Özlem Günal Özyürek
Herkese benzeyen bir adam, her güne benzeyen bir iş gününde plazadaki işinden çıkmış, akşam trafiği savaşını da verdikten sonra, ışıl ışıl şehri yirmi üçüncü kattan seyredebilmek için onca para döküp tuttuğu şu bir oda bir salon evine varabilmişti. Sipariş verdiği yemeğini, ekranın soluk ışığı eşliğinde, artık olağanlaşmış manzaraya sırtını dönüp oturduğu bankoda yemeğe başladı. Tabağından çok, parmaklarının kaydığı camdaki akışa bakıyordu.
Her şey ekranın sol üst köşesinde beliren ufak bir piksel hatası ile başladı. Sunucuya doğru kayıp, kadının yüzünden süzülen iç içe geçmiş renkli kutucuklar. Ödediği internet parasına küfretti; bu devirde böyle fiber bilmem neyin ta…
Ekranı kaydırdı.
Düzelen ekranda, kutuplara yakın bir yerlerde eriyen bir buzul görüntüsü belirdi. Eriyen buzulun üzerinde beliren bir çatlak, eş zamanlı olarak ekran koruyucunun üzerinde beliren ince çizgi ile birleşip buzul görüntüsüne yapıştı. Yeni değiştirdiği ekran koruyucuya ödediği onca paraya küfretti; bu paraya bu kadar adi malzemenin ta…
Ekranı kaydırdı.
Düzelen ekranda bir maden göçüğü haberi veriliyordu. Madenin girişindeki çatlağı gösteren muhabirin üzerine doğru ilerleyen ince yeşil bir çizgi belirdi ekranda. Daha önceki çatlağı boydan boya yeşile boyamakla kalmamış, kucağında bebesiyle göçüğe girmeye çalışan bir kadını işaret eden lazer ışığı gibi yeşil bir nokta da eklenmişti. Tam muhabir yeni bir sarsıntının haberini verirken ekran da sallandı ve dondu. Henüz taksitleri bitmeyen telefonunun arıza yaptığını düşünerek küfretti.
Bu devirde üç ay dayanmayan telefonun ta…
Telefonu bir kenara fırlatıp laptopunu almak için kalkarken bıraktığı çatalın sapına bulaşmış yemek yağı ile karışan terinin izini gördü; hafif bir bulantı hissetti. Bu yağ da neyin nesiydi?
Kahve içmek iyi gelecekti, su ısıtıcısına su koyup düğmeye bastı. Su kaynayıp otomatik olarak duracaktı nasıl olsa. Bu arada laptopunu çantasından çıkarıp, açma tuşuna bastı. Siyah ekranın açılmasını beklerken üzerindeki ince çizgiyi fark etti. Parmağı ile çizginin üzerinden geçti, başlangıç noktasını bulmaya çalıştı. Ve işte oradaydı. Tırnağının ucuyla yokladı. Tam ekrana odaklanmışken gözü fokurdayan su ısıtıcısına takıldı, şimdiye kadar durması gerekirdi. Bir an ısıtıcının da camında bir çizik görüp görmediğinden emin olamadı, gözlerini kısarak daha dikkatli baktı. Kaynamakta olan suyun hareketine inat dimdik duran bir çizik işte tam orada duruyordu.
Gözü ısıtıcıda, parmağı ekranda, midesindeki bulantı artışta bir kalma anı yaşadı. Durumu bozan, parmağının teması ile çizikten çatlağa evrilmenin belli belirsiz sesi ile eşzamanlı beliren ekrandaki görüntü oldu. Simsiyah olmuş akan bir nehir, üzerinde yarısı beyaz kalmayı başarmış bir kuş tüyünü ekrandaki çatlağa doğru sürüklüyordu. Kuş tüyü çatlakta takılıp durdu. Arkasında birikmeye başlayan karanlık sıvı ekranı doldurmaya başlamakla kalmamış, çatlaktan dışarı sızmaya başlamıştı. Katran gibi, hafif yağımsı bir tabaka üzerine damlarken asfalt kokusuna benzer bir de koku yayılmaya başlamıştı. Artan bulantıya eşlik eden terleme ve genzindeki yanma hissinin arasında kalbinin hızlandığını fark etti. Sanki ağzında atıyordu. Panikle laptopun kapağını kapattı. Kucağındaki, üzerinde gökkuşağı renklerinin dans ettiği yağlı sıvıya bakakaldı.
Kâbus mu görüyorum lan?
Gözlerini ovuşturdu, tekrar açtı; her şey aynıydı.
Isıtıcıda kaynayan suyun sesi…
Ufacık salona üç beden büyük son model televizyonuna yöneldi. Titreyen yağlı eliyle kumandanın açma tuşuna bastı. Ayakta durmuş açılmasını beklerken siyah ekranı bir ucundan diğerine çaprazlama kateden çizgiyi gördü. Şaşkınlıkla fırlattığı kumandanın pilleri yerde yuvarlanırken, iki eli saçlarının arasında, şakaklarından akan teri bile fark edemeden yere, iki dizinin üzerine çökmüştü.
Deliriyorum galiba…
Ekranda patlayan bombaların yerle bir ettiği binaların görüntüsü belirdi. Yükselen toz ve duman karışımı ekrandaki çizikten salona dolmaya başlamıştı. Patlayan her bomba ile çizgi daha derin bir çatlağa dönüşürken ekrandan fırlayan pembe plastik bir çocuk terliği önüne düştü. Ne oluyor demeye kalmadan görüntü yerini alevler içinde bir ormana bıraktı. Alevler o kadar yakındı ki, salonda artan sıcaklıktan üzerindeki gömlek sırılsıklam üzerine yapışmıştı. Ve birden ekrandan fırlayıp önüne düşen yarısı yanık bir kozalağı, kayarak içeriye süzülen bir yılan izledi. Kalkıp kaçmak istese de, kıpırdayamıyordu. Burnuna gelen yanık kokusunun bastıramadığı pis bir koku yayılmaya başlamıştı. Dehşet içindeki gözlerini bir an yılandan ayırabildiğinde pantolonunun önündeki ıslaklığı gördü.
Isıtıcıda kaynayan suyun sesine eklenen yılanın tıslama sesi…
Artık ekranda ardı ardına gelen görüntüler hızla akıyor ve her görüntüden önüne bir şey fırlayıp düşüyordu. Grönland’da bir penguen arkasını dönmüş tek başına yürürken bir MAGA şapkası, elleri arkasından kelepçelenmiş pijamalı bir adamın göz bağı, yanan bir afişin ateşi ile sigarasını yakan bir kadının başının örtüsü, özel bir jetin üzerinde LS harfleri görülebilen ucu yırtılmış uçuş kartı, gökyüzünden çekilmiş bir ada görüntüsünden lolipoplar, kum saatinden kum yerine damlayan beyaz haplar, kara kaplı dosyaların arasından “reşit olmayan” diye başlayan kağıtlar, kirli peluş ayıcıklar, duvarlardaki YARDIM kelimesini yazmış kırmızı ojeler, çöp kutularından fırlayan ağzı bağlı kanlı poşetler.
Ve ekran karardı.
Ruhu çekilmiş gibi boş gözlerle siyah çatlak ekrana bakıyordu. Yansıyan siluetinin alın bölgesine denk gelen yerde oluşan bir deliği ve oradaki bir kıpırtıyı gördü. Televizyonun içinden kablolar, minyatür çipler, işlemciler taşıdıkları onca suç ile sızmaya başlamış, hızla ona doğru akıyorlardı. Boğazı kurudu, nefesi kesildi, gözleri büyüdü; boğuluyordu.
Isıtıcıda kaynayan suyun ve tıslayan yılanın sesi kesildi. Ter ve idrar kokusu kayboldu. Gecenin karanlığında camları çatlatan bir ses yükseldi. Kendi yarattığı dünyaya bakamıyor olduğu gerçeği ile yüzleşemeyen insanoğlunun bundan kaçışına izin verilmeyecekti. Dünya’nın ortasında oluşan bir çatlak hızla koca bir yarığa dönüştü. Işıl ışıl şehirleri içine çekip yuttu ve kapandı.
Uzun bir sessizliğin ardından kalp atışı tekrar duyuldu.

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

