Ozân Ebedî
İskele ayaklarına vuran dalgaların sesi, Meryem için hiçbir zaman sadece bir doğa olayı olmamıştı. O tekdüze uğultu, zihninin dibinde çöken ne varsa yüzeye çıkaran eski bir sarkaç gibiydi. Bir ileri, bir geri… Gitmek ve dönmek… Deniz kıyıya her hamlesinde geride sadece köpük bırakıyordu belki fakat insandan neleri koparıp götürdüğünü yalnızca geride bekleyenler bilirdi.
Elindeki eski defteri dizlerine bastırdı. Sayfaları rüzgârdan ve nemden kırışmıştı. Tıpkı üzerine alelacele düşülmüş yarım kalmış cümleler gibi. Hayatını hep bu sahil kasabasında, içindeki çalkantının durulmasını bekleyerek geçirmişti. Tanıdığı insanların hayatına gelişi fırtınalıydı, gidişleri ise sessiz. Çekilen bir dalganın geride sadece ıslak bir boşluk bırakarak kumların arasından süzülüp kaybolması gibi.
“Su çatlağını bulur,” derdi babaannesi, gözlerini ufuk çizgisinden ayırmadan. Meryem ise yıllar sonra bu iskelenin ucunda anlıyordu ki bazı çatlaklar sudan değil, o suyun vurduğu sert kayaların direncinden doğuyordu. Dalgalarla savaşamazdınız. Onların ritmine ayak uydurmak, bazen sadece o serinliğin içinde kaybolmayı göze almaktı.
Tam o sırada büyük bir dalga, yosun tutmuş beton bloğa çarparak havaya yükseldi ve yüzüne çarptı. Bu ani temas, tenindeki kuruluk hissini giderirken ona unuttuğu bir gerçeği hatırlattı: Deniz ne kadar hırçınlaşırsa hırçınlaşsın, önünde sonunda kendi derinliğine dönerdi.
Defteri yavaşça kapattı. Dalgaların kıyı şeridini her saniye yeniden şekillendirmesi gibi, zaman da onun ruhundaki pürüzleri yontmuş, geriye sadece bu yalın duruşu bırakmıştı. Ayağa kalktı, rüzgâra karşı yürüdü. İçindeki o dinmeyen gelgitleri ve geçmişin tortusunu denizin insafına bıraktı. Arkasını dönüp kasabanın cılız ışıklarına doğru ilerlerken, arkasından yükselen uğultu artık bir veda değil, yepyeni bir başlangıcın habercisiydi…


