Ümit Ahmet Duman
Akşam sisinin ortamı görünmezliğe bürüdüğünü bildiğim bir bahçenin ortasındaki konağın kapısını zar zor buldum. Kapı zilini aramama gerek kalmadan, elimi hafif ittirdiğimde kapı kendiliğinden ağır ağır iniltilerle açılmaya başladı. Varmak istediğim yerde, kapının ardında kim var bilmeden küçük bir tereddütle, sırtımda minik bir ürpertiyle bahçeye girmek istiyorum. Tarihin izlerini taşıyan, yer yer oksitlenmiş metal ağır tokmağı kavrayan ellerim bilinmezliğin heyecanıyla terliyor. Holü geçip de salon kapısını açtığımda, kapının ardındaki esrar, salonun avizelerinden vuran adeta gün ışığını aratmayan aydınlığın yüzüme vurmasıyla ben de aydınlanıyorum. Korkularımı bir an olsun dışarıda bıraktığımı hissediyorum.
Tam da korkularımdan bir omuz silkmesiyle uzaklaşmışken içimden bir ses “Gir gir çekinme, salon bütün ihtişamıyla seni bekliyor,” diyor. Hayır kapısı olması dileğiyle bir çırpıda atıyorum bedenimi eşikten içeri. İçerinin aydınlığına alışmakta zorlanan gözlerim alışmaya başladığında aydınlık yetersiz geldiğinde uzun yemek masasındaki üçlü şamdanı cebimdeki çakmağımla yakıveriyorum. Sıcak ve güvenilir bir ortamın içine usulca bırakıveriyorum kendimi. Unutmamalıyım biliyorum, bu odada şimdiye kadar hayatımda girdiğim diğer odalardan farklı lezzetler, anılar karşılıyor olacak beni, zihnen hazırlıklı olsam iyi olacak. Benzerlikler aramamalı, benzerliklerin yumuşak karnında kulaç atmaktansa, onun yerine benzersizliklere toslamaya hazır olmalıyım.
Aydınlanan salonda çevreme şaşkın şaşkın bakıveriyorum. Duvarları boydan boya, tabiatın envaiçeşit renkleriyle bezenmiş tablolar süslemekte olduğunu silik mum ışığında dahi hissediyorum. Ormanın yalnızlığını betimleyen ağaçlar, kokuları neredeyse burnuma ulaşan kurutulmuş çiçekler, ormanın bitiş noktasında gözün görebildiği derinlemesine gelinciklere boğulmuş bir vadi, vadinin ufuk çizgisinde başlayan sağlı sollu heybetli dağların arasında ürküten karanlık uçurumlar, sonsuz maviliğiyle kendini cömertçe açmış bir gökyüzü, minik lekeler halinde tabloyu pastele yaklaştırma çabasını gösteren killi toprak, ressama ilham veren ölçülü derinlikler, her birinden kendime oyuncaklar icat ettiğim mavi gökyüzü fonunda beyaz bulutlar, soluk aldıklarını hissettiğim ortamdan bağımsız kibirli üstten bakan renk renk taşlar, canlı yeşili hâkim ama ne ararsan yapraklarında çiçeklerinde barındıran bitkiler evreni, tabii ki insan dostu hayvanlar, geyikler, sincaplar, karacalar, suda karada, havada, yaşayan her türlü börtü böcek, evren kadar büyük bir tablonun karşısında adeta dilim tutuluyor.
Şu güzelim goblen koltuklara gömülmek, masanın ihtişamı ve duvarları süsleyen şu tanımlamakta zorluk çektiğim tabloların albenisini soğurmak, kısaca yüksek tavanlı ve süslemelere boğulmuş bu salonun keyfine varmak için saatlerce kıpırtısız, göz kırpmaksızın oturarak keyfine varmak düşüncesindeyim, ama diğer taraftan da bir sonraki şu iki kanatlı kapı ardında ne var merakı içindeyim. Ah şu beynimi bir kurt gibi kemiren bilinmezliklere merak duygusu. Kalmak ya da kalmamak.
Kararsızlık kararlılığını yaşıyorum, yaşatıyorum şu minicik beynime.
Kararlıyım, istemsizce beden dilimden dışarı vuran hareketlere bakacak olursak aslında son kararımı vermiş gibiyim. Duvarlardaki tabloların manzarası baş döndürücü, ortam büyüleyici. Ama her şey, her zaman mükemmel olmayabiliyor. Şu ortamda soluk aldıkça anlıyorum ki, günün sonsuz doğuşu, ısının ne yukarı ne aşağı gitmeden yatay değerde kalması, dümdüz bir hayatı, rutini yaratıyor, ağaçlar, kuşlar, yumuşak rüzgârlar eşliğinde doğanın ninnisini mırıldanıyor. Ağaçlardan düşlerin ipuçları, kederlerin dip tutmuş mayalı tortuları fışkırıyor. Kuşlar, göç zamanlarının tik taklarını tembel tembel beklerlerken yaşamın gerçeklerine tanıklık ediyorlar.
Bazı bitkiler boyunlarını inceltip dallarını varsa uçlarındaki çiçek goncalarını dikerek uyanma, propaganda yapma edasındalar. Toprak, bugüne değin gündeme getirmediği, yüzyıllardır içinde barındırdığı en acı sırlarını ifşa etme peşinde. Doğa tablolarda uyanıyor. Dağlar o heybetli karanlık mavi ve kahve tonlarıyla kendi çekim güçleriyle, kendi eksenleri etrafında vadinin iki yakasından birbirlerine güç gösterisinde gibiler.
Tablolara odaklanıyorum, beni tekrar ürperten bir uyanma hareketinin karmaşasıyla göz göze geliyorum. Salondan terasa açılan kapının önündeki kar beyazı tül, hafif rüzgârın da etkisiyle beni adeta terasa davet ediyor. Terasta, elinde az önce uşağın kristal bardakta sunduğu kırmızı şarabın, salondaki tablolardan sonra neredeyse birebir beni karşılayan teras manzarasının etkisiyle, şu ana değin sırrına eremediğim bu yaşlı dünyanın kapalı kasalarının anahtarını elimde hissediyorum. Gözlerimi fazla değil birkaç saniyeliğine kapattığımda, neler geliyor geçiyor zihnimden. İnsanlık namına yapılacak iyi şeyler kadar, her yüzyılda en az bir kez diktatörlerin yaşattığı karabasanların karşısında direnen halkın komutanı olmayı hayal ediyor, kendimi bir bok sanıyorum.
Şarabım yarılandığında, terasta akşam serinliğinde biraz da ürperen bedenimi tekrar salona yönlendirdiğimde, birkaç saniyede yeni sürprizler karşılıyor beni. Salonda ufak tefek şeyler devleşiyor, devler cüceleşiyor, düşüncemden ne geçerse o oluyor, odada vicdanımın sesiyle baş başayım, tanrı benim adeta, düşünüyorum ta ta ta karşımda düşündüğüm. Ürkütüyor biraz beni bu denli güç. Haykırıyorum, önce kendi vicdanımı sonra da tüm ezilen halkların, insanların, ezen-ezilenlerin içlerindeki vicdan duygularını uyandırmak çabasıyla.
Koskoca bir tarihi, insanlık tarihi panoramasını sığdırmış gibiyim, bu boyutlarını benim belirlediğim salona. Koskoca bir film şeridi akıp gidiyor gözlerimin önünden.
Demin benim için sıralanmış, tablonun en tepesinden bana muzipçe göz kırpan, oyunlar oynadığım, yazacağım masallar için karakterler yarattığım bulutlar, teker teker yere düşüyorlar. Az önce adeta kızışmış bir at gibi şahlanan taşlar, o heybetlerini hala korumalarına karşın sessizliğe bürünmüşler, sessizlikleri ile konuşuyorlar ses çıkarmadan, halkın meydanları kaplayan haykırışları nedeniyle. Ama bilinç kaybına uğramış ya da kör de değiller, görüyorlar ve algılıyorlar doğadaki var olan materyalizmi en ince hücrelerine değin. Meydanlarda haykıran halklar, “Doğada değişmeyen tek şey değişimdir,” sözünü eylemlerinin nakaratı olarak tekrarlıyorlar. Bu salonda tuvallerin dünyasında yarattığım dünyamın minik parçaları, derinlemesine bir sosyolojik çalışma yapılsa, inanın insanlık kültürüne ayna tutacak güçte. Sanat, devinim, isyan, haykırışlar, yenilenme ve uyanışlar fışkırıyor dağların taşların vadilerin arasından.
Bu tablolarda betimlediğimiz manzaraların benzerini klonlasak, yeniden canlandırsak ne çok yerimiz ne çok barış içinde yaşayacağımız dünyalarımız olur aslında. İçinden yalnızlık geçen masalları buradaki tek bir ortama sığdırmak masallara da bana da yazık oluyor gerçekten.
Bu nadide salonda, birbirimizi tanımadan yaşayıp gittiğimiz şehirlerin, vicdan denilen duygumuzu uzaklara fırlatan bunaltıcı kalabalığın yokluğu, yaşam savaşımızın sürdüğü bitmek bilmez devinimimizin kendimizi unutturmasının yanında bilmeden sundukları cennet misali yeşillikler, vahalar, minik fırça darbeleri ile yaratılmış cennet odacıkları, dağlar, ovalar, göller, denizler, ırmaklar var.
Varlığını her daim hissettiğim bu dünyalar, söylenmemiş sözlerin, paylaşılan anların, ortak tarihin, dünya var oldukça yaşanmışlıkların ve yaşanacakların, insan denen diktatörün el yapımı felaketlerinden ya da yaşama kolaylık katan yararlı buluşlardan oluşan fikirlerin menbaıdır.
Burada benim yarattığım barışçıl bir sanal dünyada, huzur içinde, kötü düşüncelerden arınmış, barışa uyanışın güçlüğünün tarifini haykırmak, vicdanı hür, ruhu özgür kişilere nasip olması dileğiyle…
BARIŞA UYANMANIN MÜŞKÜLÂTI
Akşamın füsunlu sisinde, muhiti görünmez bir örtüyle kapladığı malumu olan bir sayfiye bahçesinin ortasındaki malikâne kapısını güçlükle buldu. Kapı ziline lüzum kalmadan, elini hafifçe itmesiyle kapı, ağır aksak iniltiler yayarak kendiliğinden aralanmaya başladı. Ulaşmak istediği mekânda, eşiğin ardında kimin bulunduğunu bilmeksizin, ufak bir tereddütle, sırtında ürkek bir huşu hissiyle bahçeye dâhil olmak istiyordu. Tarihin izlerini taşıyan, yer yer oksitlenmiş metalden mamul tokmağı kavrayan elleri, bu bilinmezliğin heyecanıyla nemleniyordu. Holü geçip de salon kapısını araladığında, kapının ardındaki esrarengizlik, salonun avizelerinden yayılan ve neredeyse gün ışığını gölgede bırakan aydınlığın yüzüne vurmasıyla birlikte izale oluyordu. Korkularını bir anlığına dışarıda bıraktığını idrak ediyordu.
Tam da endişelerinden bir omuz silkmesiyle uzaklaşmışken, içinden bir nida yükseliyordu: “Gir! Gir, çekinme; salon tüm ihtişamıyla seni bekliyor.” Bir hayır kapısı olması niyetiyle, aceleyle bedenini eşikten içeri atıyordu. İçerinin ziyasına uyum sağlamakta zorlanan gözleri intibak etmeye başladığında, aydınlığın kâfi gelmediğini fark edince, uzun yemek masasının üzerindeki üçlü şamdanı cebindeki çakmağıyla alevledi. Kendini sıcak ve güven telkin eden bir atmosferin içine usulca bırakıyordu. Bilmeliydi ki, bu oda, şimdiye dek girdiği diğer mahallerden farklı lezzetler, yeni anılarla onu karşılayacak; zihnen hazırlıklı olması gerek. Benzerlikler aramamalı, benzeşliğin yumuşak karnında kulaç atmaktansa, onun yerine benzersizliklere çarpmaya hazır olmalıydı.
Işıkla dolan salonda etrafına hayretler içinde bakınıyor. Duvarları baştanbaşa, tabiatın envai çeşit renkleriyle donatılmış tabloların süslediğini, silik mum ışığında dahi hissediyordu. Ormanın yalnızlığını betimleyen ağaçlar, kokuları neredeyse burnuma gelen kurutulmuş çiçekler, ormanın nihayetinde gözün erebildiği derinlemesine gelinciklere boğulmuş bir vadi, vadinin ufuk çizgisinden yükselen sağlı sollu heybetli dağların arasında ürkütücü karanlık uçurumlar, sonsuz maviliğiyle kendini cömertçe açmış bir göğün kubbesi, minik lekeler halinde tabloya pastel dokunuşu katma gayretini gösteren killi toprak, ressama ilham veren ölçülü derinlikler, her birinden kendine oyuncaklar icat ettiği mavi gökyüzü fonunda ak bulutlar, soluk aldıklarını hissettiği ortamdan eksiksiz, kibirli, üstten bakan rengârenk taşlar, canlı yeşilin hâkim olduğu lakin her ne aranırsa yapraklarında ve çiçeklerinde barındıran bitkiler evreni ve tabii ki insan dostu hayvanlar; geyikler, sincaplar, karacalar, suda karada havada yaşayan her türden börtü böcek… Evren kadar büyük bir tablonun karşısında adeta dili tutuluyor.
Şu nadir goblen koltuklara gömülmek, masanın ihtişamını ve duvarları süsleyen şu tarif etmekte zorlandığı tabloların albenisini özümsemek, kısaca yüksek tavanlı ve süslemelere boğulmuş bu salonun keyfine varmak için saatlerce kıpırtısız, göz kırpmaksızın oturmak düşüncesinde. Ama diğer yandan da, bir sonraki şu iki kanatlı kapının ardında ne olduğu merakı içinde. Ah, şu beynini bir kurt gibi kemiren bilinmezliklere duyduğu merak. Kalmak ya da gitmek. Kararsızlığın kararlılığını yaşıyor, yaşatıyor şu minicik zihnine.
Kararlı. İstemsizce beden dilinden dışarı vuran hareketlere bakılacak olursa, aslında nihai kararını vermiş gibi. Duvarlardaki manzaraların baş döndürücü olduğu, ortamın büyüleyici olduğu aşikâr. Fakat her şey, her zaman mükemmel olmayabiliyor. Şu atmosferde soluk aldıkça anlıyor ki, günün sonsuz doğuşu, ısının ne yükselip ne de alçalmadan yatay bir değerde kalması, dümdüz bir yaşamı, bir rutini yaratıyor. Ağaçlar, kuşlar ve yumuşak rüzgârlar eşliğinde doğanın ninnisini mırıldanıyor. Ağaçlardan düşlerin ipuçları, kederlerin dip tutmuş, mayalı tortuları fışkırıyor. Kuşlar, göç zamanlarının tik taklarını tembel tembel beklerlerken, yaşamın hakikatlerine tanıklık ediyorlar.
Bazı bitkiler boyunlarını uzatıp, dallarını ve varsa uçlarındaki çiçek goncalarını dikerek, uyanma, bir nevi propaganda yapma edasındalar. Toprak, bugüne dek gündeme getirmediği, asırlardır içinde barındırdığı en acı sırlarını açığa çıkarma peşinde. Doğa tablolarda uyanıyor. Dağlar, o heybetli karanlık mavi ve kahve tonlarıyla, kendi çekim güçleriyle, kendi eksenleri etrafında, vadinin iki yakasından birbirlerine güç gösterisinde gibiler.
Tablolara odaklanıyor. Onu tekrar ürperten bir uyanış hareketinin karmaşasıyla göz göze geliyor. Salondan terasa açılan kapının önündeki kar beyazı tül, hafif rüzgârın etkisiyle onu adeta terasa davet ediyor. Terasta, elinde az önce uşağın kristal bardakta sunduğu kırmızı şarabın ve salondaki tablolardan sonra neredeyse birebir onu karşılayan teras manzarasının etkisiyle, şu ana değin sırrına eremediği bu yaşlı dünyanın kapalı kasalarının anahtarını elinde hissediyor. Gözlerimi çok değil, birkaç saniyeliğine kapattığında, zihninden neler gelip geçiyor… İnsanlık adına yapılacak iyi şeyler kadar, her yüzyılda en az bir kez diktatörlerin yaşattığı karabasanlara karşı direnen halkın komutanı olmayı hayal ediyor, kendini yüce bir varlık sanıyor.
Şarabı yarılandığında, terasta akşam serinliğinde biraz da ürperen bedenini tekrar salona yönlendirdiğinde, birkaç saniyede onu yeni sürprizler karşılıyor. Salonda ufak tefek şeyler devleşiyor, devler cüceleşiyor; düşüncesinden ne geçerse o oluyor. Odada vicdanının sesiyle baş başa; adeta “tanrı benim” diye düşünüyor ve anında karşısında düşündüğü beliriyor. Bu denli güç, onu biraz ürkütüyor. Haykırıyor! Önce kendi vicdanını, sonra da tüm ezilen halkların, insanların, ezen–ezilenlerin içlerindeki vicdan duygularını uyandırma gayesiyle…
Koskoca bir tarihi, insanlık tarihi panoramasını sığdırmış, sanki bu boyutlarını onun belirlediği salona. Koskoca bir film şeridi akıp gidiyor gözlerinin önünden. Demin onun için sıralanmış, tablonun en tepesinden ona muzipçe göz kırpan, oyunlar oynadığı, yazacağı masallar için karakterler yarattığı bulutlar, teker teker yere düşüyorlar. Az önce adeta kızışmış bir at gibi şahlanan taşlar, o heybetlerini hâlâ korumalarına karşın sessizliğe bürünmüşler. Sessizlikleri ile konuşuyorlar, ses çıkarmadan, halkın meydanları kaplayan haykırışları nedeniyle. Ama bilinç kaybına uğramış ya da kör de değiller; görüyorlar ve algılıyorlar doğadaki var olan materyalizmi en ince hücrelerine değin. Meydanlarda haykıran halklar, “Doğada değişmeyen tek şey değişimdir,” sözünü eylemlerinin nakaratı olarak tekrarlıyorlar. Bu salonda, tuvallerin dünyasında yarattığı dünyasının minik parçaları, derinlemesine bir sosyolojik çalışma yapılsa, inanın insanlık kültürüne ayna tutacak güçte. Sanat, devinim, isyan, haykırışlar, yenilenme ve uyanışlar fışkırıyor dağların, taşların, vadilerin arasından.
“Bu tablolarda betimlediği manzaraların benzerini klonlasak, yeniden canlandırsak, ne çok yerimiz, ne çok barış içinde yaşayacağımız dünyalarımız olur aslında. İçinden yalnızlık geçen masalları buradaki tek bir ortama sığdırmak, masallara da bana da yazık oluyor gerçekten,” diye geçiriyor içinden.
Bu nadide salonda, birbirlerini tanımadan yaşayıp gittikleri şehirlerin, vicdan denilen duygularını uzaklara fırlatan bunaltıcı kalabalığın yokluğu, yaşam savaşlarının sürdüğü bitmek bilmez devinimlerinin kendilerini unutturmasının yanında, bilmeden sundukları cennet misali yeşillikler, vahalar, minik fırça darbeleriyle yaratılmış cennet odacıkları, dağlar, ovalar, göller, denizler, ırmaklar var.
Varlığını her daim hissettiği bu dünyalar, söylenmemiş sözlerin, paylaşılan anların, ortak tarihin, dünya var oldukça yaşanmışlıkların ve yaşanacakların, insan denen diktatörün el yapımı felaketlerinden ya da yaşama kolaylık katan yararlı buluşlardan oluşan fikirlerin menbaıdır.
Burada, onun yarattığı barışçıl bir sanal evrende, huzur içinde, bâtıl düşüncelerden arınmış, barışa uyanışın müşkülâtının tarifini haykırmak, vicdanı hür, ruhu özgür kişilere nasip olması dileğiyle…
SAVAŞA ÇAĞRININ GÖRKEMİ
Akşamın zırh gibi çöken karanlığı, ortamı hissedilir bir tehdit ile kuşattığı malum olan bir karargâhın merkezindeki kale kapısını buldum. Kapı tokmağını arayışa gerek kalmadan, elimi sertçe vurduğumda kapı, çelik yayların gerilimiyle hızla ve gürültüyle açılmaya başladı. Ulaşmak istediğim muhakeme odasında, eşiğin ardında beni bekleyenin kader olduğunu bilerek, en ufak bir tereddüt göstermeksizin, göğsümde yükselen bir azimle içeri adım atmak istiyorum. Tarihin keskin hatlarını taşıyan, yer yer parlatılmış ağır demir kilitleri kavrayan ellerim, beklenen çarpışmanın heyecanıyla yanıyor. Holü adımlayıp da Savaş Meclisi kapısını araladığımda, kapının ardındaki sır perdesi, meclis salonunun meşalelerinden yayılan, adeta kızıl bir şafağı aratmayan aydınlığın yüzüme vurmasıyla açığa çıkıyor. Şüphelerimi ve merhametimi bir anlığına dışarıda bıraktığımı idrak ediyorum.
Tam da tereddütlerimden bir emirle uzaklaşmışken, içimden bir komut yükseliyor: “İlerle! İlerle, tereddüt etme; salon tüm haşmetiyle zaferini bekliyor.” Bir fetih emri olması niyetiyle, ani bir çeviklikle bedenimi eşikten içeri fırlatıyorum. İçerinin kor aydınlığına alışmakta zorlanan gözlerim uyum sağlamaya başladığında, ışık yetersiz geldiğinde, uzun strateji masasının üzerindeki gümüş sancağı cebimdeki çelik çakmağımla ateşliyorum. Kendimi hükmedici ve çelikten bir atmosferin içine usulca bırakıyorum. Unutmamalıyım; biliyorum ki, bu oda, şimdiye dek girdiğim diğer mahallerden daha keskin planlar, acımasız kararlarla beni karşılayacak; zihnen savaş pozisyonunda olmam elzem. Geri çekiliş aramamalı, müşfikliğin zayıf noktasında oyalanmaktansa, onun yerine acımasız zaferlere kilitlenmeye hazır olmalıyım.
Ateşle aydınlanan salonda etrafıma keskin bir bakışla hükmediyorum. Duvarları baştanbaşa, savaşın çeşitli aşamalarını gösteren kahverengi ve kan kırmızısı tonlarıyla bezenmiş stratejik haritaların süslediğini, titrek meşale ışığında dahi görüyorum. İmparatorluğun kesinliğini temsil eden dik hatlı dağlar, kokuları neredeyse burnuma gelen barut ve deri zırhlar, ordunun konuşlanma noktasında gözün görebildiği derinlemesine kalelere boğulmuş bir vadi, vadinin ufuk çizgisinden başlayan sağlı sollu heybetli surların arasında fetih bekleyen tehlikeli geçitler, sonsuz ihtişamıyla kendini cömertçe açmış bir koyu gri gökyüzü, kıpkızıl lekeler halinde haritayı dehşete yaklaştırma çabasını gösteren kavrulmuş toprak, kumandana ilham veren ölçülü riskler, her birinden kendime fetih yolları icat ettiğim gri gökyüzü fonunda kara bulutlar, soluk aldıklarını hissettiğim ortamdan bağımsız, hükmedici, üstten bakan keskin hatlı taşlar, demir grisi hâkim ama ne ararsan kalkanlarında ve mızraklarında barındıran savaşçı evreni, ve tabii ki avcı hayvanlar; kurtlar, şahinler, panterler, suda karada havada yaşayan her türden savaşçı ruh, kader kadar büyük bir haritanın karşısında adeta gözlerim kamaşıyor.
Şu sert meşin koltuklara yerleşmek, masanın ağırlığını ve duvarları donatan şu tanımlaması zor haritaların çekiciliğini sindirmek, kısaca yüksek tavanlı ve silahlarla çevrili bu salonun gücüne varmak için saatlerce dimdik, göz kırpmaksızın oturarak yüceliğine ermek düşüncesindeyim. Ama diğer yandan da, bir sonraki şu iki kanatlı kapının ardında nefret ettiğim düşmanla yüzleşme merakı içindeyim. Ah, şu beynimi bir keskin nişancı gibi hedefleyen fetih arzusu ve öfke duygusu. Hücum etmek ya da Hücum etmemek. Kararlılığın çelikleşmiş halini yaşıyor, yaşatıyorum şu taktik zihnime.
Hazırım. İstemsizce beden dilimden dışarı fışkıran hareketlere bakılacak olursa, aslında nihai emrimi vermiş gibiyim. Duvarlardaki haritaların manzarası yükseliş vaat ediyor, ortam hükmediyor. Fakat zafer, her zaman kolay olmayabiliyor. Şu atmosferde duruş sergiledikçe anlıyorum ki, günün her anı, enerjinin ne aşağı ne de yukarı gitmeden sürekli bir gerilimde kalması, sarsılmaz bir disiplini, bir gayreti yaratıyor. Sancaklar, davullar ve keskin rüzgârlar eşliğinde savaşın marşını söylüyor. Ağaçlardan saldırı kodları, intikamın derinlerdeki, mayalanmış hıncı fışkırıyor. Kartallar, fetih anlarının şanlı çığlığını sabırsızlıkla beklerlerken, gücün hakikatlerine tanıklık ediyorlar.
Bazı askerler boyunlarını inceltip, mızraklarını ve varsa uçlarındaki süngülerini dikerek, hücum etme, bir nevi caydırıcılık yapma gayretindeler. Toprak, bugüne dek gündeme getirmediği, asırlardır içinde barındırdığı en büyük zaferlerin hikâyelerini açığa çıkarma peşinde. Savaş haritalarda şahlanıyor. Surlar, o heybetli karanlık gri ve siyah tonlarıyla, kendi çekim güçleriyle, kendi eksenleri etrafında, cephenin iki yakasından birbirlerine üstünlük gösterisinde gibiler.
Haritalara odaklanıyorum. Beni tekrar kışkırtan bir hücum hareketinin hızlanmasıyla göz göze geliyorum. Salondan balkona açılan kapının önündeki koyu kadife perde, hafif rüzgârın etkisiyle beni adeta gözlem noktasına çekiyor. Gözlem noktasında, elinde az önce yaverin metal kupada sunduğu sert içkinin, salondaki haritalardan sonra neredeyse birebir beni karşılayan cephe manzarasının etkisiyle, şu ana değin çözemediğim bu savaşın kapalı stratejilerinin anahtarını elimde hissediyorum. Gözlerimi çok değil, birkaç saniyeliğine kapattığımda, zihnimden neler gelip geçiyor… İmparatorluk namına yapılacak büyük fetihler kadar, her yüzyılda en az bir kez zayıfların yaşattığı utançların karşısında intikam alacak komutan olmayı hayal ediyor, kendimi yenilmez bir dehşet sanıyorum.
İçkim yarılandığında, gözlem noktasında gecenin keskinliğinde biraz da sertleşen bedenimi tekrar salona yönlendirdiğimde, birkaç saniyede yeni emirler beni karşılıyor. Salonda ufak tefek engeller devleşiyor, düşmanlar cüceleşiyor; emrimden ne geçerse o oluyor. Odada öfkemizin sesiyle baş başayım; adeta kader benim. Emrediyorum ve anında karşımda emrettiğim birliği görüyorum. Bu denli mutlak güç, beni biraz korkutuyor ama aynı zamanda kamçılıyor. Gürlüyorum! Önce kendi hırsımı, sonra da tüm boyun eğen halkların, askerlerin, kumandanların içlerindeki zafer arzusunu alevlendirme gayesiyle…
Koskoca bir tarihi, fetihler tarihi panoramasını sığdırmışım sanki bu boyutlarını benim belirlediğim salona. Koskoca bir savaş bandı akıp gidiyor gözlerimin önünden. Demin benim için sıralanmış, haritanın en tepesinden bana sertçe göz kırpan, tuzaklar kurduğum, yazacağım destanlar için kahramanlar yarattığım silahlar, teker teker hedefe düşüyorlar. Az önce adeta bir boğa gibi saldıran dağlar, o heybetlerini hâlâ korumalarına karşın sessizliğe bürünmüşler. Sessizlikleri ile konuşuyorlar, ses çıkarmadan, birliğin ilerleyişi nedeniyle. Ama bilinç kaybına uğramış ya da kör de değiller; görüyorlar ve algılıyorlar doğadaki var olan kuvveti en ince hücrelerine değin. Cephelerde ileri atılan birlikler, “güçlü olan ayakta kalır” sözünü yeminlerinin nakaratı olarak tekrarlıyorlar. Bu salonda, tuval üzerindeki dünyamın minik parçaları, derinlemesine bir askeri analiz yapılsa, inanın fetih kültürüne ayna tutacak güçte. Disiplin, sertlik, hınç, zafer çığlıkları, yıkım ve saldırılar fışkırıyor dağların, taşların, vadilerin arasından.
Bu haritalarda işaretlediğimiz noktaların benzerini ele geçirsek, yeniden yükseltsek, ne çok toprağımız, ne çok hükmedeceğimiz dünyalarımız olur aslında. İçinden korkaklık geçen hikâyeleri buradaki tek bir ortama sığdırmak, hikâyelere de bana da zayıflık olur gerçekten.
Bu önemli salonda, birbirimizi tanımadan itaat edip gittiğimiz ordu birliklerinin, merhamet denilen duygumuzu uzaklara fırlatan zorlu disiplinin yokluğu, savaş çabamızın sürdüğü, bitmek bilmez ilerleyişimizin kendimizi unutturmasının yanında, bilmeden sundukları mutlak zafer misali cepheler, stratejik noktalar, keskin kılıç darbeleriyle yaratılmış ileri karakollar, dağlar, ovalar, geçitler, nefret dolu ırmaklar var.
Varlığını her daim hissettiğim bu gözdağı veren coğrafyalar, verilmiş emirlerin, paylaşılan tehditlerin, ortak düşmanlığın, medeniyet var oldukça yaşanmışlıkların ve yaşanacakların, insan denen kumandanın el yapımı zaferlerinden ya da düşmana acı veren yararlı silahlardan oluşan taktiklerin kaynağıdır.
Burada, benim kurduğum mutlakiyetçi bir sanal cephede, intikam içinde, zayıf düşüncelerden uzaklaşmış, savaşa çağrının görkeminin tarifini haykırmak, iradesi çelik, ruhunu güce adamış kişilere nasip olması dileğiyle…


