Elif Özge Karakaya
Dedikodu öznesi olmamak için, kendi hayatının nesnesi olmuş bir sokaktayım.
Mevsim yaz olmasına rağmen hava ağır, sıkıntılı. Sıkıntılı havanın altından tek tük geçenler var. Çoğu kadın. Yüzleri asık, adımları sert. Bir yerden kavgadan geliyorlar, ya da bir yere kavgaya gidiyorlar sanırsın… Kös kös yürüyorlar. Hepsi de kendine güvenen kişiler, belli. Kusur bağışlayacak göz yok bunlarda.*
Belki de içlerindeki kavganın taşması yürüyor sokaklarda.
Geçtiğim yer bir sokak olmaktan çıkmış. Bir dil haline gelmiş. Kimin özne olacağını, kimin nesne kalacağını belirliyor.
Penceresi boş bir arsaya bakan genç bir kadın görüyorum. Gözlerinde parlayan ışık cama yansıyor. Beklediği ya da onu heyecanlandıran bir şeyler olmalı. Yanına gidiyorum. Dışarı çıkarsa özne olacağının farkında, kaldı ki evindeyken bile yüklemin sahibi olmuş. Evine girip çıkanlar yapmış bunu.
“Elalem ne der?” cümlesinin sindiği duvarlara kulaklarını tıkamış, kapısını kapattığı odanın ardında bırakmış. Belki de bıraktığını sanmış. Susturamadığı zihni dile teslim olmuş.
Odasının penceresinden dışarıyı bir süre beraber izledik. Gözleri bir sağa bir sola, yoldan geçenleri takip etti. İşitilmiş cümleler sıralandı önce gözlerinde. Sonrası giderek koyulaştı. Bir serzenişi vardı bakışlarında. Penceresinin ardında kalan sokaklara, kitaplardan öğrendiği dünyanın yalan olma ihtimaline…
“Elalem ne der?” sorusunu daha önce çokça kez işittiğimi anımsıyorum. Bu sokakta mı doğdu, bilmiyorum. Tek bildiğim burayla sınırlı kalmadığı. Sokaktan geçen herkesi sınırlandırırken, kendisinin aynı özene sahip olamayışı. Öyle ki mekanlardan taşıp nesillere aktarılan bir olgu.
Elalem ne diyor, biliyor musun?
Eksiksin.
Fazlasın.
Erkensin.
Geçsin.
Aslında sonu olmayan bir listede hiçbir zaman tam olamamışsın. Ne yapsan da olamayacaksın. Elalem ve bitmeyen tespitleri. Bir soru olmaktan çıkıp, hayatı düzenleme biçimine dönüşmüş. Kurulmuş, kurulmamış tüm hayatları budayan bir makas. Belki de insan, çoğu zaman bu düzenin içinde konuştuğunu sanırken, kendisiyle ilgili kurulmuş cümleleri tekrar ediyor.
Ona sunulan dünyaya karışmamak için kapattığı kapılar vardı. Ne kadar dirense de kurulan, kurulacak tüm cümlelerden kurtulamayışı bir de.
Gündüzler, geceler, geçen her mevsim içine düştüğü yalnızlığı büyütüyordu sadece. Yazın ortasında yer eden soğukluğun cevabı bakışlarındaydı.
Bir gece duvarlarını yıkan bir ses geliyor uzaklardan. Gelecek günlere ağlayan, henüz kurmadığı cümleleri çığlıklarına sığdırmış bir çocuğun ağlama sesleri duyuluyor.
Herkesten ve her şeyden kaçmak için yorganın altına saklanıp uyumaya çalışıyor genç kadın. Derken bu sefer de sokaktan geçen bir sarhoş bağırıyor. “Yıkılmış duvarlardan içeri girerse,” korkusu sarıyor. Ufaldıkça ufalıyor yatakta. Belki de asıl korktuğu, çoktan içeriye girmiş olan cümlelerin konuşmaya başlaması.
Kendisine yönelen hiçbir cümleye yabancı değil artık.
Hava şimdi daha sıkıntılı, insanın içini kurutuyor.
İnsan, kendisine yönelen cümlelerle yaşamayı öğrendiğinde, onlara karşı kurulacak cümleleri de unutuyor. Belki de mesele cümleleri unutmak değil, bizi kuran cümlelere izin verdiğimizi fark etmek.
Sabah olduğunda odasından çıkıp çıkmadığını bilmiyorum. Ben sokaklarda dolaşmaya devam ediyorum. Aynı cümlelerin farklı ağızlarda kurulduğu sokaklarda.
Kaynakça:
*Yusuf Atılgan, Bütün Öyküleri – Evdeki , İstanbul, Can Yayınları, 2017

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


