Melike Erdoğan
Derin bir boşluğa baktı. Arkasında karanlık, derin bir boşluk bırakmıştı. Gündüz otobüse binerek başladığı yolculuk geceye kadar sürmüştü. Geri kalan yoluna bir minibüs ile devam etti. Dağa doğru heyecanlı bir tırmanış başlamıştı. Minibüs köy evlerinin arasından geçerek kıvrıla kıvrıla yol alıp son durağına geldi. Zirveye doğru yürüyüş başladı. Patika taşlı yol, merdivenler… Ara ara dinlenip devam etti yoluna. Üzerindeki ağırlık, içindeki sıkıntılar yürümesine engel oluyordu. Dizleri titriyor, başı dönüyordu. Aldığı yolu, zamanı unuttu. Ne kadar zamandır bu yolculuktaydı. Bilinmeze doğru yürüyordu. Hayır hayır bilinmez değildi aslında, bir amacı vardı. Zirveye ulaşacak orada bir gece geçirecekti.
Zirveye doğru yaklaşınca başını geriye çevirip baktığında sonsuz bir karanlık gördü. Ne olduğu seçilemeyen, ara ara yanıp sönen ışıklar bir sis perdesini delip karanlığın içinden geçiyordu. Yüreğindeki bitmeyen sızı, içindeki ateş, başındaki ağrı ve bunlara ek olarak mide bulantısı… Kusacaktı… Yedikleri değil, yaşadıklarının ağırlığı kusturacaktı… Bedeni ağırlaştı, tırmandıkça nefesi daraldı. Ayağının altında taşlar kayıyor, yer yer tümsekler sendelemesine sebep oluyordu. Derin bir nefes aldı. Karanlığın içinde kendini bir nokta gibi hissetti. Aslında nokta ne kadar bir bitiş gibi görünse de yeni bir başlangıçtı… Asıl olan noktadan sonrasıydı. Her bitiş yeni bir başlangıca gebeydi çünkü.
Kalbine sordu sessiz cümlelerle, hazır mıydı? Yenilenmeye, dönüşmeye… Hazırdı aslında dönüşmeye, değişmeye, yenilenmeye… Bu yolculuğa onun için çıkmamış mıydı? Bu yolculuk göründüğü gibi bir tepeye ulaşıp zirvede bu oksijenli bir hava teneffüs etmek değildi aslında. İçsel bir yolculuktu. Bir uyanış bir varoluş çabasıydı.
Durmaktı, düşünmekti… Sorgulamaktı… Yargılamaktı… Yenilenmekti… Gelişmekti, Değişmekti… Kendi kendini şifalandırmaktı… Anka kuşu misali küllerinden doğup hayat bulmak, dirilmek, yeniden var olmaktı.
Tepeden baktığında kapkaranlık bir gecenin içindeydi. Geride bıraktıklarına sabah bakacaktı. Her gecenin sabahı olduğu gibi elbet bu gecede gündüze kavuşacak, güneş doğacak tabiat yeniden uyanacaktı. İç sesini dinleyip çıkmıştı bu yolculuğa. Yine iç sesine kulak verip büyük bir umutla sabahı bekleyecekti. Şöyle bir düşündü hiç sıcak yatağından erken bir saatte kalkıp güneşin doğuşunu seyretmemişti. Bugün Nemrut Dağı’nın tepesinde soğuk ve rüzgârlı bir gecede güneşin doğuşunu bekleyecekti. Dönen koca devranın asırlardır yolundan milim sapmadan dönüşüne ve gün doğumuna şahitlik edecekti. Hesapsız yaşantısının bir sonucuydu burada olması, kendi kendiyle yüzleşme, bir sorgulama haliydi. Düşmüştü… Batmıştı… Terkedilmişti… Ve bataklık asırlardır yuttuğu insanlara ek onu da yutacaktı.
Her batışın bir çıkışı olduğunu anlamıştı nihayetinde, sancılı günler, geceler geçirdikten sonra.
Hep kaçtığı, ertelediği yüzleşmeler bir bir karşısına çıkmıştı, tıpkı yuvarlandıkça büyüyen bir kartopu gibi… Karşısında duran olaylar zinciri, yüzüne bir tokat gibi çarpan bütün gerçekler, küçükken oynadığı, şirin kahkahalar attığı, ellerini donduran ama bir o kadar da sevinç veren kartopu değildi. Çığ gibi büyüyen, büyüdükçe hızlanan, hızlandıkça üstüne doğru gelen devasa bir kartopuydu. Ezilecekti altında kalıp. Nefessiz kalacaktı… Ruhu daraldı, kalbi sıkıştı, nefesi kesildi… Bir adım atacak gücü kalmadı. Büyük bir kayanın dibine yığıldı ve çantasını sırtından çıkaracak gücü dahi bulamadı kendinde. Derin bir nefes aldı. Yanında tek kişilik bir çadırı vardı ama onu kuracak gücü bulamadı. Sadece montunun başlığını takabildi başına, sonra montunun içine kıvrıldı. Dizlerini göğsüne kadar çekti, tıpkı anne karnındaki bir cenin gibi küçüldü küçüldü… Öylece uyudu. Ne kadar kaldı öyle bilmiyordu, ayak seslerine uyandığında. Soğuk iliklerine işlemişti, uyanmazsa oracıkta donacaktı. Ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalıştı. Alacakaranlıkta olup bitenleri seçemedi. Kulağını dolduran seslere, fısıltılara anlam veremedi. Sonra neden orada olduğunu hatırladı. Çantasını toparlayıp montuna sımsıkı sarıldı ve hızla tepeye doğru tırmandı. Kalabalıktı. Battaniyelere sarılmış, tulumlarını giymiş insan kalabalığının arasından geçerek güneşin doğuşunu izlemek üzere doğu terasında yerini aldı.
Ufuk kızıl bir renge bürünmüştü. Kızıllıklar içinde sarı, turuncu, beyaz, birbiri içine girmiş maviliklerden oluşan bir renk cümbüşü tablo misali önünde duruyordu. Güneş bu renk cümbüşünü delip yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Kızıl bir renk karanlığın üstünü örtmeye başlamıştı. Telefonlar, fotoğraf makineleri bu anı ölümsüzleştirmek üzere hazırdı. Büyülü bir an başlıyordu. Güneş batıp batıp çıkıyor tekrar kayboluyor, kızıllıkların içinden tekrar çıkıyor ve tekrar batıyordu. Sanki tüm izleyicilerine şov yapıyor dans ediyordu.
Güneş belirmişti ufukta, yusyuvarlak bembeyaz bir top. Nihayet türlü türlü renkteki mavilikleri delip seyircilerinin karşısında yerini almıştı. Büyülendi güneşin doğuşuna. Asırlardır bıkmadan, usanmadan doğuşunu düşündü. Sonra kocaman taş heykellere hayranlık duyarak baktı. Hepsi beklediğinden oldukça büyüklerdi. Kim getirip koymuştu bu taşları buraya? Nasıl taşımışlardı? Nemrut ‘u düşündü. Bir kral halkına niçin zulmederdi? İbrahim Peygamber’i mancınıkla göle fırlatırken neden acımamıştı? Apollon, Zeus, Herakles ve Kral Antiochos’un dev heykellerini inceledi bir bir… Güneşin doğuşuyla birlikte eşsiz bir görüntü oluşmuş, altın rengine bürünmüştü devasa heykeller. “Kommagene Krallığı’nın kalıntıları,” dedi. Sessizce. Bu heykeller olmasa bu dünyada yaşadıklarından haberi dahi olmayacaktı. İyi ve kötü insanları düşündü. Dünya var olduğundan bu yana iyilik ve kötülük hep vardı. Kimler gelip kimler geçmişti. Kendi de bir gün fani olacaktı ama güneş yine doğacak yine batacaktı. Dünya dönmeye devam edecekti. Bir çıkmaza girmişti. Tüm yaptıkları hataları, kusurları bir kenara bırakıp yeniden doğacaktı tıpkı güneş gibi… Yeniden başlayacaktı yeni hayatına…
Derin düşüncelere dalmışken yavaş yavaş sesler azaldı. Bu doğuma şahitlik eden tüm seyirciler çekildi ve tek başına kaldı zirvede. Gece boyunca göremediği güzellikleri seyretti doyasıya. Bir baraj vardı uzaklarda… Kıvrıla kıvrıla ovayı sulayan bir akarsu… Çok uzaklarda şehirler, köyler… Güneş ovayı ısıtıp türlü ışıltılara boğarken manzaranın güzelliklerini seyre doyamadı. Ovayı ısıtan güneş içini de ısıttı.
Çantasını açıp psikiyatristin yazdığı ilaç kutularını çıkardı. Sımsıkı tuttu elinde. Kapağını açtı yavaşça… Önce elleri titredi, sonra bir bir kayalıklardan boşluğa doğru saçtı. Diğer kutu ve diğer kutu… Artık onlara ihtiyacı yoktu.
Tıpkı güneş gibi yeniden doğup hayatına devam edecekti.


