Figen Günlü
Kırk beş yıl boyunca, başkalarının hayatlarını dik tutan bir sütun gibi yaşamıştı. Önce babasının “uslu kızı”, sonra kocasının “sakin karısı”, sonra da “çocuklarının fedakâr annesi” olmuştu. Kendi yolunda bir adım bile atamayan bacaklar, herkesin yardımına deli divane koşardı. O gün yine her zamanki gibi alışveriş, ev işi, yemek yapmıştı. Akşam sofrayı yine tek başına kurdu, tüm aile karnını doyurup odasına çekildiğinde, Selma masada tek başına kaldı. Kirli tabaklar masanın her köşesine dağılmış, kaşık ve çatallar tabakların altlarına girmiş, tepelerinde yağ lekeleri olan bardaklara baktı.
O an hayatının özetini gördü o masada: HERKESİN KARNI DOYARKEN, KENDİSİNİN RUHU AÇ KALMIŞTI.
Ne bir tebessüm, ne bir teşekkür… İçindeki derin sızı artık yerini isyana bırakmaya başlamıştı. Öfkesi dışarıya değil, içine fısıldayan çığlıklarıydı. “Ben kimim? Neredeyim?”…
Sabahleyin ilk kez kimse uyanmadan evden çıktı. Yanına eski bir defter ve kalem aldı. İlk gelen minibüse binerek, şehrin gürültüsünden uzak, denizin toprakla buluştuğu ıssız kıyıya vardı. Toprakla aynı renk olan yaşlı bir kayanın üzerine oturdu. Birdenbire çektiği yılların acısı, göğsünde bir yumru oldu. Denizi, martıları, ağaçların dallarının rüzgârdan eğilip, yeniden kalkmasını izledi. En önemlisi de kendi nefesini ilk kez duyuyordu.
Yıllarca sabretmişti, sabrettiğini zannetmişti. Korktuğunu o an fark etti. Rüzgâr açık yakasından içeri girip tenine değdiğinde ürperdi. Oysa en son ne zaman serinlik içine işlemişti, hatırlayamadı bile. Defteri açtı, yazdı:
“Herkesin yükünü sırtımda taşımaktan vazgeçtim. Geçmişin hayaletleriyle masaya oturup pazarlık yapmaktan da vazgeçtim. Ruhumun derinliklerindeki o ‘kabuk’,
yılların biriktirdiği kederlerle çatlasa da; ışığımın çatlaklarımdan sızıp ‘hayat’ boşluğumu doldurmasına müsaade edeceğim. Rüzgâr ne kadar sert eserse essin, ben artık dalları kırılan o eski ağaç olmayacağım. Köklerim, en derin acıların içinden geçerek toprağa daha sıkı tutunmayı öğrenecek… Uyanışım, her şeyin bir anda düzelmesi değil, her şeye rağmen yola devam edebilme gücünü kendimde bulmak olacak. Ve bugün… Kırk beş yıldır tanımadığım bir kadınla tanıştım. Adı Selma, çok yorgun, çok bezgin ama değişmeye kararlı…”
Selma eve döndü. Salona girdi, koltuğa oturdu. Yokluğunu kimse fark etmemişti bile. İçindeki huzur ilk kez köklerini salıyordu. Biraz sonra evin bahçesindeki hangara doğru yürüdü. Kapının kilidini “tık” sesiyle açtı. Bu ses ona, dünyaya meydan okuyacak kadar cesaret verdi. Gençliğinde bıraktığı resim fırçalarını, tuvalleri tozlu raflardan indirdi. Çizmeye başladı. Günlerce resim yaptı, boyadı, düşündü… Renklerle soluk aldı, fırça darbeleriyle özgürlüğün köprüsünü kurdu….


