Ekin Toprak Ertuğral
Selda’nın şansı yaver gitmemişti bu sene. Lise aşkı ile evliliği beş senede bitmişti. Girdiği hiçbir işi beğenmeyen ama para harcamayı seven adamın tekiydi. Frédéric Beigbeder’in Aşkın Ömrü 3 Yıldır kitabıyla dalga geçen Selda; Oğuz’dan boşanınca rahatlamış ve hak vermişti yazara.
Tam her şey yoluna girmişken bu sefer ev sahibi “bekar kadın” bahanesiyle kapıyı göstermişti. “Aksilikler yalnız gelmez,” derdi babaannesi. Haklıydı kadın.
Çalıştığı iş yerinin küçüleceği tutmuştu. Patronu da kapıyı göstermişti. Yeniden başlayacaktı hayata mecburen. Sıfırdan. Ağlamaktan göz yaşları ve sümükleri birbirine karışıyor, sonra da gülme krizine giriyordu. Sinirleri bozulmuştu. Ya dolapta ne varsa yiyor ya günlerce aç kalıyordu. Yıkanmıyordu ya da suyun altında saatler geçiriyordu. Saçlarının beyazı çıkmıştı, umurunda bile değildi. Aynaya bakmak istemiyordu.
Bütün bu zor günlerinde Asiye yanı başındaydı arkadaşının. Aynı okuldan arkadaştılar, nikah şahidiydi, ahretliğiydi. Otuz senenin dili olsa da anlatsaydı paylaşılanları. Selda hem evinden hem işinden olduğu zaman kucağını, kapısını açmıştı. Sarıp sarmalamıştı onu. Saçlarını boyamış, mis kokulu şampuanlar alıp şımartmıştı onu. Abur cubur çekmecesini arkadaşının sevdiği çikolatalarla doldurmuştu. Kalpli, yumuşacık bir pijama da koymuştu yatağın üzerine.
Zaten hep yanındaydı arkadaşının. Hiç sesini çıkarmadan dinlerdi Selda’yı. Ne zaman istese koşa koşa buluşurdu, zaman ayırırdı.
Asiye evden çalışıyordu; kitap çeviriyordu. Hemen bilgisayarını kapatıp giderdi arkadaşına. Bazen yemek pişirirken arardı, ocağı kapatıp fırlardı evden. Selda da bunu bildiği için, “gelsene” derdi sadece. Yeterdi.
Selda’nın garip takıntıları vardı. Buluştukları pastanede, kafede; duvara karşı oturmayı sevmezdi mesela. Nefes alamadığını, duvarı ya da tezgâhı görmek için gelmediğini söyler, istediği gibi bir yer yoksa çıkıp giderdi.
Asiye hep duvara karşı oturur; arkadaşını bu sıkıntıdan kurtarırdı. Mesele etmezdi bunu. Bazen daha önce anlattığı bir şeyi hatırlamadı diye azarlardı Asiye’yi. Ya da Asiye ona her şeye rağmen hayatın güzel olduğunu söylediğinde; “Senin için hava hoş. Benim yaşadıklarımı yaşasan…” derdi. “Senin tuzun kuru, arkanda ailen var. Ben yalnızım,” da derdi.
Halbuki Asiye’nin de kendine göre dertleri vardı. Pek anlatmazdı. Ya da Selda’nın derdini dinlerken kendi derdini anlatıp onu sıkmak istemezdi. Kitap çevirisiyle kazandığı para yetmediği için, istemese de gölge yazarlık yaptığını söyleyemezdi mesela.
Barınaktan bir köpek almıştı birkaç sene önce. Epilepsi hastası olduğu için bırakmıştı sahibi. Asiye’nin küçükken Urla’daki bahçelerinde besledikleri köpeğe benziyordu.
Asiye hiç düşünmeden sarılmış, yüzünü yalamasına izin vermişti. Tam da o günlerde Frida Kahlo ile ilgili bir kitap çevirdiği için adını “Frida” koymuştu.
Her gün aynı saatte vermesi gereken bir ilacı vardı. Onun dışında bir zorluğu yoktu hayvancığın. Asiye çalışırken sessizce yanında oturur, minnet dolu gözleriyle bakardı sahibine. Klavyenin tıkırtısı ninni gibi gelirdi, uyurdu. Terk edildiğini çoktan unutmuştu.
Selda arkadaşının yanına taşınmak zorunda kaldığında Asiye köpeğin düzenini de değiştirmek zorunda kalmıştı. Yattığı yeri, battaniyesini, suyunu, kendi odasına taşımıştı. Frida tanıyordu zaten Selda’yı. Birbirlerini severlerdi.
İki arkadaşın birliktelikleri, ufak tefek sorunları saymazsak iyi gidiyordu.
Selda kuzu eti yemediği için, Selda pırasanın kokusunu sevmediği için, beyaz peynir Selda’nın midesini bulandırdığı için; mutfağın düzeni de değişmişti.
“Daha önce de bu kadar gıcık mıydın kızım sen?” diyordu Asiye. Birlikte gülüyorlardı. Selda da unutmuş gibiydi kötü günlerini.
Asiye bir kitap tanıtımı için dört günlüğüne Madrid’e gidecekti. Selda evde olmasa köpeğini veterinere emanet ederdi. Ama şimdi arkadaşı vardı. Bakardı Frida’ya.
Kâğıda tek tek yazdı yapılması gerekenleri.
“Her sabah saat on birde mutfak masasındaki ilacı verilecek. Frida alışık, hemen yutuyor. Çok önemli. Aman unutma gözünü seveyim. Veterinerin numarası buzdolabının üzerinde magnette var. Ne olur ne olmaz.”
Asiye gitti, Selda Frida ile baş başa kaldı. İlk gün tam saatinde ilacını yuttu hayvancık. Hatta Selda’nın elini yaladı.
İkinci gün, sabahın köründe eski kocası aradı. Borç para istiyordu. Aşklarının hatırına birkaç binlik atabilirdi hesabına. Selda çıldırdı. Her zamanki gibi kavga edip telefonu kapattılar. Selda ağladı, küfretti, bağırdı. Frida’yı alıp yürüyüşe çıktı. Sakinleşti.
Asiye yoğun olacağını, aramaya fırsat bulamayacağını söylemişti. Ne iyi olurdu konuşsalar. Çok ihtiyacı vardı konuşmaya, dertleşmeye. Ertesi sabah manyak eski koca yine aradı. Düğünde takılan takılardan bahsetti, eskiden olduğu gibi kavga ettiler.
Selda yine unuttu Frida’nın ilacını; tıpkı bir önceki gün unuttuğu gibi ve bir sonraki gün unutacağı gibi.
Asiye uçaktan inip eve geldiğinde, kimseyi bulamadı. Mutfakta Frida’nın salyalarını görünce telaşlandı. Selda’yı aradı.
Ağlamaklıydı Selda. “Veterinerdeyiz,” dedi.
Frida ilaçsız geçen üç günün sonunda önemli bir kriz atlatmıştı. Selda veterineri aramış, adam hemen gelmişti.
Özür diledi Selda. “Manyak herif aradı, kafam karıştı, sinirliydim, sen de arayıp hatırlatmadın, madem o kadar önemliydi, arasaydın!” dedi.
Frida sahibini görünce sevindi. Aslında anlatmaya çalışmıştı Selda’ya. Mutfağa gidip havlamıştı ama Selda peçeteye burnunu silip gözyaşlarını kurulamakla ve portakallı bitter çikolata yemekle meşguldü.
Eve gittiler, Selda sessizce mutfağa girip kahve hazırladı. Gülten teyzenin Urla’dan gönderdiği vişne likörünü çıkarıp küçük kadehlere koydu. Tepsiyi alıp balkona çıktı. Asiye caddeye bakan sandalyede oturuyordu. Duvara bakan sandalye kalmıştı Selda’ya.
Masanın üzerinde Kate Chopin’in Uyanış kitabı vardı.


