Zeynep Tezel

“Ne güzel bahçe!” diyorlar. Herkesin bakıp gördüğüyle, benim gördüğüm, bakışlarımı kilitlediğim yer farklı. Bahçenin ortasında tuhaf bir kesinti. Orası kimine göre boşluk, kimine göre çatlak. Benim için ise kopuk bir alan; sürekliliğin içinde yaralı bir inkıta, bahçenin içinde sessiz bir ada, zamanın dokusunda bir kopma durumu. Bahçe güzel mi? Göreceli. Bence güzel olan yer, bahçe değil; bahçenin ortasındaki o kopuk alan. Çünkü hem yaralı hem dirençli.
O kopuk alanın toprağı da dirençli.
Ve o derinliğin ardında, yeşil ve mavinin birbirine dokunduğu kesitte birkaç ada silueti. Leke gibi, kimi zaman daha belirgin. Alanın ortasında, göğe doğru uzanan domuz dikeni dalı; hani şifa taşıyan otlardan. Yemyeşil çimlerin arasından sızmış; elini uzatana önce acı veren, sarı çiçekli…
Kimileri göre, adı, deve dikeni, bazılarına göre Meryem Ana dikeni. Hemen yanında, yaşlı köylü bir kadın. Dikenle aynı boyda, başında oyalı yazması; şalvarlı, kısacık yeleği eprimiş, delik deşik; önlüğünün rengi ağarmış, elinde kalın sopası, pamuk beyaz teni kırışmış, kısık gözleriyle dik duran bir yaşlı köylü kadın.
O tarafa her baktığımda, gördüğüm aynı kişi, aynı duruş. Diken, toprağı yarıp filizlenirken geldi dimdik durdu bahçede, ayrılmadılar; ikisi hep yan yana. Tohumunu bahçeme yerleştirdiğine göre, “Vardır bir bildiği ya da anlatacakları,” diye düşünüp korudum o kırılgan dikeni.
Kopuk alanın dirençli toprağında büyüdü domuz dikeni.
Resim galerilerinde, bir eseri seyre daldığımda, etkisinin hisleri farklı olur. Oysa, şu an, çok öte bir durumun içindeyim. Diken mi anlatıyor? Yaşlı köylü mü? Yaşlı köylü mü daha yaralı? Yoksa diken mi? Aslında, yaşlı köylü kadın mı dikenin ta kendisi? Atılan sessiz çığlıklar, hikâyelerin arasında gizli. Yazmasının oyaları dikenli, anlatıları gibi… Uçlarından, her ne kadar saklasa da dökülen dökülene: Hayatta kalma, direnç, dışlanmışlık, acının içindeki şifa, tortularını artık kenara bırakmış bir kalp… Sanıyorum, oyalı yazma, görünmemesi gerekeni saklıyor, söylenemeyenleri ima ediyor.
Bakışlarım sadece kesitin içinde; sıkışmışlık duygum yok. Sadece anlatısını dinliyorum. Sessizce.
Tekrar soruyorum. Bahçe güzel mi? Güzel görenler, dikenleri görünmez kabul ediyorlar. Güzelliği gözle ölçülür sanıyorlar. Oysa, birçok bahçe, dikenler sayesinde ayakta duruyor. Farkında olanlar, toprağın neyi sakladığını düşünüyor. Saklananlar, oyalı yazmanın uçlarından dökülüyor. Döküntüler, çocukluklarının anılarından süzülüp acı acı toprağa saplanıyor.
Diken acı verir. Oyalı yazmanın uçları dikenli.
Onlar kaçtığında henüz mübadele yoktu; sadece korku vardı. Ana karadan adalara kaçış, yarı kurtuluştu. Adalarda olmak, denizin kıyısında durup karaya ait hissetmek gibiydi. Ne deniz kabul ederdi insanı ne toprak. Kaçılan yerler sığınak değildi; sadece öldürülmenin ertelendiği duraklardı. Girit’te, Mora’da, Midilli’de var olmak, bir kimlik değil, taşınması zor bir yük hâliydi.
Bahçeleri vardı bu insanların. Zeytin ağaçları, incirler, duvar diplerinde kendiliğinden çıkan dikenler…Güven önemliydi. Sonra, karanlık bir gece, kapısı açık boş evler bıraktılar artlarında. Özellikle Mora’da, Balkanlar’da. Ana karayı aşıp adalara sığınanlar da oldu. Sonra yeniden dillerini konuştukları ana karaya geçişler de… Sözü pek geçmiyor yaşanan bazı katliamların*; adı şimdi anılmayan kimi raporların*. Aslında hepsi hafızanın sessiz tanıkları…
Toprak göç edemez. Göç eden sadece insanlar değildi. Hatıraları, dilleri, mezarları da yerlerinden oynadı.
Raporunun yayınlanmasından çok çok öncesinde yaşandı adalara kaçış. Yer değiştiren şey sadece mekân değildi ki! Hafızaydı. Mülkiyetti. Süreklilik duygusuydu. Ağır bir yüktü bu durum. Her ruhun taşınması çok zor, ağır bir yük…
Çok daha sonra geldi mübadele*; olup biteni adlandırmak için. Asıl trajedi, ondan önce yaşanan zorunlu kaçışlardı, şiddet ve yoksulluktu.
Ve kaçışlar, yarı yaşamlardı. Çoktan kaybedilmiş bir hayata varmaktı.
Biliyorum. Bu bölgenin insanları hikayecidir. Uzun uzun anlatırlar geçmişin dikenli hikâyelerini; söze vururlar acılarını, kin tutmadan ama unutulmasın diye. Hatice Teyzenin de varmış bir hikâyesi. Köyün yaşlıları da görürlermiş onu. Aynı benim gördüğüm gibi. Ot toplarmış yamaçlarda, bilirmiş hangi ot neye iyi gelir; sonra da otlarından şifa dağıtırmış köyün çocuklarına. “Babaannemden öğrendim,” diye anlatırmış; “Suyun öteki tarafından kaçmadan önceydi,” dermiş. Tüm ailesini yutan maviliğe uzun uzun bakar, ufka dalarmış gözleri. Bahçemde şu an yaptığı gibi.
Bahçeme bakıyorum. Toprağın sabrını, dikenin niçin acıttığını, çiçeğin neden tam orada açtığını anlamaya çalışırken, bakmakla görmek arasında, zeytin ağacının gölgesinde, yarım bir farkındalık gibi asılı kalıyorum. Oyalı yazma, şimdi dikeni öpüp okşuyor, dikenlerin verdiği acıya aldırmadan; aynı küçük bir kız çocuğunu sever gibi. Sonra, öyle hassas hareket ediyor ve öyle usulca kökünden çekip çıkarıyor ki domuz dikenini… Toprağından uzaklaştırılan bir insanın bedenini korumayı öğrenmesi gibi… “Dikenin şifası güçlüdür,” diyor.
Dikenin şifası mı olur? Diye soruyorum. “Olmaz mı?” diyor. Kaşları çatılıyor. “Hele biraz sorup öğrensen.”
Utanıyorum. Sonraları öğreniyorum hem ruha hem bedene şifa dağıtan nadir bitkilerden olduğunu. Geldiği gibi usulca yok olup gidiyor yaşlı köylü kadın.
Diken acı da verir, şifa da.
Mübadele ve öncesi belgeleri hatırladıkça hep “olanın” yazıldığını düşünüyorum. Oysa ben “olanın içinde insanların neye dönüştüğünü” sorguluyorum. Hepimiz, kaçanların birçoğunun Hatice Teyze’ye dönüştüğünü biliyoruz. Belgelerde köylerin yakıldığını, katliamların olduğunu biliyoruz. Ancak, o raporlar, bir evin ev olmaktan ne zaman çıktığını anlatmıyor.
Tam bunları düşünürken, bahçemin o kopuk alanındaydı domuz dikeni ve Hatice Teyze. Eksilenleri ve eksiklikleri fark ediyorum. Belgelerdeki “zorunlu göç” kelimesini okurken, yerine, “kaçmak ve kaçarken eksilmek” kelimelerini yerleştiriyorum. Sorguluyorum: eksilenlerin, unutulmamak için yerleştiği oyalı yazmaları, yazmaların dikenli uçlarını, uçların toprağa dökülmelerini, topraktan fışkıran domuz dikenlerini, sivri uçlarını, uçların acılarını, acıttıklarını, kin tutmamayı, buradan gidenleri, oradan kaçanları, gelenleri, sarı çiçeğin unutturmadıklarını, dikenin şifa dağıttığını…
Kaçanların hikâyesi bu yüzden çoğu zaman eksik kalır. Çünkü onların yaşadıkları aslında dağınıktır: bir adada başlar, bir kasabada biter, bir başka şehirde unutulur. Bu acılar ne sadece belgeyle ne sadece hikâyelerle hatırlanır. İkisinin arasındaki o alanda, o kopuk alanda belki de bir domuz dikeninin acısıyla fark edilir ve yazılır.
Ve elini uzatana önce acı verir deve dikeni. Şifası sonradan gelir.

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


