Gökbanu Sezi Coşkuner
Babası kapıyı açar açmaz Yamaç, iki tarafı yerden tavana pencerelerle çevrili, koca bir lobiyi andıran alanda sağa sola koşturmaya başladı. Terasa açılan sürgülü cam kapının önünde durdu aniden. Masmavi deniz manzarasını seyretmeye başladı.
“Keşke annemin evinde de deniz olsa…”
Babası gülümsedi. Açık plan evin son teknoloji aletlerle dolu olan uzun mutfak tezgâhına yaklaşıp oğlunu izledi bir süre.
“Denize girebilir miyim?” diye sordu Yamaç, gözünü manzaradan ayırmadan.
“Bugün olmaz. Hava kararmak üzere. Hem de serin biraz.”
Yamaç içini çekip nefesini bıraktı.
“Üff yaaa…”
“Oğlum, iki gün daha burdasın. Yarın vakitlice kalkar, gideriz plaja. Hem çok dalgalı deniz. Bak…”
“Hep aynı şey…”
“Bi şey mi dedin?”
“Yoo…”
“Hadi gel yanıma. Bak, en sevdiğin meyve suyundan aldım. Karpuz nane karışık,” derken devasa buzdolabının kapağını açtı Tankut.
“Bi kere o meyve suyu diyil. Ays tii…” dedi Yamaç, babasına doğru yürürken. Bir yandan da yüksek, bomboş taş duvarlarda gezdirdi gözlerini.
Babası, üzerinde dinozor resimleri olan büyük cam bardağı doldurup uzattı.
“Zaten soğuk. Buz koymuyorum o yüzden.”
Babasının uzattığı bardağa baktı Yamaç.
“Yine mi bu bardak?” diye söylendi.
“En sevdiğindi hani bu?”
“Babaa yaa… Beş yaşındaykendi o…”
“Peki, tamam,” diyerek bardağı geri çekti Tankut. Bardak rafından düz bir bardak alıp tekrar Yamaç’a uzattı.
Yamaç bardağı kafasına dikti. Tankut, bardağın altından tutup “Dur oğlum! Napıyosun? Yavaş iç. Su mu o?” diyerek bardağı çekti.
“Her şeye karışın zaten…” diye mırıldandı Yamaç.
Tankut duymazlıktan gelip kaşlarını kaldırdı.
“Hadi gel bakalım. Odanda bir sürpriz var. Yalnız önce elindeki bardağı bırak. Dökersin.”
Yamaç somurtarak babasını takip etti. Odanın kapısında durdu. Eşikten başını eğip içeri baktı.
“Aaa, mavi olmuş duvarlar!”
“Beğendin mi? Yeşilden sıkıldım deyip duruyodun. Gerçi yeşil değil, Nil yeşiliydi o ama neyse…”
“Güzel olmuş,” dedi içeri girerken.
Tankut, sesindeki umursamazlığa takılmamaya karar verdi.
“Ama bu oda hiç kokmuyo,” diye devam etti Yamaç, kendini kayık şeklindeki ahşap yatağa bırakırken.
“Ne demek kokmuyo?”
“Ev gibi kokmuyo işte. Kokusuz. Benim odam gibi kokmuyo.”
“Yamaçcığım, burası da senin odan ama…”
Yamaç omuzlarını silkti.
Yastıklardan açık mavi dalga desenli olanı kucağına alıp elleriyle mıncıklamaya başladı.
“Evdeki yastıklar daha yumuşak. Annemle beraber seçmiştik hepsini.”
Tankut iç geçirdi.
“Canım oğlum, burası da senin evin. Hem bunları yeni aldım öbürlerini beğenmiyosun diye. Yine mi olmamış?”
Yamaç yeniden omuzlarını silkti. Kucağındaki yastığı burnuna yaklaştırıp kokladı.
“Hem güzel kokmuyo. Anneminkiler hep annem kokuyo. Çiçek gibi…”
“Evladım, alerjin azmasın diye özel deterjanlarla yıkatıyorum her hafta ben bunları,” derken Tankut sesini kontrol edemedi.
Yamaç yastığı yatağa fırlatıp babasına baktı.
“Özür dilerim, Yamaç’ım. Bir an fazla yüksek çıktı sesim. Hadi şu büyük torbayı açsana. Bakalım ne çıkacak içinden?”
Yamaç ağır ağır kalktı yataktan. Ayaklarını sürüyerek üzerinde oyuncak resimleri olan torbaya yanaştı.
“Neredeyse boyun kadar,” dedi babası zoraki bir gülümsemeyle.
Torbayı açtı Yamaç. İçinden beline kadar gelen bir Iron Man figürü çıktı. Yamaç babasına dönüp “Yok artık,” diye inledi.
“Noldu? Beğenmedin mi? En sevdiğin Marvel karakteri bu ama. Erken doğum günü hediyen. Daha doğrusu ilki.”
“Babaaa! İki hafta sonra tam on bir olucam. On bir! Şaka mısın?” diyerek çıktı odadan.
Tankut arkasından bakakaldı. Teras kapısına yürüyen Yamaç söylenmeye devam ediyordu.
“Annem bana tablet alıyo… Bu da hâlâ beni oyuncaklarla uyutmaya çalışıyo… Bari bi laptop alaydın…”
Tankut yaklaşıp omzuna elini koydu.
“Ah be Yamaç. Babaların gözünde hep küçük kalıyo çocukları. Hadi sen söyle. Ne istiyosun doğum günün için?”
“Duymadın mı? Demin dedim ya…”
“Duymadım oğlum.”
“Laptop istiyorum ama oyun da oynayabileceğim bi tane.”
“Tamam oğlum. Hallederiz.”
“Bu arada odadaki posterleri kaldır lütfen. Bebek miyim ben? Araba maraba ne ya?”
“Olur oğlum, birazdan sökerim.”
“Annem ne istesem asmama izin veriyo duvarlarıma,” diye fısıldadı Yamaç manzaraya bakarken.
“Burda da yapabilirsin oğlum. İstedin de olmaz mı dedim?”
“Hiç bana sormadın ki…”
Tankut, elini oğlunun iri dalgalı kumral saçlarında gezdirirken iç çekti. Açılan sokak kapısının sesiyle ikisi aynı anda o yöne döndüler.
“Ben geldiimmm!” diyerek içeri girdi kadın, elindeki alışveriş poşetlerini girişe bırakırken. Platin rengi uzun saçlarını iki yana savura savura yanlarına yaklaşırken neşeli bir sesle devam etti:
“İki yakışıklım da burdaymış… Hoş geldin, Iron Man!”
Oğlanı öpmek için eğildi.
“Ben senin Iron Man’in diyilim!” diyerek mavi duvarlı odaya koştu Yamaç. İçeri girip kapıyı çarptı.
Tankut ve kadın, gri mavi tonların hâkim olduğu, minimalist döşenmiş geniş mekânın ortasında bir an dondular. Kadın Tankut’a sarılıp onu öptü.
“Boş veer,” diyerek Tankut’u pencereye döndürdü. “Alışır nasolsa…”
“Alışır di mi?”
Birlikte kararan gökyüzünü ve dalgalı denizi izlemeye başladılar.


