırdı küçük olan. Başladık yine. Gazam mübarek olsun.
Eşi alaycı alaycı gülümseyerek geldi salona. Bu sefer de olmayacak bakışlarıyla şöyle bir süzdü sofrayı. “Ellerine sağlık. Çok güzel görünüyor her şey. Hadi bakalım hayırlısı,” dedi kikirdeyerek.
“Bak dalga geçme. Zaten gerginim. Parçik pinçik ederim seni vallahi,” dedi hırs dolu bir fısıltıyla. “Kızlaaar! Hadi. Yemekten sonra devam edersiniz işinize.” Ya da ne halt ediyosanız artık bilgisayar başında!
Tekrar derin bir iç çekti. Tam klasik “hadii amaaa”larından birini salıverecekken iki kız kardeş kakara kikiri girdiler salona. “Ooo anne çok güzel olmuş. Nefis kokuyor. Ellerine sağlık!” ları duyunca içi yumuşadı. Hepsi yerlerine geçti. Önce çorba içildi. Allahım sorunsuzca atlattık ilk kısmı. Şükür.
“Anne, patates yemesem?”
“Ben sadece barbunya yesem”leri duyunca kan ayak parmaklarından beynine doğru umduğundan daha hızlı çıktı. Tam ağzını açıp çemkirmeye başlayacaktı ki eşi hemen masanın altından bacağını sıktı ve “Hayır kızlar, anneniz çok uğraştı. Her şeyden az az da olsa yenecek,” diye araya girdi.
Yutkundu. Minnetle eşine baktı. Kalktı, mutfağa geçip fırından oturtmayı çıkardı. Salona girdiğinde eşi nevaleyi hazırlamıştı bile. Kızlar söylene söylene birer kaşık yediler patatesten. O sırada eşine baktı. Ne o öyle kıtlıktan çıkmışçasına! Nefes al ulan biraz. Kaç saat uğraştım ben bunları yapıcam diye. İşten çık, alışveriş yap, eve koş, yemek yap! Karşılığında gördüğüm bu. Ulan bi tadına varsaydın, bi tadını çıkarsaydın Ayı Yogi! Restoranda da keyif vermezsin insana! Ne içmeyi ne yemeyi bilirsin! Anca göt göbek büyüt! Az kaldı, geberivericen kalp krizinden! Geldin kaç yaşına hâlâ öğrenemedin sofra adabını öküz!
Patates oturtma faslından sonra sıra makarnaya geldi. Sarımsaklı yoğurt, sarımsaksız yoğurt, tuzu az, tuzu fazla, kıyması kuru, kıyması sulu faslından sonra, “Annnea! Bize sebze yedirmek için kıymanın içine başka şeyler de mi koydun? Tadı bi tuhaf,” faslı başladı.
Deli sükuneti çökmüştü üstüne. Sakince tüm soruları göğüsledi. O sırada kocası ikinci tabak makarnayı da silip süpürmüştü. Boğulurcasına tıkınıp durduğu, tadına varmadan ağzına tıkıştırdığına mı üzülsün, yoksa en azından yemekleri yeniyor diye sevinsin mi bilemedi. Yağları donmak üzere olan patates oturtmasından bir çatal aldı. Dayan! Dayan! Yapabilirsin! Az kaldı geçecek on dakikaya kadar hepsi… Aklında sofrayı toplar toplamaz kendine yapacağı Türk kahvesi ve içeceği sigaranın hayaliyle sustu. Bu sefer bağırmıycam kimseye… Sakinim, iyiyim. Yapabilirim.
Yemeğin geri kalanında hiçbir şey duymadı. Kimsenin suratına bakmadı. Zaten her şey hepi topu on beş, bilemedin yirmi dakika sürdü. Kazasız belasız atlattın. Geçmiş olsun. Herkes eteğini silkip kalkmıştı göz açıp kapayıncaya kadar sofradan. Bugüne kadar binlerce kez söyledim de ne oldu? Hepiniz tabağınızı alıp mutfağa götürseniz ne olur!
Boş sandalyelere, dağınık masaya baktı. Baktı. Baktı. Etraf sessizdi. Kızlar odalarına, kocası çalışma odasına geçmişti bile. Masadan kalkarken sağ dirseği tam dibinde duran makarna tenceresine çarptı. Koca tencere makarna şampanya rengi halıfleksin üstüne döküldü. Her yer salçalı kıyma ve makarna olmuştu. İstifini bozmadan borcamdaki barbunyayı sofranın tam ortasına boca etti. Kaselerden avuç avuç aldığı salataları masanın her tarafına düzgünce dağıttı. Servis masasında duran patates oturtmanın olduğu yayvan tencereyi aldı. Oturma grubunun olduğu yere gidip sırasıyla camın önündeki ikili koltuğun, duvara yaslı üçlü koltuğun ve tam karşısındaki iki berjerin üzerine itinayla birer kepçe koydu. Her bir kıça bir kepçe… Toplamda yedi kepçe. Yedi uğurlu sayım, canım sayım. Geri dönüp masadan yoğurt kâsesini aldı. Şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak. Kısmet… Ortadaki alçak sehpanın üzerine kaşıkla serpiştirdi yoğurdu. Bej ve patates oturtması, venge ve yoğurt. Harika bir uyum oldu bence…
Salon kapısına yavaşça geri geri gidip bir ressamın bitmiş tablosuna son kez baktığındaki hayranlık ve gururla kendi eserini inceledi. Gülümsedi. Bu sefer oldu. Nefis oldu hem de.
Ellerini yıkamak için banyoya gitmek üzereyken içeriden büyük kızının öğürmesini duydu. Yine kusuyor! Aklınca sesi duyulmasın diye de sifonu çekip duruyor! Sanki anlamıyorum! Sanki bilmiyorum! Ne yiyor ki kusuyor Allahım! Daha on altı yaşında! Bir deri bir kemik! Adına da fit olmak diyor! Bıktım artık! Bıktım! Sakinim! Çok sakinim.
Mutfağa geçti. Yarısından fazlası yenmiş zeytinyağlı sarma tabağına baktı. Ben bunu getirmiş miydim mutfağa? Tabii ki getirmedin. Sinirden avuçlarını sıktı. Tırnakları avuçlarına saplanınca acıdan alt dudağını ısırdı. Her zamanki gibi küçük kızı sofradan aşırmış, gizli gizli mutfakta halletmişti işini. Daha on üç yaşındaydı ve en son tartıldığında altmış kilo olmuştu bile. Sakinim! Çok sakinim. Küçük kızı odasından “Anne, atıştırmalık bi şeyler var mı? Şu sağlıklı olanlardan hani?” diye seslenince kendine geldi.
“Var. Var! Getiririm birazdan,” dedikten sonra ellerini yıkadı. Mutfaktan çıkıp kocasının çalışma odasına gitti. Bilgisayar başında ekrana kilitlenmiş oyun oynayan ve çekmecesindeki cipsleri ağzına tıkıp üstüne koca yudumlarla kolasını içen kocasını aralık duran kapıdan kısa bir süre izledi.
Ayakkabılığa gitti. Portmantodan aldığı paltosunu acele etmeden giydi. Spor botlarını da yavaşça ayağına geçirip, askıdan çantasını aldı. İçinden ev anahtarlarını çıkarıp ayakkabılarını giymek için oturdukları küçük pembe pufun üzerine bıraktı. Cüzdanını ve cep telefonunu kontrol etmek için çantasına elini attığında gözüne kırmızı bir paket ilişti. Gözleri parladı. Yarısı yenmiş ve özenle kapatılmış bol sütlü kare çikolatayı çıkardı. Dört minik kareye sevgiyle baktı. Üç tanesini hızlıca ağzına tıktı. Mutlu hissetti. Son minik çikolata karesini elinde evirdi çevirdi. Gülümseyerek ağzına atıp damağına yapıştırdı. Diliyle iyice bastırdı. İşte şimdi keyfim yerine geldi. O zaman haydi bakalım… Buruşturduğu kırmızı paketi de anahtarlarının yanına bıraktı.
Tam kapıdan çıkarken rahmetli babasının sözleri geldi aklına. “Bu hayatta kimseye güvenmeyeceksin kızım! İnsanoğlu dediğin çiğ süt emmiş!”
Hayır! Ben emmedim baba! Annem beni emzirmedi bir gün bile! Sen de biliyosun işte! Sütü kanlıymış! Kapıyı arkasından kapatırken aklında iki şey vardı: Türk kahvesi ve sigara…

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

