Semiha Çetin
Bugün yine erken uyandım. İnsan erken uyanınca ne yapacağını bilemiyor. Uyku, insanın dünyaya karşı aldığı küçük bir önlemmiş meğer. Uyanınca anlıyorsun. Mutfağa gittim. Çay koydum. Çayın demlenmesini beklerken hayatımı düşündüm. Hayat da tıpkı çay gibi illa demlenmesini beklemek gerekir. Acele edersen ham kokar, tat vermez. Çok bekletirsen vakti geçer, acılaşır. Bu yüzden hayatı demlene demlene yaşamak gerek.
Yavaşça perdeyi araladım. Apartmandan birkaç kişi çıktı, iyice sarıldılar atkılarına. Koştura koştura bir arabaya bindiler. Bir tanesinin atkısının ucu arabanın kapısına sıkıştı. Adam fark etmedi. Araba hareket etti. Kahverengi atkı, su birikintilerine bata çıka uzaklaşarak gözden kayboldu.
Kar atmaya başladı. Oğlumu düşündüm, bir de Sedat’ı. İkisine de bere taktıramıyorum. Atkı taksalar bari. İşte çöpçüler de köşeden göründüler. En çok da onlar için üzülüyorum aslında. Ortadakine özellikle, orta yaşlarda çünkü. Beli çalışmaktan bükülmüş, yüzü kederle yay gibi gerilmiş. Yüzündeki her çizginin acı bir hikâyesi var belli ki.
“Yine mi dışarıyı izlemeye dalıp kahvaltıyı hazırlamadın sen?”
Tok sesinde her sabahki tahammülsüzlük ve bıkkınlık vardı. Sedat, sabah insanı değildi. Yirmi yıllık evliliğimizde usta bir cambaz olmuştum. Onun huysuzluğuyla baş etmeyi öğrenmiştim.
“Sen giyinene kadar hazırlarım.”
“Gerek yok, yemeyeceğim.”
Aslında o üstünü giyene kadar hazırlamıştım kahvaltıyı ama o yine de yemedi. Arkasından koştum ve kapıyı açtım. Yüzüme bir düşmana bakar gibi baktı.
“Ne var?”
“Hayatım, akşam biraz erken gelir misin?”
“Nedenmiş o?”
“Bugün önemli bir gün, hazırlık yapacağım.”
“Çocuk gibi davranma, erken gelecekmişim, sanki benim hiç işim yok.”
Daha ağzımı bile açamadan merdivenlerden koşarak inip gözden kayboldu. Serdar işte, o da böyle biriydi.
Kendime bir bardak demli çay koydum ve yine yerime; pencerenin önene geçtim. Artık hava iyice aydınlanmıştı. Bir köpek ağzında koca bir kemik parçasıyla koşarak karşı binanın merdiveninin altına girdi. Bugün ondan mutlusu yoktur herhalde. Bir köpek kadar bile mutlu olamamak…
Büyük bir gürültüyle yerimden sıçradım. Koşarak kapıyı açtım. Arda çantasını tek koluna takmış merdivenlerden aşağıya doğru koşuyordu.
“Oğlum nereye? Kahvaltı yapmadın.”
Yüzünde nefretin alacalısı vardı. Abartılı huysuzluk anlarında hep böyle bakardı. Böyle baktığı zamanlarda “Bana alacalı bakma derdim” ama şu an diyemem. Sanıyorum ondan korktum. Anne hiç evladından korkar mı? Ergenlikte normalmiş, öyle diyorlar. Nefretin normali olur mu?
“Neden beni kaldırmadın? Sana erken kaldır demiştim” sesi bütün binayı inletiyordu.
“Unuttum oğlum özür dilerim.”
Hiçbir şey söylemeden gitti. Boşlukta kocaman alacalı bir nefret kaldı. Kapıyı kapattım, mutfağa geçtim. Her şeye rağmen bugün önemli bir gündü. Bugün benim doğum günümdü. Hemen hazırlıklara başladım. Oğlum seviyor diye köfte yapacaktım. Köfte malzemelerini çıkardım. Evi temizledim. Çamaşırları makinaya atacaktım, banyoya gittim. Kirli sepetini karıştırırken Serdar’ın gömleğinin cebinden bir kart düştü. Makinaya atsam kıyameti koparırdı. Hemen alıp kaldırayım dedim. Kartı çevirince ne göreyim? Bu kart bir kuyumcuya aitti. Üzerinde çok güzel bir yüzük resmi vardı. Kalbim heyecanla titredi. Unutmamıştı doğum günümü. Seviyordu beni işte, ne varsa dilinde vardı.
Akşam olurken, kar durmuş her yer bembeyaz olmuştu. Ben de böyle bembeyaz bir günde doğmuşum. Serdar’ın arabasını park edişini izledim. Dışarıdakiler yeniden eve dönerken sanki evi tatlı bir huzur sarmalar.
Arabanın kapısı açıldı ve Serdar indi. Sonra diğer kapı açıldı. Hızlı adımlarla arabanın diğer kapısına yöneldi. Ondan beklenmeyecek bir çeviklikle kapıyı açtı. İçeriden gri kabanlı bir kadın indi. Serdar’ın kocam olduğunu bilmesem, bu kadın ve adamı evli bir çift sanırdım. Serdar koşarak bagaj kapısını açtı ve birkaç torba aldı. Kadın, elindeki torbaları almaya çalıştı. Serdar izin vermedi. Arabayı dikkatlice süzdüm. Bir yanlışlık olmalıydı. Serdar’ın alışveriş torbası taşıdığını hayatımda görmemiştim. Zaten benimle alışverişe bile gelmezdi. Ne yapacağımı bilemeden bir süre durdum. Ya bu olanı görmezden gelecektim ya da yüzleşecektim ve hayatım değişecekti. ‘Belki bir açıklaması vardır. Hem kim acaba o kadın?’
Koşarak kapıyı açtım, onları tam da bizim katta yakaladım. Gri kabanlı kadın, üst kat komşum Nilüfer’di. Acaba yolda mı karşılaşmışlardı? Hava da kötü, demek ki yardım etmek istemişti Serdar.
“İyi akşamlar.”
“İyi akşamlar Nilüfer.”
“İş dönüşü alışveriş yapmıştım da sağ olsun Serdar Bey ile karşılaştık yolda.”
“İyi denk gelmişsiniz.”
“Serdar Bey, ben torbaları alayım. Teşekkür ederim zahmet oldu.”
Nilüfer, Serdar’ın eline doğru uzandı. Elinde parlayan yüzük, kalbimi teselli eden tüm telkinleri altüst etti. Bu o yüzüktü. Serdar’ın cebinden düşen karttaki yüzük; bana aldığını sandığım o yüzük.
“Nilüfer, yüzüğün çok hoşmuş.”
Elini sıcak bir şeye değdirmiş gibi irkilerek çekti ve göğsüne bastırdı.
“Evet, ben de beğendim. Doğum günü hediyem,” dedi. Sözlerini bitirirken Serdar’ın gözlerine baktı.
Serdar tüm pişkinliğiyle Nilüfer’e iyi akşamlar dileyerek kapıyı kapattı.
“Yemek hazır mı? Ne yemek yaptın? Çay koydun mu? Hava çok soğuk.”
Serdar konuşuyordu ama ben onu duymuyordum. Kulağıma başka bir ses fısıldıyordu.
“Artık uyan!”
Fısıltı giderek uğultuya dönüştü. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu, ben bir yaprak gibi titriyordum. Artık uyanma vakti gelmişti. Masaya yaklaştım, Serdar çoktan oturmuş, tabağını bana doğru sallıyordu bile. Beni sevmiyordu. Belki de hiç sevmemişti ama saygısı da yoktu. Fütursuz bir şımarıklık vardı yüzünde. Yaramazlığıyla illallah ettirdikten sonra bile istediğini elde eden bir çocuğa benziyordu. Masanın örtüsünden tutarak var gücümle çektim. Sonsuz bir çekmeydi sanki bu. Zamanda boğulmuş tüm haklarımı sanki ondan geri alır gibiydi. Yüzü, ekşi bir şey yemiş gibi büzüldü. Bağırmaya başladı ama dinlemedim onu. Kapıyı açtım ve gittim.
Kar şiddetini iyice arttırmıştı. İşte böyle bir gecede doğmuşum ben kırk yıl önce bu saatlerde.


