Özlem Güller Ünal
Bazı sanatçılar bir alanda üretmekle yetinmez; ilgilerini, meraklarını ve biriktirdiklerini zaman içinde bir kültür alanına dönüştürür. Hasip Pektaş’ın ekslibrisle kurduğu ilişki de böyle uzun soluklu bir yolculuğun hikâyesi. Yıllardır ekslibris üzerine çalışan, üreten, araştıran ve bu sanatın Türkiye’de tanınması için emek veren Pektaş, küçük boyutlu bu eserlerin taşıdığı büyük anlatıların peşinden gidiyor.
Bu birikimin en somut karşılıklarından biri ise İstanbul’daki Ekslibris Müzesi. Farklı ülkelerden sanatçıların eserlerini bir araya getiren müze, ekslibris sanatının tarihine ve gelişimine ışık tutarken aynı zamanda geniş bir koleksiyonu sanatseverlerle buluşturuyor. Yalnızca birer koleksiyon parçası olarak değil, sanatın, belleğin ve sahiplik duygusunun kesiştiği görsel anlatılar olarak karşımıza çıkıyor. Hasip Pektaş ile müzenin oluşum süreci ve yıllar içinde biriken koleksiyon üzerinden küçük bir sanat formunun nasıl değerli bir kültürel alana dönüşebildiğini konuştuk.

- Hasip Pektaş, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1953 yılında Ermenek’te doğdum. Hayatımın yaklaşık elli yılı eğitim, sanat ve tasarımla iç içe geçti. Üniversitede ders vermek, öğrencilerle birlikte üretmek, onların gelişimine tanıklık etmek benim için hâlâ büyük bir mutluluk. Öğretmenlik benim için hiçbir zaman yalnızca bir meslek olmadı. Öğrencilerimden çok şey öğrendim; onların merakı, heyecanı ve dünyaya farklı bakışları beni de sürekli yeniledi. Görsel iletişim tasarımı, grafik tasarım, baskı resim ve sanat eğitimi başlıca çalışma alanlarım. Fakat 1985’te hayatıma giren ekslibris, zamanla bu alanların arasında özel bir yer edindi.
Ekslibrise ilk ilgi duyduğumda, onun küçük bir baskı resim türü olduğunu biliyordum. Fakat araştırdıkça bunun yalnızca bir teknik ya da küçük bir grafik uygulama olmadığını gördüm. İçinde kitap vardı, insan vardı, kimlik vardı, sanat vardı; dünyanın farklı yerlerinden insanları birbirine bağlayan güçlü bir iletişim vardı. Sonra merak, tutkuya dönüştü. Sanatçılarla tanıştım, eser alışverişleri yaptım, sergiler ve yarışmalar düzenledim, kitap ve makaleler yazdım, öğrencilerime anlattım. Türkiye’de ekslibrisin tanınmasını ve yaygınlaşmasını sağlamak için sonraki yıllarda İstanbul Ekslibris Derneğine dönüşen Ankara Ekslibris Derneğini 9 arkadaşımla kurdum.
Bugün geriye baktığımda, aslında bütün bu yolculuğun birbirinden kopuk olmadığını görüyorum. Öğretmenlik, sanat, araştırma, ekslibris ve müzecilik… Hepsi aynı düşüncede birleşiyor: Üretmek, paylaşmak ve benden sonra gelecek kuşaklara bir şeyler bırakmak. Belki de beni en çok anlatan cümle budur.
- Bir müze kurma fikri nasıl doğdu? Ekslibrisle başlayan yolculuğunuz sizi kendi müzenizi kurmaya nasıl getirdi?
Müze fikri bir gün ansızın ortaya çıkmadı. Aslında yıllar içinde, eserler çoğaldıkça ve ekslibrisin dünyasını daha yakından tanıdıkça kendiliğinden oluştu. Müze, ekslibrise yönelik çabalarımın en önemlisiydi. Son hedefti.
1990’lı yıllarda ekslibrise ilgi duyduğumda Türkiye’de bu konuda çok fazla kaynak ve koleksiyon yoktu. Dünyadaki sanatçılara ulaşmaya başladım. Onlarla yazışıyor, ekslibris değiş tokuşları yapıyordum. Bir sanatçıdan gelen küçük bir zarfı açmak bile benim için büyük bir heyecandı. İçinden bazen birkaç ekslibris, bazen bir mektup, bazen sanatçının kendi hayatından küçük bir hikâye çıkardı. Zaman içinde eserler birikmeye başladı. Organize ettiğimiz 6 uluslararası yarışmaya gelen ekslibrislerle bu sayı 19 bine çıktı.

Sonra şunu fark ettim: Bunlar artık yalnızca benim ilgimi çeken küçük baskılar değildi. Dünyanın farklı yerlerinden sanatçıların bize emanet ettiği bir kültür mirası oluşuyordu. İşte müze düşüncesi burada güçlendi.
İstanbul’da 2008 yılında Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan’ın desteğiyle İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (İMOGA) bünyesinde bir Ekslibris Müzesi oluşturuldu. Sonraki yıllarda koleksiyon farklı kurumsal süreçlerden geçti. 2014’te Işık Üniversitesinde yeniden sergilendi. Nihayet 2019’da, sanatsever iş insanı M. Sonay Gürgen’in himayesinde ve Selçuk Ecza Holding bünyesinde kalıcı bir müze olarak yeniden hayat buldu.

Ben bu süreci hiçbir zaman “kendi müzemi kurdum” şeklinde görmedim. Tam tersine, bu müze çok sayıda insanın emeğinin ve iyi niyetinin sonucu. Sanatçıların eserleri, koleksiyoncuların bağışları, dernek üyelerinin çalışmaları, kurumların desteği ve yıllar boyunca verilen emekler bir araya geldi. Kendimi bu hikâyenin sahibi değil, sorumlusu ve taşıyıcısı olarak görüyorum. Çünkü bir kültür mirasını biriktirmek kadar, onu korumak ve paylaşmak da bir sorumluluktur.
- Ekslibris, küçücük bir kâğıt parçası olmasına rağmen içinde bir kişinin, bir kitabın ve bir dönemin hikâyesini taşıyor. Sizce ekslibrisi bu kadar özel ve değerli kılan nedir?
Ekslibrisin büyüklüğü küçüktür ama anlamı büyüktür. En basit tanımıyla bir kitabın kime ait olduğunu gösteren küçük bir baskıdır. Fakat iyi bir ekslibris bunun çok ötesine geçer. Kitabın sahibinin sadece adı yoktur; kişiliği, mesleği, tutkuları, hayalleri ve yaşamından izler vardır. Bir de sanatçı vardır. Sanatçı, o insanı tanır ve kendi sanat diliyle yorumlar.
Böylece bir ekslibris üzerinde üç dünya buluşur: İnsan, kitap ve sanatçı.
Bazen bir ekslibrise bakarsınız ve sahibini hiç tanımadığınız hâlde onun nasıl biri olduğu hakkında fikir edinirsiniz. Bir doktorun ekslibrisinde tıbbı, bir müzisyenin ekslibrisinde müziği, bir denizcinin ekslibrisinde denizi görebilirsiniz. Ama bazen çok daha kişisel sembollerle karşılaşırsınız.
İşte o zaman ekslibris bir mülkiyet işaretinden çıkar, bir kimlik portresine dönüşür. Ben ekslibrisi bu nedenle seviyorum.
Bir insanın “Ben kimim?” sorusuna küçük bir kâğıt üzerinde verdiği görsel cevap gibi geliyor bana.

- Türkiye’nin ilk ve tek Ekslibris Müzesi olarak bu müzenin kuruluş sürecinde sizi en çok heyecanlandıran, en çok zorlayan şey neydi?
En çok heyecanlandığım şey, yıllardır dünyanın farklı köşelerinden gelen eserlerin sonunda kalıcı bir çatı altında buluşmasıydı. Düşünün: bir sanatçı size dünyanın öbür ucundan küçük bir baskı gönderiyor. Belki o sanatçıyla hiç yüz yüze gelmediniz. Aradan yıllar geçiyor. O sanatçı artık hayatta olmayabilir. Ama yaptığı ekslibris hâlâ burada. İşte müzeciliğin büyüsü biraz da burada. İnsan geçiyor, eser kalıyor.
Beni en çok zorlayan ise bu mirasın sorumluluğunu taşımaktı. Binlerce eseri toplamak bir şey; onları korumak, sınıflandırmak, belgelemek, araştırmaya açmak ve gelecek kuşaklara aktarmak başka bir şey. Müze kurmak, yalnızca güzel eserleri duvara asmak değildir. Arkasında ciddi bir emek, sabır ve süreklilik vardır.
Yaklaşık 19 bin esere ulaşan bir koleksiyonun sorumluluğunu taşırken insan zaman zaman yoruluyor. Ama sonra bir öğrencinin müzeye gelip gözlerinin parladığını gördüğünüzde bütün yorgunluk geçiyor. Bir çocuğun ilk kez bir ekslibris yapması, genç bir tasarımcının “Ben de ekslibris yapmak istiyorum” demesi benim için en büyük ödül.
- Ekslibris ligi olsa, sizce bu alanın şampiyonları hangi ülkeler ya da hangi sanatçılar? Başarılarının sırrı ve ortak noktaları için neler söylersiniz?
Güzel bir benzetme. Ekslibris ligi olsa, kadro kurmak gerçekten zor olurdu. Çünkü çok güçlü sanatçılar ve çok köklü gelenekler var. Danimarka, Polonya, Ukrayna, Bulgaristan, Belçika, Almanya, Çekya, Slovakya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde ekslibris çok güçlü bir geçmişe sahip. Danimarka’daki Frederikshavn Ekslibris Müzesinin olağanüstü büyüklükteki koleksiyonu bunun güzel örneklerinden biri. Frederikshavn, bir milyon ekslibrise sahip ve bunun 500 bini araştırmacılara açarak internette paylaşıyor.
Başarıyı yalnızca ülkelere göre değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. İyi ekslibris sanatçısı, küçücük bir yüzeyde kendine ait bir dünya kurabilen sanatçıdır. Bunun için yalnızca iyi çizmek yetmez. Düşünmek, araştırmak, sembolleri doğru kullanmak ve özgün bir görsel dil geliştirmek gerekir.
Yıllardır dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıları tanıdıkça şunu gördüm: Gerçekten başarılı olan sanatçılar başkasının izinden gitmiyor. Kendi seslerini arıyorlar. Türkiye’de de artık bu sesi çok güçlü olan sanatçılarımız var. Özellikle gençlerin ekslibrise ilgisini görmek beni ayrıca umutlandırıyor.
- Müzedeki eserleri düşününce; koleksiyon oluştururken sizin için “Bu eser mutlaka burada olmalı” dedirten kriterler neler?
Bir esere bakarken ilk sorum “Güzel mi?” değildir. “Bana ne söylüyor?” diye bakarım. Sanatçının kendine özgü bir dili var mı? Eser ekslibris olma özelliğini gerçekten taşıyor mu? Teknik açıdan nasıl? Sahibinin kişiliğiyle bir ilişki kurabiliyor mu? Bir dönemi, bir kültürü ya da bir sanat anlayışını yansıtıyor mu? Bunlar benim için önemli. Tabii çeşitlilik de çok önemli. Farklı ülkeler, farklı dönemler, farklı teknikler, farklı estetik anlayışlar… Hepsinin bir arada olması gerekir. Çünkü müze yalnızca “en güzel eserlerin” sergilendiği bir yer değildir. Müze, bir sanat dalının hafızasıdır.
Bazen ilk bakışta çok sade görünen bir eser, yıllar sonra bir araştırmacı için çok önemli olabilir. Bu yüzden koleksiyon oluştururken yalnızca bugünün gözleriyle değil, biraz da geleceğin gözleriyle bakmaya çalışıyorum.
- Dünyanın farklı ülkelerinden gelen ekslibrislerin aynı çatı altında buluşması, aslında küçük bir kâğıt üzerinden kültürlerarası bir yolculuk da yaratıyor. Bu koleksiyon size dünya hakkında neler söylüyor?
Bana dünyanın düşündüğümüzden daha küçük olduğunu söylüyor. Birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşayan insanlar aynı küçük kâğıt parçası üzerinden birbirleriyle iletişim kurabiliyor.
Ekslibris sayesinde çok sayıda sanatçıyla tanıştım. Bazılarıyla hiç karşılaşmadım; mektuplar aracılığıyla dost olduk. Bir sanatçı eser gönderdi, biz Türkiye’den başka eserler gönderdik. Sonra bu alışveriş yıllarca sürdü. Bazen bir zarfın içinden çıkan küçücük bir ekslibris, dünyanın başka bir köşesindeki bir insanı hayatınıza dahil etti.
Kültürler farklı. Semboller farklı. Renkler, biçimler, anlatım biçimleri farklı. Ama insanın kendisini anlatma isteği aynı. Bu nedenle ekslibris bana göre uluslararası bir dostluk dili. Sınırları olmayan, sessiz ama çok güçlü bir dil. Ekslibris aynı zamanda bir kültürel alışveriş ögesidir. Yıllar önce Belçikalı koleksiyoncu ve tiyatro yazarı Luc Van den Brielle adına yaptığım Karagöz ve Hacivat figürleri içeren ekslibris, onun gölge oyunu kültürümüzü tanımasına vesile olmuştu.

- Ekslibris müzelerinin dünyada örneklerini hangi ülkelerde görebilmek mümkün?
Dünyada ekslibrise adanmış müzelerin sayısı çok fazla değil. Sadece 10 tane. Danimarka, Belçika, Almanya, Polonya, Rusya, İtalya, Fransa, Bulgaristan, Ukrayna ve Türkiye. Bu ülkelerde önemli koleksiyonlar ve kurumsal yapılar bulunuyor.
Özellikle Danimarka’daki Frederikshavn Ekslibris Müzesinin yeri ayrı. Koleksiyonunun büyüklüğü, ekslibrisin bazı ülkelerde ne kadar ciddi bir kültürel alan olarak ele alındığını gösteriyor. İstanbul’un da bu uluslararası ekslibris dünyasında kendi yerini oluşturmuş olması benim için önemli. Türkiye bugün ekslibrisi yalnızca izleyen bir ülke değil. Sanatçılarımız üretiyor, yarışmalara katılıyor, sergiler açılıyor, üniversitelerde çalışmalar yapılıyor, uluslararası sanatçılarla iletişim kuruluyor. Bütün bunların daha da gelişeceğine inanıyorum.
- Günümüzde kitapların ve okuma alışkanlıklarının değiştiği bir dünyada ekslibrisin anlamı sizce nasıl değişiyor?
Bana zaman zaman “Kitaplar değişiyor, ekslibris de yok olacak mı?” diye soruyorlar. Ben buna “Hayır” diyorum. Çünkü ekslibris yalnızca fiziksel kitabın üzerinde duran bir işaret değil. Temelinde insanın sahip olduğu şeyle kişisel bir bağ kurması var.
Kitapların biçimi değişebilir. Dijital yayınlar çoğalabilir. Okuma alışkanlıkları farklılaşabilir. Ama insanın kendisini ifade etme ve sahip olduğu şeyi kişiselleştirme ihtiyacı ortadan kalkmaz. Üstelik bugün yeni teknolojiler sanatçılara daha önce olmayan imkânlar sunuyor. Yapay zekâ da bunlardan biri. Ben yapay zekâyı özellikle eğitim ve tasarım açısından yakından izliyorum. Yeni bir araç olarak çok önemli. Fakat aracın kendisi sanat değildir.
Öğrencilerime de bunu söylüyorum: “Teknolojiyi kullanabilirsiniz ama ne söyleyeceğinizi yine siz bilmelisiniz.”
Bence ekslibrisin geleceğinde de belirleyici olan bu olacak. Teknik değişebilir; ama insanın anlatma ihtiyacı değişmez.
- Müzenizde çocukların ve gençlerin ekslibrisle tanışmasını da önemsiyorsunuz. Sizce bir çocuğa ekslibrisi anlatmanın en güzel yolu nedir?
Öğretmenlik yaptığım yıllar içinde şunu öğrendim: Çocuğa bir şeyi uzun uzun anlatmak yerine, onu keşfetmesini sağlamak çok daha etkili. Bir çocuğa “Ekslibris nedir?” diye sorduğunuzda belki cevap veremez. Ama “En sevdiğin kitabın senin olduğunu nasıl göstermek isterdin?” diye sorarsanız, hemen düşünmeye başlar. “Adımı yazarım.” “Bir resim çizerim.” “Sevdiğim hayvanı koyarım.” “Futbol topu çizerim.” “Uzay gemisi yaparım.”
İşte ekslibris orada başlamıştır. Sonra küçük bir kâğıt verirsiniz ve kendi dünyasını çizmesini istersiniz. Çocuğun yaptığı şey yalnızca bir resim değildir. Kendisiyle ilgili bir şey söylemeye başlamıştır. Ben sanat eğitiminin de temelinde bunu görüyorum.
Çocuğa hazır cevap vermek yerine, kendi cevabını bulmasına yardımcı olmak. Müzeye gelen çocukların gözlerindeki şaşkınlık ve heyecanı görmek bu yüzden benim için çok değerli.

- Türkiye’de ekslibris sanatının bugün geldiği noktaya baktığınızda, nereden nereye geldik ve hâlâ hangi noktada eksik olduğumuzu düşünüyorsunuz?
1990’lı yıllarda Türkiye’de ekslibrisi bilen insan sayısı çok azdı. Ekslibrisi anlatmak için gittiğim bazı yerlerde önce kelimenin ne olduğunu açıklamak zorunda kalıyordum. Bugün ise durum çok farklı.
Uluslararası yarışmalar düzenledik, sergiler açtık, yayınlar yaptık, üniversitelerde ekslibrisi anlattık. Dünyanın farklı ülkelerinden sanatçılar Türkiye’deki etkinliklere katıldı.
İstanbul Ekslibris Derneğinin çalışmalarıyla Türkiye uluslararası ekslibris çevresinde daha görünür hâle geldi. İstanbul Ekslibris Müzesinin yaklaşık 19 bin esere ulaşan koleksiyonu da bunun somut göstergelerinden biri.
Daha yapacak çok işimiz var. Ekslibrisin yalnızca sanat çevrelerinde değil, toplumun daha geniş kesimlerinde bilinmesini istiyorum.
Okullarda, üniversitelerde, kütüphanelerde ve sanat kurumlarında daha fazla yer almasını arzu ediyorum. Çünkü ekslibris yalnızca küçük bir baskı resim alanı değildir. Kitabı, insanı ve sanatı aynı yerde buluşturan çok özel bir kültür alanıdır.
Türkiye’nin bu alanda daha da ileri gidebileceğine inanıyorum.
- Bunca yıl içinde elinizden binlerce ekslibris geçmiş olmalı. Sizi kişisel olarak çok etkileyen, hikâyesini hiç unutamadığınız bir ekslibris var mı?

Bu soruya tek bir eser seçmek kolay değil. Ancak benim için çok özel bir ekslibris var. Polonyalı sanatçı Krzysztof Marek Bąk, benim için yaptığı çalışmada bir okul ve ağaç imgesi kullandı. Bana eserin anlamını kendisi şöyle açıkladı: “Sen bir okulsun; yapraklar da senin öğrencilerin.”
Bu söz beni çok etkiledi. Çünkü insanın yaptığı işin kendisinden sonra nasıl devam ettiğini bundan daha güzel anlatan bir cümle düşünemiyorum.
Ağaç, benim için de çok güçlü bir metafor. Bir ağacın gövdesi yıllar içinde kalınlaşır, kökleri derinleşir; ama asıl güzelliği dallarında ve yapraklarında ortaya çıkar. Öğretmenlik de biraz böyle. Yıllar boyunca bilgi, deneyim ve sevgiyi aktarıyorsunuz. Sonra öğrencileriniz kendi yollarına gidiyorlar. Kimi başka bir ülkede, kimi başka bir üniversitede, kimi bambaşka bir alanda kendi yaprağını açıyor. Siz onların hikâyesinin bir yerinde olduğunuzu biliyorsunuz.
Ben yaklaşık elli yıldır öğretmenlik yapıyorum. Geriye dönüp baktığımda, belki de en büyük mutluluğum yetiştirdiğim öğrencilerin kendi yollarını bulduğunu görmek. Bir öğretmen için bundan daha büyük bir ödül var mı, bilmiyorum.
Krzysztof Marek Bąk’ın yaptığı bu ekslibrise her baktığımda bunu hatırlıyorum. Üstelik ekslibrisin kendisi de bir kitapla, eğitimle ve bilgiyle doğrudan ilişki kuruyor. Küçücük bir baskının içine koca bir hayat duygusu sığmış.
- Bir koleksiyoncu için eser biriktirmek kadar korumak, geleceğe aktarmak ve başkalarıyla paylaşmak da önemli. Müzenin geleceğine dair nasıl bir hayaliniz var?
Müzeyi bir son nokta olarak görmüyorum. Tam tersine, müzenin kurulmasıyla yeni bir dönem başladı.Hayalim, İstanbul Ekslibris Müzesinin yalnızca eserlerin görüldüğü bir yer değil; ekslibris konusunda uluslararası bir araştırma, eğitim ve iletişim merkezi olması.
Koleksiyonun daha geniş biçimde dijital ortama aktarılması, eserlerin bilimsel olarak belgelenmesi, araştırmacıların bu kaynaktan yararlanması, çocuklar ve gençler için eğitim programlarının çoğalması benim için çok önemli. Üniversitelerle iş birliklerinin artmasını, yeni araştırmalar yapılmasını ve ekslibrisin gelecekteki dönüşümlerinin de müze çatısı altında tartışılmasını istiyorum. Özellikle yapay zekâ ve dijital sanatla ekslibrisin ilişkisini önemsiyorum. Çünkü yeni teknolojileri görmezden gelmek mümkün değil.
Bütün bunların ötesinde çok daha sade bir hayalim var: Bugün burada koruduğumuz bir eser, bizden yüz yıl sonra da bir insanın karşısına çıksın.
Bir çocuk müzeye gelsin. Bir ekslibrisin önünde dursun. Ve o küçük kâğıda bakıp merak etsin: “Bu kim? Bu sanatçı onu neden böyle anlatmış?” Eğer bunu sağlayabilirsek, bence müze görevini yapmış demektir.
- Son olarak, müzeye ilk kez gelecek bir ziyaretçiye “Şu esere özellikle dikkat et, çünkü ekslibrisin ruhunu orada görebilirsin” deseydiniz, hangi eseri gösterirdiniz ve neden?
Aslında ziyaretçiye önce belirli bir eseri göstermem. Önce müzeyi dolaşmasını isterim. Çünkü yıllardır ekslibrisle uğraşırken öğrendiğim bir şey var: Bir ekslibrisin değerini yalnızca ilk bakışta gördüğünüz görüntü belirlemiyor. Biraz durmanız, bakmanız ve sormanız gerekiyor:
Bu insan kimdi? Sanatçı onu neden böyle anlatmıştı? Bu sembolün anlamı neydi? Bu küçük baskı hangi hikâyeyi taşıyor?
Sonra belki bir eser seçerim ve şöyle derim: “Şimdi buna bir kez daha bakın.” Çünkü ekslibrisin ruhu orada ortaya çıkıyor. Bir insan var. Bir kitap var. Bir sanatçı var. Ve bu üçü küçücük bir kâğıt üzerinde buluşuyor. Benim ekslibrise yıllardır bağlı kalmamın nedeni biraz da bu.
Başlangıçta küçük bir baskı olarak gördüğüm şey, zaman içinde bana insanı, sanatı, kitabı, dostluğu ve hafızayı öğretti. Yıllar önce ekslibrise merakla yaklaşmıştım. Bugün geriye baktığımda, aslında ekslibrisin beni kendi dünyasına götürdüğünü düşünüyorum. Belki de bu yüzden bir ekslibrise baktığımda yalnızca bir resim görmüyorum. Bir insan görüyorum. Bir hayat görüyorum. Bir dönemin izini görüyorum.
Ve bazen, yıllar önce bana bir zarfın içinde gönderilmiş küçücük bir kâğıdı elime aldığımda, o sanatçıyı, o günü, o mektubu hatırlıyorum. İşte müze de bunun için var. Unutulmaması gerekenleri unutmamak için.
Eğitim ve sanat hayatımın sonunda geldiğim yer de biraz burası. Başladığımda amacım bir sanat dalını tanımaktı. Sonra onu sevdim. Sonra başkalarının da sevmesini istedim. Şimdi ise gelecek kuşakların onu tanımasını ve yaşatmasını istiyorum. Belki bir gün ben olmayacağım. Ama bir çocuk müzeye gelecek, küçücük bir ekslibrisin karşısında duracak ve onun taşıdığı hikâyeyi merak edecek. O zaman diyeceğim ki: “Evet, bütün bu çabaya değmiş.” Çünkü ekslibris küçücük bir kâğıt olabilir. Ama bazen insanın dünyadan geriye bırakabileceği en güzel izlerden biridir.

İstanbul Ekslibris Müzesi’ni randevu alarak gezebilirsiniz.
İletişim Bilgileri:
Adres: Altunizade, Mahir İz Cad. No.: 45, Üsküdar/İstanbul
İstanbul Ekslibris Derneği: http://www.aed.org.tr/
Hasip Pektaş: http://www.hasippektas.com / hasipp@gmail.com


