Pelin Süalp

“Bahar ebediydi ve batı rüzgârları ılık esintileriyle tatlı tatlı okşuyordu ekilmeden var olan çiçekleri…”
Dönüşümler, Publius Ovidius Naso
Ovidius haklıydı, bahar bir zamanlar hiç bitmiyordu. Ama Saturnus devrildiğinde, sadece krallıklar değişmedi. Rüzgârlar yönlere dağıtıldı. Toprak sürülmeye başlandı. Sınırlar çizildi. Sınır çizildiği an, zaman da başladı. Altın Çağ’da zaman yoktu çünkü kayıp yoktu. Her şey kalıcıydı. Bahar sonsuzdu, hiçbir şey bitmemişti, henüz kimse gitmemişti… Ama bir sınır çizilince “önce” ve “sonra” doğar. Zaman, ayrılığın başka bir adıdır.
Sonra bir gün bir kız çiçek toplarken yer yarıldı. Proserpina’nın çığlığı, yeryüzünün yarıklarından aşağı süzüldü. Toprak onu vermemek için direndi ama sonunda yer altına boyun eğdi… Annesi Ceres, elinde meşaleyle yollara düştüğünde sadece kızını aramıyordu; henüz hiçbir şeyin kaybolmadığı o ilk anı arıyordu. Bir kadın, acısını içine atmayı reddettiğinde, tarlalar başak vermedi. Rüzgârlar sustu. Bugün Ceres ağladığı için sonbahar var. O beklediği için kış uzuyor.
Dünya bir annenin yasını taşımak zorunda kaldı.
Peki ya o nar taneleri? Proserpina onları ağzına attığında kendini mahkum ettiğini biliyor muydu? Narın suyu dudaklarından sızarken zaman ikiye bölünmüştü: Yılın yarısı ışık, yarısı karanlık.
Proserpina her yıl döner. Ceres her yıl sevinir. Ama eksik. Bu yüzden bahar acelecidir. Bu yüzden çiçekler kısa yaşar. Bu yüzden hiçbir kavuşma tam değildir.
Geçen akşam bir tiyatro sahnesindeydim. Spot ışıkları gözlerimi kamaştırırken, ağzımda o kadim tozun, dekorların ve bin yıllık kederin tadı vardı. Ceres’i değil, Proserpina’yı oynuyordum. Rolümün gerektirdiği o sahte acı bir anda gerçek bir öfkeye dönüştü. Boğazımdaki düğüm çözüldü ve salonun yüksek tavanına doğru bağırdım:
“Anne, ben senin kadar güçlü değilim!”
Sesim boşlukta yankılanırken, arketipler yüzlerini buruşturdu. Kitaplardaki mağrur tanrıçalar sustu. Anneme değil, annemin o insanüstü dayanıklılığına, o bitmek bilmeyen bekleme ayinine itiraz ediyordum. Yavaşça seyirciye baktım. Annem oradaydı. Sonra tuhaf, ürpertici bir şey oldu; annem güldü. Ama bu neşeli bir gülüş değildi. Bir teslimiyet, bir hoş geldin selamıydı. Onun arkasında, gölgelerin içinde anneannemi gördüm. Onun da arkasında onun annesi…
Hepsi oradaydı.
Soyumuzdaki bütün kadınlar kahkalarla gülüyordu.
Çünkü biliyorlardı. Hepsinin bir kaybı vardı, dünyayı cezalandırma isteği…
Baharın gelmesini beklemeyi çoktan bırakmışlardı.
Zaman durmuş,
ayrılık bitmiş,
mezarlarının topraklarında
hiç solmayan
mavili morlu yabani çiçekler
açmıştı.

Pelin Süalp, yazılarını, kendini anlatmaya başlamış bir dünyanın artıklarıyla kurar. Hareketini yitirmiş imgeler, yarım kalmış düşünceler ve konuşmayı sürdürmeyen sesler etrafında dolaşır. Viyana’da yaşar. Şiiri sever; daha çok okur, bazen susar.

