H. Nilgün Karataş
Yüzeyde başlayan küçük bir titreşim, hafif bir esintiyle. Kilometrelerce ötede gerçekleşen bir kırılma, bir vapurun pervanesiyle. Bazen de çok derinlerden gelen bir basınç, görünmeyen bir kuvvetin etkisiyle. Her dalga bir hareketin sonucu. Suyun yüzeyinde gördüğümüz köpük, çoktan başlamış, yaşanmış ve nihayet biçim bulmuş bir hareketin bize ulaşan son hali. Tecelli.
Varoluşun hikâyesi bu…
Bir söz, bir kayıp, bir karşılaşma, bir karar ya da yıllarca ertelenmiş tek bir cümle. Hayatımızdaki sarsıntılar büyük gürültülerle başlamıyor ki her zaman. Küçük bir kıpırdanış başka bir hareketi doğuruyor; geçmiş, bugün sandığımız âna sızıyor. Zamanla başlangıç noktasını unutsak bile, o ilk hareket izini sürdürüyor.
Suare Öykü Dergisi’nin bu sayısında “Dalgalar” temasını seçerken ilgimizi çeken, denizin edebiyattaki kadim varlığı kadar dalganın taşıdığı bu devinim ve oluş fikriydi. Çünkü dalga yalnızca doğaya ait fiziksel bir olgu değil; zamanın, belleğin, toplumsal değişimin ve insan ilişkilerinin ontolojik bir metaforu.
Üstelik dalgalar hiçbir zaman doğrusal bir hatta ilerlemez. Geri çekilir, yön değiştirir, birbirine çarpar, kimi zaman birbirini büyütür, kimi zaman sönümler. Hayatlarımızdaki ilerleme dediğimiz süreç gibi… Kesintisiz gibi görünen ama asla dümdüz ilerlemeyen.
Geleceğe doğru attığımız her bir adımda bile geçmişe döner, unuttuğumuzu sandığımız bir anının içinden geçerek kendi kıyımıza vurur, sonra yeniden zihnimizin derinliklerine çekiliriz.
Edebiyat, işte bu kesintisiz gibi görünen döngünün ve görünmeyen akıntıların izini sürer. Bir öykünün gücü, anlattığı olayın büyüklüğünde değil elbette, en çok da bıraktığı histe. Edebiyat yüzeyde olup bitenle yetinmiyor; suyun altındaki dip akıntıları da sezdiriyor.
Bu arada dalga imgesinin toplumsal bir karşılığı da var. Tarih boyunca hiçbir düşünsel dönüşüm ya da toplumsal itiraz tek bir hareketten ibaret olmadı. Bir kuşağın başlattığı dip dalgası, bir sonrakinin hayatına ulaştı; edebiyatta da…
Edebiyat her zaman, büyük büyük denizlerin içindeki o dalgaydı; bazen coşarak, bazen çoğalarak anlattı dünyanın binbir halini…
Haliyle bu sayıda yer alan öykülerimizde dalganın çok katmanlı karşılıklarını okuyacaksınız. Deniz kimi metinlerde doğrudan bir mekân, kimilerinde belleğin taşıyıcısı, kimilerinde ise korkunun, direncin ya da dönüşümün imgesi. Bazı öykülerde dalgalar kıyıya geçmişin hatıralarını taşırken, bazılarında geride kalanları alıp götürüyor. Kimi karakterler akıntıya kapılırken, kimileri ona karşı yüzmeye çalışıyor. Kimi anlatılarda ise asıl dalga, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen hayatların içinde yükseliyor.
Bütün bu farklılıklar bize bir kez daha gösterdi ki; ortak bir tema, edebiyatı tek bir düşünceye mahkûm etmek anlamına gelmiyor. Aynı kavramın farklı zihinlerde bambaşka evrenlere açılması, tematik bir derginin en değerli yanlarından biri.
Tıpkı bu sayımızda okuyacağınız gibi.
Bu sayının hazırlanmasında emeği geçen tüm yazarlarımıza, metinleriyle bize açtıkları dünyalar için teşekkür ediyorum. Şimdi sözü yazarlarımızın öykülerine bırakıyoruz.
Kıyıya vuran kelimelerimizin geride bıraktığı izleri görebilmek umuduyla…
İyi okumalar.


