Süleyman Güner
Denizin kıyıya vurduğu her şeyin bir kaydı olduğunu kimse bilmiyordu. Ben bunu, annemin ölümünden üç gün sonra, adadaki evimizin önünde bulduğum teneke bisküvi kutusunu açtığımda öğrendim.
Gece deniz kabarmıştı. Sabah taş duvarın dibinde, köpüklerin ulaştığı yerde duran kutu tuzla kaplanmış, kenarları paslanmıştı. Üzerindeki çiçek desenleri neredeyse silinmişti. Kapağı sıkışmıştı; iki elimle zorlayınca açıldı. İçinden deniz kokusu değil, eski sabun ve lavanta kokusu geldi.
Kutuda bir kız çocuğuna ait eşyalar vardı. Pembe, küçük bir elbise; kırmızı bir kurdele; sarı, tek bir patik; bir tekerleği eksik kırmızı oyuncak araba ve özenle kesilip kıvrılmış bir saç lülesi.
Elbiseyi iki elimle tuttum. Bana ait değildi. Bunu hemen anladım. Çocukluğuma ait fotoğrafları düşündüm. Benim üzerimde böyle bir elbise hiç olmamıştı.
Patik yalnızdı. İkincisini bulmak için kutuyu karıştırdım. Yoktu. Saç lülesini avucumda tutarken çocukluğumdan bir görüntü geldi aklıma: Annem banyoda saçımı tarıyor, ben ağlıyor, o da “Başını oynatma,” diyordu. Sonra aynadaki yüzüme bakıp saçımı kurdeleyle bağlıyordu.
Kutunun dibinde ıslanmış bir fotoğraf vardı. Annemle babam yan yana duruyor, annem kucağında bir bebek tutuyordu. Üçünün yüzü bulanıktı ama annemin gülüşü seçiliyordu. Fotoğrafın arkasında tek bir tarih vardı: 17 Ağustos 1976.
Tarihe uzun süre baktım. Annem o zaman otuz iki, babam otuz altı yaşındaydı. Ben ise henüz doğmamıştım.
Fotoğrafın altında küçük, beyaz bir zarf buldum. Üzerinde annemin el yazısıyla iki kelime vardı: “Bunu bulduğunda.”
Zarfın içinden tek bir kâğıt çıktı. “Bir gün bunu bulursan, denizin hiçbir şeyi unutmadığını anlayacaksın.” İmza yoktu.
Kâğıdı katlayıp cebime koydum. O sırada dışarıdan dalga sesi geldi. Annemin ölümünden beri denize bakmamıştım. Çocukluğum boyunca bana denize fazla yaklaşmamamı söylerdi. Oysa şimdi ilk kez, denizin annemden kalan bir şeyi benden sakladığını değil, bana getirdiğini düşündüm.
O gece uyuyamadım. Fotoğrafa tekrar baktım. Bebeğin başındaki beyaz kurdeleyi fark ettim. Kutudaki kırmızı kurdeleyi elime aldım. Aynı değildi. Ama aynı yaşta bir çocuğa ait olduğu belliydi.
Sonra çocukluğumu düşündüm. Ben tek çocuktum. Bunu hiç sorgulamamıştım.
Sabaha karşı annemin odasına girdim. Dolabını açtım. Her şey yerli yerindeydi. Mendilleri, hırkaları, eski çantası… Alt çekmecede lacivert kaplı bir defter buldum. Sayfaları çevirdim. Alışveriş listeleri, telefon numaraları, ilaç adları.
Sonra 17 Ağustos 1976 tarihinin altında tek bir kelime gördüm: “Deniz.” Defteri kapattım.
Tam o sırada dışarıdan üç dalga sesi geldi. Birinci dalga taşlara vurdu. İkincisi daha uzağa yayıldı. Üçüncüsünden sonra deniz geri çekildi. Pencereden baktığımda kumların arasında küçük bir beyaz paket gördüm.
Sabah kıyıya indiğimde paketin içinden bir bebek önlüğü, küçük bir zıbın ve emzik çıktı. Önlüğün üzerinde elbisedeki beyaz çiçeklere benzeyen üç küçük mavi çiçek vardı. Eve götürüp önlüğü elbisenin üzerine koydum. Tam oturdu.
O zaman kutudaki eşyaların rastgele toplanmış şeyler olmadığını anladım. Bir bebeğin hayatından kalan parçalar, yıllar sonra yeniden bir araya geliyordu.
Babamın eski evine gittim. Çatı katındaki sandıklardan birinde doğum kayıtlarının bulunduğu sararmış bir dosya buldum. Son sayfada annemin adı yazıyordu.
Doğum tarihi: 17 Ağustos 1976.
Altında: Kız bebek. Doğum ağırlığı iki kilo sekiz yüz gramdı. Sonraki satırda yalnızca iki kelime vardı: “Teslim edildi.”
Kime edildiği karalanmıştı. Belgenin arkasında babamın el yazısıyla tek bir cümle vardı: “Süleyman’a söyleme.”
Sandalyeye oturdum. Ben 1976’da doğmamıştım. Demek annem benden önce bir çocuk doğurmuştu. Bir kız. Dosyanın arasında annemin yıllar önce yazdığı bir kâğıt buldum. “Onu vermek istemedim.” Altında başka bir cümle vardı: “Bazen insan sevdiğini korumak için ondan vazgeçiyor.”
O gün babamın geçmişini ilk kez başka türlü düşündüm.
1976’da işleri bozulmuştu. Aylarca iş aramış, bulamamıştı. Annem komşuların çocuklarına dikiş dikerek eve para getirmeye çalışmıştı. Mutfakta unun, yağın, şekerin hesabı yapılır olmuştu. Eski bir defterde annemin el yazısıyla bir cümle bulmuştum: “Bugün yine ekmek veresiye.”
Evlerini kaybetme korkusunun içinde, birilerinin bebeği almak istediğini öğrendiklerini düşündüm.
Sonra kasetçaları buldum. Annemin yatak odasındaki eski komodinin arkasına saklanmış küçük bir kaset. Üzerinde yine aynı tarih vardı. Kaseti dinledim.
Önce uzun bir cızırtı geldi. Sonra annemin genç sesi:
“Bugün onu kucağıma aldım.”
Ardından bir bebek ağlaması.
“Çok küçük.”
Uzun bir sessizlik.
“Onu vermek istemiyorum.”
Bu kez babamın sesi duyuldu. Kısık ve yorgundu.
“Onu verirsek yaşayacak. Bizimle kalırsa belki ikimizi de kaybedecek.”
Annem ağlıyordu.
“Ben annesiyim.”
“Ben de babasıyım.”
Sonra uzun bir sessizlik. Kasetteki sesler kesildi. Bir süre sonra annemin sesi yeniden duyuldu:
“Adını Deniz koydum.”
Kaset burada bitiyordu.
Ertesi sabah kutuyu yeniden açtım. Dibinde daha önce fark etmediğim küçük bir metal anahtar vardı.
İskelede yaşlı balıkçı Yakup amcaya kutuyu gösterdim. Uzun süre baktı.
“Bunu nereden buldun?”
“Evimin önünden.”
Denize baktı.
“Deniz bazı şeyleri geri verir.”
“Ne kadar sonra?”
“Belli olmaz.”
“Otuz yıl sonra?”
“Olur.”
“Kırk?”
“Olur.”
“Peki elli?”
Bu kez yüzüme baktı.
“Üç yıl önce, elli yıl önce kaybolmuş birini vurdu kıyıya. Şaşırdık. İnsan denizi zamanla ölçemez.”
Üç gün sonra anahtarın açtığı yeri buldum. Annemin odasındaki eski komodinin arkasında küçücük bir kilit vardı. Çekmece açıldığında bir adres çıktı.
Adresi bulduğumda kapıyı altmışlı yaşlarda bir kadın açtı. Bana baktı. Ben ona baktım. İkimiz de bir süre konuşmadık. Sonra gözleri elimdeki teneke kutuya takıldı.
“Annem öldü,” dedim.
“Biliyorum.”
“Beni tanıyor musun?”
Kadın başını salladı.
“Annem senden söz etmişti.”
İçeri girdim. Salondaki duvarda eski bir fotoğraf vardı. Annem, babam ve kucağında bir bebek.
Kadın fotoğrafın önünde durdu.
“Annem, beni sizin ailenizden aldığını söylerdi.”
“Annem seni vermek zorunda kaldı.”
“Biliyorum.”
“Bana neden hiç söylemedi?”
Kadın pencereye baktı. Dışarıda deniz görünüyordu.
“Belki de seni korumak istedi.”
Masadaki çekmeceyi açtı. İçinden küçük bir sarı patik çıkardı.
“Bunu annem bana bırakmış.”
Patikleri yan yana koydu. Birbirinin eşi olduklarını anlamak için ikimize de bir süre yetti. Yıllar sonra ilk kez bir şey tamamlanmıştı.
Kardeşimle karşılıklı oturduk. Konuşacak çok şeyimiz vardı. Ama o gün annemi affedip affetmediğimi düşünmedim. Çünkü annemin sırrını artık yalnızca ben taşımıyordum. Bu, nedensiz bir hafiflik duygusu veriyordu.
Ertesi sabah teneke kutuyu evimizin önündeki taş duvarın üzerine bıraktım. İçine hiçbir şey koymadım. Kapağını açık bıraktım.
Denize baktım. Uzaktan bir dalga yükseldi. Kıyıya kadar geldi. Kutunun içine birkaç damla su bıraktı. Sonra geri çekildi.
Deniz hiçbir şeyi tutmuyordu. Yalnızca zamanı taşıyordu.


