Selcen Gezgin
Annenin cenazesindesin.
Taziyeye gelen giden bitmiyor. Günlerdir yoğun bakım kapısında beklemiş olmana rağmen, onun gerçekten ölebileceğine dair tek bir ihtimal bile konduramamıştın içine. Ölen annen değil de sensin sanki. Cenaze işlemlerinin tamamını, ruhun bedeninden ayrılmış bir yabancı gibi, derin ve sessiz bir susuşla izliyorsun.
En zoru eve dönmek. Hâlâ buram buram annen kokan o eve. Adımını attığın an duvarlar üstüne üstüne geliyor. Salondaki koltuğun kenarında duran tespihi, kenara bırakılmış hırkası sahibini beklercesine öylece duruyor. Evin içinde her şey yerli yerinde. Bir tek annen yok.
Annenin yokluğu bir ses değil, bir koku değil; göğsünün tam ortasına oturan, nefes aldırmayan devasa bir kayalık.
Annen senin bu hayattaki ayaklı kütüphanendi. Mutfakta aklına ne takılsa ona danışır, hayatın hangi virajında çıkmaza girsen cevabı onun dilinin ucunda bulurdun. Şimdi aklın her karıştığında kime soracağını bilmiyorsun.
Bir de oğlun geliyor aklına…
En çok anneannesinin incecik sardığı yaprak sarmasını severdi. Yaprağı ne kadar pişireceğini, içini ne kadar koyacağını, tencereye nasıl dizeceğini annen bilirdi. Şimdi sen sarsan da aynı olmayacak. Bazı yemeklerin tarifi defterlerde bulunmuyor. Sen zihninin içinde bu koyu yalnızlıkla boğuşurken, odadaki ağır sessizlik kapının ardındaki ayak sesleriyle yırtılıyor. İçerideki hüzne yabancı bir hareketlilik sarıyor salonu. Derken bir telaş başlıyor. Bir yemek telaşı…
Mezarlıktan dönen insanlar sanki günlerdir açmış da hepsi sizin evde yemek için toplanmış gibi. Kimse sana bakıp canının isteyip istemediğini sormuyor. Çaylar tazeleniyor. Tabaklar dolaşıyor. Eller bir şeylere uzanıyor. Senin miden çoktan bu dünyayla bağını koparmış. Önüne ne konsa bakıyorsun yalnızca. Taziye ziyaretleri sürerken eve giren çıkanın haddi hesabı yok. Gelenlere tabak tabak baklava ikram ediliyor. Yüzündeki katran gibi ağır acı ile önlerindeki tabakta duran şerbetli tatlı ne büyük, ne acımasız bir tezat oluşturuyor. Bir tarafta annenin yokluğu. Öte tarafta baklavanın şerbeti.
Konuşmaların hiçbirini dinleyecek takatin yok. Zaten hiçbiri annenden bahsetmiyor. Kimi çocuğundan söz ediyor, kimi yaklaşan kışın hazırlığından, turşudan, salçadan dem vuruyor. Annen bu dünyadan henüz birkaç saat önce çekip gitmişken, hayat çoktan başka şeylere dönmüş.
Gözlerin bir noktaya takılıp uzaklara dalıyor. Hafızanda binlerce anı birbirine çarpıyor. Acı, göğsünün içinde kıyıya vuran bir dalga gibi yükselip çekiliyor; her çekilişinde başka bir anıyı önüne bırakıyor. Daha hangisine tutunacağını bilemeden bir yenisi vuruyor.
Hangi anındasın şimdi hayatın? Okula giderken annenin saçlarını taradığı görüntü mü canlanıyor zihninde? Hani annen bir tas suyu eline tutuşturur, tarağı içine daldırır, sonra saçlarını tarardı. Sen o kıllı tastan ölesiye tiksinirdin. Her sabah bu seremoniye dayanamadığından günlerce saçlarını kestirmek için ağlamıştın. Annen ağlamalarına kıyamayıp o ipek gibi saçlarını alaburus kestirmişti. Oğlan çocuğu olup çıkmıştın. Olsundu. Her sabah o kıllı tas gelmeyecekti ya önüne. Memnundun.
Yıllar yıllar sonra saçını tararken kendi kızın “Acıyor!” diye bağırınca annenin oturduğu yerden seslenişi çınlayacak kulaklarında.
“Kızım, ıslat da tara. Hatır hutur taranır mı saç?”
Elindeki tarak bir anlığına duracak. Meğer o tas, tiksinecek bir şey değilmiş. Annenmiş.
Hafızanın sayfaları geriye doğru sarılmaya devam ediyor. Kendi genç kızlığında, “Arkadaşımda kalacağım,” diye zırlayıp durduğun o günler geliyor aklına. Annenin seni göndermemek için bin dereden su getirmesine, binbir bahane uydurmasına günlerce içerlemiş, onu anlayışsızlıkla suçlayıp küsmüştün. Şimdi büyüyüp anne olunca bazı cümlelerin anlamı değişiyor. O zaman bahane sandığın şeylerin ardında annenin korkusu varmış. Hastalandığın o çocukluk gecelerinde, alnındaki ateşi düşürmek için sabaha kadar başucunda nöbet tuttuğu anlar geçiyor zihninden. İçinde, adını koyamadığın bir boşluk büyüyor.
Salon yine kalabalık. Uğultulu bir gürültü.
Bir elde çay bardağı. Bir başka el baklavaya uzanıyor.
Sen ise bütün bu kalabalığın ortasında oturuyorsun. Annenin bir daha hiçbir sabah saçlarını ıslatıp taramayacağını biliyorsun artık. Önündeki baklava tabağına bakıyorsun. Şerbeti ağır ağır tabağın dibine süzülüyor.
“Ye kızım, ye,” diyor teyzenin biri. “Annenin ruhuna şifa.”
Elin baklavaya uzanıyor…


