Sibel Kırcadere
Berbat bir hava! Ne tam olarak geceye benziyor ne de gündüz sayılır. Hapishane duvarı grisi, pis. Üstelik kokuyor. Her yere işenmiş.
Siyah botlarım çamur olmakla kalmadı, paçalarıma da çamur sıçramış. Metrodaki tuvalete gireceğim. Yol boyunca tuttuğum gözyaşlarımı akıtmak için yalnız kalmam gerek. Adımlarımı hızlandırıyorum. Gözyaşlarımı tutamama korkum var. Neredeyse kaçıracağım, çok sıkıştım.
Metroda ağlasaydım, kalabalıkta garipseyen, küçümseyen, belki biraz acıyan bakış dışında ne olabilirdi diye düşünüyorum. İçimden kahkahalarla gülmek geliyor. Ne bekliyorum ki, içimdeki yalnızlığı delip geçebilecek biri, metro kalabalığında, omzuma dokunup “Ağlama, yalnız değilsin, ben hemen buradayım, sen iyi bir insansın, başarabilirsin, aslında öyle değilsin, şöyle de değilsin, sen harikasın ve iyi ki varsın” mı diyecek!
Tuvalet leş gibi kokuyor. Dışarıda çiş kokusu vardı, burası b.k kokuyor. Hayat işte, hep daha beter olacak!
Tuvalete girdim, burnumu kapattım, gözlerimi de kapattım. Mide bulandırıcı… İnsanların pislediği yerde ağlamak zor… Ağlayamıyorum. Çıkıyorum. Ayıp olmasın diye ellerimi yıkamam gerek, tuvaletten çıkarken görüldüm, lavabo leş gibi… Yanından geçip gidiyorum. Yargılasınlar beni arkamdan… Hep yaptıkları da bu değil mi?
Merdivenleri çıkarken nefes nefese kalıyorum. Yaşlılıktan değil, hayata tutunamayışımdan… Bir sürü kişiyi suçlamak istiyorum. Şu anki durumumdan, çevirip önümde yürüyen şu tanımadığım insanları, yüzlerine tükürmek istiyorum.
“Senin yüzünden!” diye haykırmak istiyorum. “Tüm bu hissettiğim leş gibi hisler senin yüzünden. Eğer sen olmasaydın, sen! Evet, sen! Sen de ne bakıyorsun, sen de! Hepsi senin ve senin ve senin işte, hepsi SENİN YÜZÜNDEN!”
Yürürken kimseye çıkışmıyorum, başım önde yürüyorum. Dudaklarımı ısırarak. Gözyaşlarım akmaya başladılar. Kimse göremez, başım önde. Sadece ayakkabılarımı görüyorum. Sadece ayakkabılarım ağladığımı görüyor.
Plazaya girmeden önce gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Elimin tersi simsiyah!
Her kadının “waterproof” rimele ihtiyacı var. Bugünün bana öğrettiği ders işte bu!
Her hayatı mahvedilmiş bir kadının suda akmayan rimele ihtiyacı var! Rimel bile anlamasın ağladığını, bilmesin, görmesin zaten de önemsemesin. Sen bile kendini önemsemezken, ha!
İşte, güneş açtı. Gri renk maviye döndü. İşe geç kaldım. “Senin yüzünden, rimel, şimdi seni de sileceğim gözümden!”
Plazanın döner kapısından geçiyorum.
“Günaydın.”
Kimse yüzüme bakmıyor. Asansörde aynaya bakıyorum. Gözlerimin altı hâlâ siyah. Parmağımla siliyorum. Olmuyor, daha beter dağılıyor.
Ofise giriyorum.
“Pardon, geç kaldım.”
Patron bilgisayarından başını kaldırıyor. Tam çıkacağım sırada odasından sesleniyor.
“Sevda.”
“Efendim?”
“Bir dakika gelir misin?”
Odası çok aydınlık. Güneş tam masasının üzerine vuruyor.
“Bunu daha önce de konuştuk,” diyor.
Başımı sallıyorum.
“Bugün son günün olsun.”
Bir süre ona bakıyorum. Sonra yine başımı sallıyorum.
“Tamam.”
Tuvalete gidiyorum. Aynanın karşısında durup musluğu açıyorum. Ellerimi sabunluyorum. Sonra yüzümü yıkıyorum.
Rimel tamamen akıyor.
Meğer waterproof değilmiş.
Sahteymiş.


