Ekin Toprak Ertuğral
Onu ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlıyorum. Üstüne tam oturan koyu yeşil bir elbise giymişti. Ayakkabıları tertemizdi. Küçük bir çanta vardı elinde. Naylon poşet gibi ama kalın. Turuncu, sarı, yeşil, kırmızı bir sürü renkte anlamadığım bir şeyler yazıyordu üzerinde. “Das” ile başlayan cümleler vardı. Bir de küçük bir bavul. Kızın gözleri maviydi. Dalgalı sarı saçları neredeyse beline geliyordu. Nefes almaya korkar gibiydi.
Annem kız eve girer girmez yatak odasına gitti. Kapısını kilitledi. Babam bizi tanıştırdı. Ablammış. Adı da Aysel’miş. Kıza da benim adımı söyledi. Sadece “Ela” dediğini anladım. Başka bir dilde konuştu. Kız gülümsedi, sarıldı bana. Tuhaf bir kokusu vardı. Uçak, yol, korku, endişe karışımı. Ama dalgalı saçları şampuan kokuyordu. Kendi saçlarımın beyaz sabun kokusundan nefret ediyordum. Pahalı diye almıyordu annem. Bir de benim incecik sıçan kuyruğu saçlarıma sabunun daha iyi geleceğini söylüyordu. Sıçan kuyruğu benzetmesini okuldaki arkadaşlarım yapmıştı. Hem de okulun ilk günü. Beyaz kurdele saçlarımı tutmuyordu. Kafam yağlı gibi duruyordu. O zaman da sabunla yıkıyorduk. Belki şampuanla yıkasam gürleşirdi. Yumurta da sürdük. Bana mısın demedi. Komşulardan biri kına yakarsak iyi geleceğini söyledi. Bir süre de kıpkırmızı bir sıçan kuyruğuyla dolaştım. Yine gürleşmedi.
Şimdi, ablam olduğu söylenen kız, dalgalı gür sarı saçlarıyla bizim evde yaşamaya başladı. Annem o gece odadan çıkmadı. Babam kıza benim odamdaki divanda yatak hazırladı. Tuvaleti, mutfağı gösterdi.
“Hadi siz kardeş kardeş uyuyun,” deyip salondaki kadife koltuğa kıvrıldı. Çoraplarını dürüp kapının önüne doğru fırlattı. Sabah annem o çorapları görünce bağıracaktı. Bile bile yaptı.
Ablam geceliğini çıkardı bavuldan. Kolları fırfırlı sarı bir gecelik. Sütyeni vardı içinde. Çıkarmadı. Biz, gözlerimiz birbirimizde, yattık. Sarı dalgalı saçları karanlıkta bile parlıyordu. Bu kadar uzun, parlak ve gür olmasaydı keşke. Mavi gözlerini kıskanmadım. Oyuncak bebeğimin de mavi gözleri vardı ama böyle saç daha önce hiç görmemiştim. Uyandığımda ablamın arkası dönüktü. Sarı dalgalı saçları yastıktan aşağı sarkıyordu. Pencereden giren güneş öyle bir vuruyordu ki dalgalara, sanki ışıklar dans ediyordu. Sessizce kalktım. Eğilip kokladım. Bilmediğim çiçekler böyle kokuyordu herhâlde. Gül, papatya, lavanta falan değildi bu. Ellerimi dalgaların arasına soktum. Yumuşacıktı. Benimkiler gibi yağlı, yapış yapış ve mat da değildi.
Annemin telefonda anneannemle konuştuğunu duydum. Ağlıyordu. “Almanya’dan aldı getirdi kızı. Anası ölmüş. Ölmeden önce de benimkini arayıp yemin ettirmiş. Başka kimsesi yokmuş kızın. Bana ne dedim. Allah’tan biz evlenmeden önce yediği halt. Yoksa yemin billah giremezdi o kız içeri. Annesinden para kaldı mı bilmem. Söylemez ki mendebur.”
Kopuk kopuk ve anlamsız başka cümleler de dolaştı salonda. Demek ki bizden önce babamın Almanya’da bir hayatı varmış. Oradaki evini, karısını merak ettim. Ben de orada doğsaydım belki benim de uzun dalgalı saçlarım olurdu diye düşündüm. Oradaki annemin kim olacağını da gözümün önüne getirmeye çalıştım.
Buradaki annemin kafasında her zaman bir bone olurdu. Yaz kış çıkarmazdı kafasından. “Yemeğe saç dökülmesin, yerlerden saç toplamaktan bıktım,” derdi. Bir kez bile görmemiştim annemin saçlarını. Hayatımız Aysel’den önce ve Aysel’den sonra olarak ikiye ayrıldı.
Okul başlayana kadar biraz Türkçe öğretmemi istedi babam. Sonra bir işe sokarmış ablamı. Belki de Almanca ders verirmiş. Annem onun evdeki varlığından o kadar rahatsızdı ki. Bütün aksilikler Aysel yüzünden bizi buluyordu ona göre. Altın gününe arkadaşları gelecekti, fırın bozuldu. Babam tam haberleri seyredecekti, elektrikler kesildi. Bu aksilikler hep yaşanıyordu bizim evde. Daha beterleri de oluyordu önceden. Esas sorun banyo gününde yaşanıyordu. Annem pazar günleri evdeki herkesin yıkanmasını şart koşardı. Yatak çarşaflarını da o gün değiştirdiği için pis saçlarla yatmamızı istemezdi. Aysel babamla konuşup saçlarını her gün yıkamak istediğini söyledi. Soğuk suyla yıkamak sorun değildi. Kendi şampuanını da yanında getirmişti. Hatta bir keresinde benim de denememe izin vermişti ama annem razı olmamıştı. O uzun dalgalı saçları önce her gün yıkadı. Annem bağırdıkça iki günde bir, sonra üç günde bir. Şampuanı bitti, bizim beyaz sabunla yıkamaya başladı. Yine de pırıl pırıldı o dalgalar. Havluyla kuruluyor, balkona çıkıp güneşte yavaş yavaş tarıyordu. Tarağında toplanan saçları avucuna alıp düğüm yapıyor, banyodaki çöpe atıyordu.
“Saçların çok güzel,” dediğimde artık anlayıp gülümsüyordu. Annem kuru fasulye pilav pişirdiğinde “Elinize sağlık” diyebiliyordu.
Ama annem Aysel’in suratına bakmıyordu. O gün, banyodan çıkıp saçlarını tararken Almanya’dan bir arkadaşı aradı. Nasıl sevindi ablam. O kadar uzun konuştular ki uzun dalgalı saçları kurudu neredeyse. Annem bonesinin altından elini sokup kafasını kaşıdı. Sinirlendiğinde hep böyle yapardı. Babama kızdığında, bana kızdığında hep aynı hareket. Bazen o kadar çok kaşırdı ki tırnaklarının arası kan dolardı.
“Kesin benim hakkımda konuşuyor,” dedi. Sinir içinde salonda gitti geldi.
Ablam telefonu kapatınca top hâline getirdiği telleri telefon sehpasının üzerinde unuttu. Sarı saçlar mermer sehpanın üzerinde pırıldıyordu. Ben tam o yumağı almak için yerimden kalkmıştım ki annem gördü.
Kıyameti kopardı. “Kızının saçlarını toplamak zorunda değilim Hamdi. Bu kız bu evden gidecek Hamdi.”
“O da benim kızım. Ne yapayım, kapıya mı koyayım? Kimsesi yok.”
Ablam kurumuş uzun dalgalı saçlarıyla salonun ortasında ayakta duruyordu. Mavi gözleri yaşla doldu. Dudaklarının titrediğini gördüm.
“Sen görürsün,” dedi annem. Bir hışım kalktı. Yatak odasına gidip elinde koca makasla geldi.
Biz daha ne olduğunu anlayamadan ablamın saçlarını tuttuğu gibi makası ortasından geçirdi. Sapsarı dalgalar bizim mavi çiçekli makine halısının üzerine döküldü.


