Mutlu Gözüküçük
Uyandım. Ama bu, sabahın olağan uyanışı değildi. Göz kapaklarım aralandı, evet; perde aralığından sızan ışık odanın duvarında titreyen bir çizgi bıraktı. Fakat içimde, karanlığın içinden yüzeye çıkan başka bir şey vardı. Adını koyamadığım bir kıpırtı. Sanki yıllardır bir suyun altında beklemişim de nihayet nefes almak için başımı yukarı uzatmışım gibi.
Oysa ben uzun zamandır uyanık yaşadığımı sanıyordum.
İnsan kendine nasıl yalan söyler?
Daha doğrusu, insan ne zaman kendi yalanına inanmayı başarır?
Bu sorular zihnime bir çivi gibi çakıldı. Yatağın içinde kıpırdamadan yatarken tavanın beyazlığında geçmiş yıllarımı görür gibi oldum. Tertipli, ölçülü, kusursuz görünen bir hayat. Her şey yerli yerinde: düzgün bir ev, saygın bir iş, çevremde beni “başarılı” bulan insanlar. Ve ben… bütün bu dekorun ortasında, rolünü eksiksiz oynayan bir oyuncu.
Ama bu sabah, o rolün perdesi aralandı.
Her şey dün akşam başladı.
Masada karşılıklı oturuyorduk. O konuşuyor, ben dinliyor gibi yapıyordum. Dudakları kıpırdıyor, kelimeler havada asılı kalıyordu; ama ben sesleri duymuyor, yalnızca yüzündeki yorgunluğu izliyordum. Bir zamanlar o yüz bana sığınak gibi gelirdi. Şimdi ise bir aynaydı. Ve o aynada kendi korkaklığımı görüyordum.
“Artık konuşmuyoruz,” dedi.
Bu cümle, sandığım kadar basit değildi. Bir suçlama değildi yalnızca. Bir hüküm gibiydi. Ve ben o an fark ettim: gerçekten de konuşmuyorduk. Uzun zamandır susuyorduk. İkimiz de.
Ben hep sustum. Çünkü konuşursam bir şeylerin dağılacağından korktum. Çünkü gerçeğin, düzenli hayatımın camını kıracağından korktum. Çünkü içimdeki huzursuzluğu dillendirirsem, onun artık geri dönülmez bir gerçek olacağından korktum.
Korku… Evet, hayatımı korkuyla ördüm.
Çocukluğumdan beri böyleydim. Yanlış yapmaktan korkan, hayal kırıklığı yaratmaktan korkan, sevilmemekten korkan bir çocuk. O çocuk büyüdü; kravat taktı, ciddi bir yüz ifadesi edindi, ağırbaşlı bir ses tonu geliştirdi. Ama içimdeki çocuk hiç büyümedi. Hep titredi.
Babamın sert bakışlarını hatırlıyorum. Bir hatamda yüzü nasıl da kararıverirdi. O bakıştan kaçmak için ne çok çabalardım. Kusursuz olmaya çalıştım. Mükemmel olmaya. Hata yapmayan, sarsılmayan, güçlü görünen bir adam olmaya.
Ama güçlü görünmek, güçlü olmak değildir.
Bunu dün akşam anladım.
Masada otururken içimde bir ses vardı. İnce, ısrarlı, acımasız bir ses.
“Yalan söylüyorsun,” diyordu.
“Her gün biraz daha kendine yalan söylüyorsun.”
“Hayır,” dedim içimden. “Ben sadece huzuru koruyorum.”
“Hayır,” dedi o ses. “Sen korkuyorsun.”
O an kalbim hızlandı. Çünkü ses haklıydı. Onu sevip sevmediğimi bile artık açıkça düşünemiyordum. Onu seviyor muydum, yoksa alışkanlığı mı seviyordum? Bu evi mi seviyordum, yoksa dağılmaktan korktuğum için mi tutunuyordum? İşimi mi seviyordum, yoksa başarısız olma ihtimalinden kaçmak için mi oradaydım?
Ben neyi gerçekten istiyordum?
Cevap yoktu.
Ya da vardı da ben duymamak için kulaklarımı kapatmıştım.
Gece boyunca uyuyamadım. Yanımda nefes alıp veren bir insan vardı; ama aramızda görünmez bir uçurum açılmıştı. Tavana bakarken zihnim geçmişe doğru kaydı.
Bir zamanlar başka hayallerim vardı. Yazmak isterdim. Uzak şehirlere gitmek. Kendimi, başkalarının beklentilerinden bağımsız bir yerde sınamak. Ama “mantıklı” olanı seçtim. Güvenli olanı. Alkışlananı.
Toplumun makbul evladı, makbul eşi, makbul çalışanı oldum.
Ama kendim olamadım.
İşte bu sabah, uyanış dediğim şey buydu:
Benim, kendi hayatımın içinde bir yabancı olduğumu fark etmem.
Bu fark ediş, bir aydınlanma değil; bir sarsıntıydı. İçimdeki bütün dengeler altüst oldu. Çünkü eğer şimdiye kadar yaşadığım hayat bana ait değilse, geriye ne kalıyordu?
Boşluk.
Ve o boşluk korkunçtu.
Yataktan kalktım. Aynanın karşısına geçtim. Gözlerimin altındaki morluklara baktım. Bu yüz benim miydi? Yıllardır tıraş ederken gördüğüm, sabahları kravat bağlarken düzelttiğim yüz… Onu hiç gerçekten incelemiş miydim?
Aynadaki adama fısıldadım:
“Sen kimsin?”
Cevap vermedi. Ama bakışı değişti sanki. İlk defa bana meydan okur gibi baktı.
Belki de asıl uyanış, insanın kendi gözlerinin içine bakabilmesidir. Kaçmadan. Savunmadan. Bahane üretmeden.
Bir an için her şeyi bırakıp gitme isteği sardı içimi. Evi, işi, düzeni… Hepsini. Bir tren garında tek başıma durduğumu hayal ettim. Kimsenin beni tanımadığı bir şehirde, kimsenin benden bir şey beklemediği bir hayatta.
Ama sonra o tanıdık ses yine konuştu:
“Kaçmak uyanış değildir.”
Evet. Kaçmak kolaydı. Zor olan, kalıp gerçeği söylemekti. Kendime ve ona.
Mutfağa gittim. O da uyanmıştı. Saçları dağınık, yüzü solgundu. Bana baktı. O bakışta bir soru vardı. Belki de bir korku.
Bir şey söylememi bekliyordu.
İçimde kelimeler düğümlendi. Yılların suskunluğu boğazıma yapıştı. Eğer şimdi konuşursam, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama konuşmazsam, ben bir daha asla kendim olamayacaktım.
Kalbim göğsümü yumrukluyordu.
İşte dram buydu:
Ya düzenimi koruyacaktım ya da ruhumu.
Derin bir nefes aldım. Sesim titredi.
“Ben… mutlu değilim,” dedim.
Bu cümle, küçük bir itiraf gibi görünse de içimde bir depremin kapısını araladı. O an gözlerindeki acıyı gördüm. Ve kendi acımı. Yıllardır birbirimize dürüst olmamanın acısını.
Ama aynı zamanda tuhaf bir hafiflik hissettim.
Sanki içimdeki o çocuk ilk defa doğrulmuş, korkarak da olsa ayağa kalkmıştı.
Uyanış, mutluluk değildi.
Uyanış, konfor değildi.
Uyanış, güvenli hiç değildi.
Uyanış, çıplaklıktı.
Ve ben ilk defa çıplaktım.
Şimdi, bu satırları yazarken hâlâ ne olacağını bilmiyorum. Hayatımın hangi yöne savrulacağını, bu itirafın bizi ayırıp ayırmayacağını bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu:
Artık uyumuyorum.
Korkularım hâlâ benimle. Gelecek belirsiz. Ama en azından bugün, aynadaki adamla göz göze gelebiliyorum.
Belki uyanış bir varış değil; bir başlangıçtır.
Belki insan hayatı boyunca defalarca uyanır.
Belki de her uyanış, bir parçanın ölümü pahasına gerçekleşir.
Ben bugün bir parçamı gömdüm.
Ama ilk defa, gerçekten nefes alıyorum.


