Ebru Eren
Dergimizin bu ayki konusu kalabalık ve yalnızlık olarak belirlendiğinde zihnimde canlanan ilk şey insan bedenleri ve ruh halleri olmadı. Geceleri hiç uyumayan metropolleri gözümde canlandırdım.
Bu şehirleri düşünürken geceleri yağmurla parlayan asfaltlarıyla New York’u, neon tabelalarıyla düzenli örülmüş Tokyo’yu, insanların yan yana ama birbirlerine değmeden yürüdüğü parizyen yalnızlığıyla Paris’i birer film karesi gibi beynimin ekranından izledim. Bu şehirleri izlerken, kalabalığın her yerde aynı olmadığını ama yalnızlığın hep bir çıkış yolunu bulduğunu anladım.
Yalnızlık. Üzerine düşündüğümde olmayan, eksik, görünmeyen bir sessizlik. O çoğu zaman uğultuya benziyor. Bu kalabalık şehirleri düşünürken fark ettim ki hiçbirinin kalabalığı birbirine benzemiyordu.
Hayat New York’ta saniyelerin kovalamacası gibi hızlı akıyor, Tokyo’da kendi disiplinine tutunuyor, Paris’te mesafeli bir estetikle tül gibi kayıyordu. Yalnızlık da hepsinden ayrışıp, kendi payına düşeni alarak her şehirde başka bir ritim yakalıyordu. Bu şehirleri izlerken, zihnimin kalabalığını imgelerle doldurarak bir süre uyuşturabildiğimi fark ettim. Başkalarına ait manzaralarda kendinle yüzleşmeyi geciktirebilirsin.
Ama bu görüntülerin hiçbiri zihnimde uzun süre sabit kalamadı. Birkaç film hatırlattı, kulağımdan hafif bir caz müzik geçti. Sonra yok oldular. Çünkü hiçbiri tam olarak bana ait olan sahneler değildi.
Düşüncelerim doğal olarak daha tanıdık daha bildiğime döndü. Çünkü zihin de soyutladığı her kalabalığın sorasında kendini güvende hissedebileceği bir referans arar. Yabancı şehirler film gibi akılda kalır, etkiler, düşündürür ama yerleşmez. Tanıdık olan ise sadece hatırlanan değil bedende taşınandır. Yalnızlık da böyledir; en net halini yaşadığı mekânda bulur. İnsan tanıdık bir yerde yalnız kaldığında saklanacak boşluk bulamaz. Yalnızlık bağlamdan bağımsız yaşanmaz. Yaşamaya kalktığında pürüzlere takılır. Akışkanlığı bozulur.
Ben de aynı güvenlik arayışıyla şehrime döndüm. Şehrimin kalabalığına ve yalnızlığına. İstanbul’a. Çünkü insan kalabalık bir tanıdıklığın içinde yalnız kalmayı, yabancı bir yerde yalnız kalmaya tercih ediyor. İnsan hangisinin karşısına çıkacağını yaş aldıkça daha da iyi öğrenir.
İstanbul’da kalabalık tanıdıktır. En azından ben öyle düşünürüm. Taksiciler, binalar, ara sokaklar, katmanlı mahalleler seni şaşırtmaz. Darbuka sesiyle, kemanı, davulla, klarneti aynı anda duyabilirsin. İs kokusuyla iyot, yağmurla güneş, azla çok birbirine karışır.
İstanbul yalnızlığını açıkça yüzüne vurmaz. Buna ihtiyacı yoktur. Hatta çoğu zaman seni yanıltır. Artık tam da kalabalığın içindeyim dediğin anda seni bir hortum gibi içine çeker. Kendine yalnız olduğunu hissettirmemek için türlü manipülasyonlar yapar. Kaçacak yer bırakmaz. Çiviler, sabitler. Bedenleri çoğaltır, desibelleri yükseltir, müziği hızlandırır. Sonunda inandırır. Sen yalnız değilsin. Bu bir savunma mekanizmasıdır. Şehir yalnız olmadığını bastırarak kabul etmeni ister. Zihnin kalabalığı bir tampon gibi kullanır. Temas ettikçe yalnızlığın azalır zannedersin o zaman düşüşün de başlar.
İstanbul seni sürekli hareket halinde olmaya zorlar, otomatik düz vitesli, benzinli elektrikli araçlar gibi. Düşünmene gerek yoktur, durmana izin de. Dört çeker çünkü her zeminde her şartta ilerlemeni ister. Duyguda, bedende zihinde kayganlık tanımaz. Seni kaybetmek onun da çıkarlarına terstir. Sen gaza basmasan da o basar, bazen de kökler. O yokuşları ezbere bilir, çıkmaz sokakları da. Seni oraya kendi götürür sonra da bir köşe başından izler.
Bu şehirde durmak kusurlu sayılır. Kalabalık dört bir yanından sıkıştırır. Ne zaman yavaşlayacağını bilemezsin. Sürekli hareket halinde olunca düşüncelerinin, sıkıntılılarının da havada asılı kalacağına, kalabalığa karışacağına inanırsın.
İstanbul seni yalnız bırakarak kullanır. Enerjini emer, kanını azaltır, başını ağrıtır. Şehir bir anlığına yavaşladığında (ki bu genelde gece onikiden sonra olur) yalnızlık boynunu büker. İstanbul bunu bilir, bu yüzden seni engellemez.
Şehir hareketini erdem gibi sana yutturmaya çalışır. Yetişmen gerekir, geride kalmaman gerekir. Yalnızlığını unutman gerekir ve en önemlisi yalnızlık hiçbir hatana bahane değildir. Durursan kaybedersin. Bu yüzden şehir seni sürekli iter. Yalnız kalmak kusurlu, yalnız kalma der.
Ama insan makine değildir. Olsaydı bile makinalar da yorulur. Dişliler aşınır. Yalnızlık ertelenir, baskılanır, ötekileştirilir. Sistem bir süre sonra hata verir. Ama yok olmaz. Sadece derinleşir.
Yalnızlık bu yüzden birdenbire olmaz. Seni bir boşlukta yakalamaz. Tam tersine en iyi hissettiğin kalabalıklarda üzerini çizer. Sonra sen durmak zorunda kalırsın. Yollar ıssızlaşır, sesler kısılır.
Bu yalnızlık bağırmaz, kulağına fısıldar. Seni asla yalnız bırakmayacağım ama yüzleşmeni de yaşamana engel olamam der. Kahramanlaşır. Bayrağını açar. Savaştığının farkında değilken sen o hükümdarlığını ilan eder.
Bu yazıyı kalabalığı ve yalnızlığı düşünürken yazdım, şunu fark ettim. Yalnızlıkla kalabalık birbirinin dostu. Geldikleri ve gidecekleri yönler aynı. Ve bu şehir her ne kadar çetrefilli bir yolda ilerliyormuş gibi görünse de en azından dürüst. Yapamayacağı hiçbir şeyi vadetmiyor.
İşte bu dürüstlükte en çok yalnız hissettim. Dürüstlük yüzüme çarptı. Bu şehirde yalnız kalmanın ve kalanların hissettiklerinin ne kadar insani olduğunu biliyorum. Ve nerede durmamız gerektiğini. Ama yine de unutmamalı. Kalabalık baş yargıçtır.

Ebru Eren İstanbul’da doğdu. Üniversite eğitimini Trakya Üniversitesi Turizm Otelcilik Bölümü’nde tamamladı. Yedi yıl telekomünikasyon sektöründe çalıştı. Uzun yıllardır Türkiye’de önde gelen yaratıcı yazarlık akademilerinde değerli yazar eğitimcilerden eğitim aldı. Daha önce kolektif kitaplar ve dergilerde yayımlanmış öykülerine yenilerini de ekleyerek çok yakında kitabını çıkarmaya hazırlanıyor. Edebiyat dışında resim de bir diğer tutkusu ve bu alanda da kendini geliştirmeye devam ediyor


