Eda Ketenci
Pencere kenarındaki berjerine oturmuş, yelkenlileri izliyordu. İçlerinden biri diğerlerinden ayrılıp başını alıp gitti. Suyun yüzeyinde süzülen martılara benzetti onları. Gidenin ardından bir bot yaklaşıyor, ona yeniden yönünü bulması için eşlik ediyordu. Patır patır suya düşenler vardı. Martıların kanadı eğilmişti sanki. Daha yakından görebilmek için salonun demirbaşı dürbünü gözlerine yaklaştırdı. İşaret ve başparmağı arasındaki merceği çevirip görüntüyü netleştirdi. Sahildeki su sporları okulunun öğrencileri olmalıydılar.
“Afiyet olsun,” dedi yardımcısı Belkıs. “Bol köpüklü.”
Göz göze geldiler. Sanki dilleri kenetlenmiş, ikisi de söyleyeceklerini yutmuştu.
Sessizliği Belkıs bozdu.
“İsterseniz falınıza da bakarım,” dedi gülümseyerek. “Ne zamandır kapatmıyorsunuz.”
Bir haftadır kendi kabuğuna çekilen kadını biraz olsun neşelendirmek istiyordu. Arada böyle durgunlaştığı olurdu ama bu kez içine kapanışı uzamıştı.
“Çok memnun olurum,” diye yanıtladı. “Yüreğim kabarıyor arada…”
Kadının bakışları denize kaydı.
Cümlesi havada kaldı.
Dudak payı bırakılmış kahvesini yudumluyordu. Belkıs sade kahveyi tam kararında yapardı; köpüğü bol, acılığı kıvamında. Günde yalnızca bir fincan içerdi. Yaşı ilerledikçe kahvenin de ağır geldiğini düşünüyordu. Kahvesini usul usul içti. Sonunda fal da olsa, önünde açılacak birkaç sözün hatırına kahvesini aceleye getirmek istemiyordu. Fincanı ters çevirdi. Hızlı soğusun diye yüzüğünü üzerine bırakacaktı. Parmaklarının arasındaki yüzüğü gün ışığına tuttu. İç kısmındaki silik yazıyı ve tarihi okumaya çalıştı.
Alkış sesleri her yanı sardı. Gözlerini bir an kapattı. Kalabalığın uğultusu, gülüşmeler ve heyecanlı fısıltılar yeniden canlandı zihninde.
Ahmet’le birlikte, heyecandan terlemiş ellerini eniştesine uzatmışlardı. Parmaklarında incecik yüzükler ışıldıyordu. Kırmızı kurdele, gümüş renkli makasın altında gerildi. Ardından keskin bir ses duyuldu. Kurdele ikiye ayrılır ayrılmaz insanlar sevinçle ellerini çırpmaya başladı. Çocuklar etraflarında koşturuyor, büyükler onları gülümseyerek izliyordu.
Yüzüğü bırakmak istemedi. Parmağına tekrar geçirdi.
Belkıs arada salona gelip gidiyordu. En son gelişinde, “Az kalsın soğutalım derken kahveyi, telveyi kurutacağız,” dedi ve sırıttı. Sehpanın üzerindeki fincana uzandı. Belkıs iri gözlerini açtı. Fincanın en altındaki yuvarlak boşluğu gösterdi.
“Hanenize ay doğacak,” dedi. “Bakın şuraya.”
İspat eder gibi fincanı ona çevirdi.
“Balık da var. Kısmet havalanmış. Ferahlık tez zamanda.”
Büyük bir teknenin düdüğüyle ev zangırdadı. Ardında bıraktığı dalga köpük köpük oldu; salonun içine kadar uzandı. Belkıs ayağa kalktı. Fincanı bir an önce yıkamalıydı. Eğilip fincanı aldı. Salonun ortasında su, ayaklarının dibinde köpürüyordu. Kapıdan çıktığı anda kayboldu. Kadın ayağına bir şeyin değdiğini fark etti.
Bir çift gözlük.
Camındaki damlaları bluzuna sildi. Kemik çerçeveli gözlükler Ahmet’e ne yakışırdı. Genç kız gibi yerinden fırladı.
“Belkıs, bak,” dedi. “Yine dalgalar getirdi.”
Yardımcısı koşarak odaya girdi, az önceki falı doğrular gibi baktı.
“Ben size demedim mi?”
“Bunu da diğerlerinin yanına, yatak odasına bırakır mısın?”
Bir an durdu.
“Akşama güzel bir sofra hazırlayalım mı? Tatlı olarak revani yap. Ahmet’in en sevdiği.”
Günlerdir yatak odasıyla berjer arasında köşe kapmaca oynayan kadın gitmişti. Belkıs’la birlikte mutfağa girdi. Kızın, “Ben yaparım, siz yorulmayın,” ısrarlarına aldırmadan sarmaları incecik sarıyor, iç harcını tavada karıştırıp kuş üzümlerini üstüne serpiyordu.
Belkıs bir süre onu izledi. Sonra belli belirsiz gülümsedi.
Kadının elleri durmuyordu.
“Ay, yoruldum artık. Biraz dinleneyim.”
Belini destekleyerek salona geçti. Bu kez çay eşliğinde denizi seyrediyordu. Akşam güneşi suyun yüzeyinde geziniyordu. Tekneler rotalarını tamamlamış, tatilcileri kıyıya bırakıyordu. Yemeği salondaki masada yiyecekti. Belkıs, eski günlerdeki davet sofralarını aratmayacak titizlikle örtüleri serdi.
“Her şey tamam. İsteğiniz yoksa ben çıkayım,” diye seslendi oturduğu yerde şekerleme yapan kadına. “Yarın sabah ben sofrayı hallederim.”
“Geldi mi?” diye gözlerini açtı kadın. “Hani nerede?”
Sessizliği suya dalan martıların çığlıkları böldü.
“Teşekkür ederim. Gidebilirsin.”
Kadın minik adımlarla masaya yaklaştı. Dış kapının kapanma sesi duyuldu.
Sarma, havuç tarator, patlıcan salatası, borani, şakşuka, ızgara antrikot, patates püresi ve revani… Acıkmıştı, sanki sudan çıkmış gibi. Kaşığı tabaklara daldırıyor, önüne ne geldiyse yiyordu. Kaç günlük açlığını o akşam doyuruyordu. İki dilim revaniden birine uzandı. Hava kararmıştı. Güçlü bir rüzgâr çıktı. Yalının ahşap kepenkleri sallandı. Bir süre sonra dalgalar içeri girmeye başladı. Su dizlerine kadar yükseldi. Kadın revaniye çatalını batırdı. Son lokmasını yediğinde ahşap zemin kupkuruydu. Salonun köşesinde bir şey parlıyordu. Yerinden kalktı, çömeldi. Avuçlarını yere bastırıp ıslaklığı sildi. Sonra eline aldı.
Ahmet’in saatiydi. Hiç çıkarmazdı bunu. Sadece suya girdiği zamanlarda. Kadın masayı olduğu gibi bırakarak yatak odasına geçti. Saati komodinin üzerine, gözlüğünün yanına bıraktı. Yediklerinin ağırlığı çökmüştü üzerine. Çift kişilik yatağa uzandı. Gözleri ağırlaştı.
Bir süre sonra odada yalnızca saatin sesi kaldı.
Tik.
Tak.
Kapısı usulca tıklıyordu. Belkıs sabah gelmiş, onun uyanmadığını görünce merak etmişti.
“Ah, saat kaç olmuş?” dedi kadın. “Uzun zamandır böylesine yemek yememiş ve derin uyumamıştım.”
Belkıs gülümsedi. Sabah salona girdiğinde masadaki tabakların hepsi silinip süpürülmüş, geceden kalan son kırıntı bile ortadan kalkmıştı. Gözü komodinin üzerindeki saate ilişti. Gece, dalgalar kadını ziyaret etmişti. Bir süre hiçbir şey söylemeden baktı. Sonra kadın, neredeyse kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
“Az kaldı…”
Belkıs’ın içinden ince bir ürperti geçti. Kadın elini parmaklarına götürdü. Kendi yüzüğü hâlâ oradaydı.
Ama Ahmet’inki…
Bakışları denize kaydı.
Ahmet’in kaybolduğu günlerin üzerinden çok geçmemişti. Aramalar sürmüş, tekneler açılmış, kıyılar didik didik edilmişti. Her kapı çaldığında kadın yerinden fırlıyor, gelenin kocası olmasını bekliyordu.
Bir gece, beklemekten yorulup yalının kıyısına indi. Ay, denizin üzerine ince bir yol çiziyordu. Ahmet’in gömleğini kucağında taşıyordu. Cebinden saatini çıkardı. Gözlüğünü avucuna aldı. Bir süre hepsine baktı. Sonra gömleği suya bıraktı. Dalgalar kumaşı kıyıdan çekip götürdü. Saatini avucunda biraz daha tuttu.
“Bunları al,” diye fısıldadı.
Saati suya bıraktı. Ardından gözlüğünü. Her seferinde biraz daha geriye çekildi. Sanki denizden bir cevap bekliyordu. Ama deniz susuyordu. Kadın elini cebine götürdü. En son yüzüğü denize bıraktı. Bir süre suya baktı.
“Onu bana geri ver,” dedi.
Başka hiçbir şey söylemeden geri döndü.
“Kahvaltınızı hazırlayayım mı?” diye soruyordu Belkıs. “Salona.”
Kadın başını salladı.
“Olur. Bir de plakları getirir misin?”
Kahvaltısını yaparken eski şarkılar salona yayıldı.
“Bugün hava kapalı,” dedi Belkıs. “Seferler de iptal olmuş.”
Puslu bir gündü. Güneş bulutların arasına siniyor, sonra bir anlığına yeniden yüzünü gösteriyordu. Yağmur damlaları suya düşüyor, rüzgârla birlikte pencereye serpiliyordu. Gökyüzü gürledi. Şarkının sesi kadına giderek uzaklardan geliyordu.
“Bu havada çıkma,” demişti Ahmet’e. “Lütfen.”
“Eski köye yeni âdet getiriyorsun. Denizi mi kıskanıyorsun?” diye gülmüştü kocası. “Hep yüzerim.”
Dalgalar çok büyüktü.
Çok, çok dalgalı…
Dinlememişti. Atlamıştı suya bir akşamüstü. Kaç yıl geçmişti üzerinden? Kadın hatırlayamadı. Daha dün gibiydi.
“Çayınızı yenileyeyim mi?” diye sordu Belkıs. “Buz gibi olmuş.”
Kadın şalının düşen uçlarını omuzlarına yerleştirdi.
“Su soğuktur şimdi,” dedi. “Yüzülmez.”
Kara bulutlar fırtınayı haber verir gibi ağır ağır toplandı. Kadının içineyse tuhaf bir huzur yayıldı. Sanki uzun zamandır beklediği bir misafir kapının önünde ayakkabılarını çıkarıyordu.
İlk büyük dalga rıhtımı yaladı geçti.
Yerinden kıpırdamadı. Eteğinin ucuna değen suyu eliyle düzeltti; çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla, sanki birazdan kuruyacakmış gibi. Ama kurumadı.
Bir sonraki dalga yalının içine doldu. Belkıs kahvaltı sofrasını topluyordu. Su mutfağın taşlarına usulca yayıldı. Yalının bazı sabahları denize, bazı akşamları eve benzerdi. Üçüncü dalga ötekilerden büyüktü. Su, iki kadının omuzlarına kadar yükseldi. Belkıs elindeki tabağı bırakmadı. Kadın karşısındaki pencereye baktı. Tam o sırada güneş bulutların arasından başını çıkardı. Bir anlığına bütün yalı altın rengine büründü. Sonra su buharlaşmaya başladı. Önce kadınların omuzlarından, sonra dizlerinden, ayaklarından çekildi. Zemindeki su göğe yükseldi. Pencerelerdeki damlalar da birer birer kayboldu.
Kadın derin bir nefes aldı.
“Geldi,” dedi.
Belkıs ona baktı.
“Kim?”
Kadın cevap vermedi. Pencerenin önüne yürüdü. Dışarıda deniz sakindi artık. Rıhtımda ne bir damla su vardı ne de fırtınadan eser. Yalnızca kıyıda, güneşin vurduğu yerde küçük bir şey ışıldıyordu. Belkıs onun nereye baktığını anlamıştı. İkisi birlikte kapıya yöneldiler. Kadın daha hızlı yürüyordu. Yüzük ahşap zeminin üzerinde parlıyordu. Eğilip aldı. Bir süre avucunda tuttu. Sonra çevirdi. İç kısmındaki yazıyı görünce nefesi kesildi.
İki isim vardı. Kendi adı ve Ahmet’in adı.
Tarih de oradaydı. Yıllardır parmağında taşıdığı yüzüğün içindeki tarihin aynısı. Gözlerini kapattı. Belkıs hiçbir şey söylemedi. Kadın yüzüğü göğsüne bastırdı.
“Son parça,” dedi. Sesi artık titremiyordu. Denize baktı.
“Az kaldı.”
İçeriden saatin sesi geldi.
Tik.
Tak.
Kadın başını çevirmedi. Denize bakmayı sürdürdü. Dalgalar kıyıya vuruyor, sonra usulca geri çekiliyordu.


