Özlem Güller Ünal
Gül Bolulu’nun sanat dünyasına baktığımızda, ipliklerin, liflerin ve dokuların yalnızca birer malzeme olmadığını görüyoruz. Geleneksel dokuma kültüründen beslenen sanatçı, el emeğinin izlerini çağdaş bir sanat diliyle buluştururken, malzemenin kendi hikâyesini de görünür kılıyor. Onun çalışmalarında doğa, zaman, sabır ve dokunma duygusu iç içe geçiyor; her eser, sessiz ama güçlü bir anlatıya dönüşüyor.
Büyükada’daki atölyesinde üretmeye devam eden Gül Bolulu ile sanat yolculuğunu, tekstil ve lif sanatının dönüştürücü gücünü, geleneksel tekniklerin bugünkü sanat anlayışındaki yerini ve üretirken kurduğu bağı konuştuk. Sanatçının dünyasına biraz daha yakından bakarken, bir ipin nasıl hikâyeye, bir dokunun nasıl duyguya dönüşebildiğini de sorduk.

• Öncelikle Gül Bolulu’yu Suare Dergi okurlarına tanıtabilir miyiz?
1988 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Tasarım/Dokuma Bölümünü bitirdim. 1998’de aynı fakültede yüksek lisansımı tamamladım. Zaten liseyi bitirirken Güzel Sanatlar’da resim bölümünde okumayı planlıyordum. Hatta sınav için ciddi bir resim eğitimi almıştım. Üniversite için acele etmiyordum. Önce Beyoğlu Kız Teknik Olgunlaşma Enstitüsüne girince oradaki eğitimimde halı ve kilimi tanımam resim bölümünde okuma fikrimi değiştirdi. Birincilikle kazandığım Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin Tekstil Tasarım Bölümüne başladım. Tekstil tasarımcısı olarak mezun olduğum için çok mutluydum.
• Geleneksel dokuma tekniklerini çağdaş sanatla buluşturma fikri sizde nasıl doğdu?
Öğrenciliğimizde 72 iş günü stajımız vardı. Eğitim yıllarımda her yaz baskı ve dokuma fabrikalarda stajımı yapıp son yıla staj bırakmamıştım. Son sene çok istediğim köylerde halı ve kilim stajı yapmaktı. Ayvacık’ta Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin DOBAG adı altında bir kooperatifi vardı. DOBAG Projesi dünya çapında bir proje olup Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi eğitimcileri tarafından köyleri kalkındırma, kadınları özgür kılma ve iş sahibi yapma ve sosyal statüde değişiklik yaratma projesidir. Buraya 52 köy üyeydi ve üniversitenin değerli hocası Prof. Dr. Şerife Atlıhan halının desenlerini ve kalitesini takip ediyordu. 1987 yılında yaptığım stajım 52 köyü dolaşarak, doğal boyama atölyesinde iplik boyayarak, köyde üretim yapan kadınlarla birlikte çalışarak, dokumanın heyecanı ve üretim keyfini yaşayarak geçirdim. Sonra bu üretimin içinde olmaya karar verdim. İstanbul’a döndüğümde sahiplendiğim halı tezgâhımla dokumaya başladım. Bu heyecan hiç bitmedi bende, aynı coşkuyla devam ediyor ve edecek diyorum.

• Eserlerinizde “doku” kavramı çok belirgin. Doku sizin için ne ifade ediyor?
Üniversitede tekstil tasarım eğitiminde bizler için doku çok önemliydi. Fotoğraf dersimizde doku fotoğrafları çeker, daha sonra onlardan kâğıt üzerine boya ile tekstil yüzey tasarımı oluştururduk. Benim için doku, eserin duygusunu ve hafızasını taşıyan bir yüzey. Dokumalarımda kullandığım dokular malzemenin etkisi ile oluşan rölyef, havlı, sert yüzeylerdir. Dokuları, izleyicide dokunma hissi uyandırmasının yanı sıra, malzemenin kendi karakteriyle benim müdahalemin karşılaştığı bir alan olarak görüyorum. Bazen kontrol ettiğim, bazen de malzemenin kendi oluşumuna izin verdiğim bu süreçte doku, eserin hikâyesinin bir parçasına dönüşüyor.
• Doğadan ilham aldığınızı görüyoruz. Size en çok ilham veren doğa unsuru hangisi?
Benim için doğa, yer ve göktür. Tek bir doğa unsuru söylemek zor. Ağaçtan, buluttan, kuştan, topraktan, rüzgârdan, şimşekten ve yağmurdan, böcekten ayrı ayrı ilham alıyorum. Doğadaki her şeyin kendine özgü bir dili, hareketi ve duygusu olduğunu düşünüyorum. Bazen bir ağacın formu, bazen rüzgârın hareketi, bazen de yağmurun sesi, yaprakların renkleri ve formları, çiçeklerin açması ve tohuma durmaları beni etkiliyor. Ortaokuldayken böcek koleksiyonu yapıyordum. Topladığım böceklerin desenlerini kâğıda aktarıyor, daha sonra da renklendiriyordum. Doğanın bütünü, benim için sürekli ilham veren yaşayan bir kaynak diye düşünüyorum.

• Büyükada’da üretmek, sanatınıza nasıl bir ruh ve perspektif katıyor? Büyükada’nın doğası, insanları ve gündelik yaşamı çalışmalarınıza nasıl sızıyor?
Büyükada’nın çalışmalarıma kattığı en önemli şeylerden biri, içinde yaşadığım bir yere başka türlü bakabilme yetisini kazandırması. Adanın gündelik hayatının bir parçası olmak; insanlarını, ritmini, doğasını ve değişimini zaman içinde gözlemlemek hem kendi pratiğime hem de çevreme farklı bir gözle yaklaşmamı sağlıyor. Bu yüzden ada benim için yalnızca üretim yaptığım bir yer değil; düşünme, gözlemleme ve işlerin oluşma biçimini etkileyen aktif bir alan. Büyükada’da üretmek, benim için öncelikle zamanla kurduğum ilişkiyi etkiliyor. Burada hayatın ritmi İstanbul’dakinden daha yavaş ve daha katmanlı akıyor, bu yavaşlık etrafımdaki detayları daha fazla fark etmemi ve üretim sürecinde daha sabırlı olmamı sağlıyor.
• Tekstil sanatının Türkiye’de hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musunuz? Daha iyisi için neler mümkün?
Tekstil sanatının Türkiye’de sahip olduğu potansiyelin henüz tam anlamıyla karşılığını bulduğunu düşünmüyorum. Köklü tekstil kültürümüz; dokuma, halı, kilim, nakış, keçe ve baskı gibi geleneksel tekniklerle güçlü bir kültürel hafıza taşıyor. Bu mirası çağdaş sanatla buluşturmak ve genç sanatçıların yeni malzeme ve teknolojilerle yeniden yorumlamasını desteklemek, tekstile yeni bir dil kazandırabilir. Bunun yanında sergi, burs ve rezidans gibi desteklerin artırılması, tekstil sanatının görünürlüğünü ve değerini de güçlendirecektir.
• Geleneksel el sanatlarının geleceği konusunda umutlu musunuz? Genç kuşaklar bu mirası taşıyabilir mi?
Evet, bu konuda umutluyum. Son senelerde kumaş ve halı üreten şehirlerimizde atölyelerin yeniden canlanmaya başladığını ve üretimi geleneksel olarak yaptıklarını, halk eğitim merkezlerinde uzman hocaların eğitime değer verdiklerini görüyoruz. Geleneksel el sanatlarının geleceğinin, genç kuşakların bu mirasa nasıl yaklaştığıyla yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Gençlerin sadece geçmişten kalan bir geleneği devam ettirmesi değil, aynı zamanda onu kendi bakış açılarıyla yeniden yorumlaması çok değerli. Bu mirasın sürdürülebilmesi için ustaların bilgi ve deneyimlerini gençlere aktarması, eğitim ve üretim imkânlarının artırılması gerekiyor.
• Bir eserinizi üretirken önce fikir mi gelir, malzeme mi sizi yönlendirir?
Önce bir konu vardır. Bu konu için okumalar ve araştırmalar yaparım. Notlar alırım ve gruplarım, buradan konu hakkında söyleyecek fikirler çıkmaya başlar. Bu çıkan fikirleri inandığım insanlarla tartışırım. Eskizler ortaya çıkar, teknik, boyut ve malzeme netleştikten sonra üretim başlar.
• Bugüne kadar sizi en çok etkileyen veya duygusal bağ kurduğunuz eseriniz hangisi oldu?
Benim bu soruya tek bir eser söylemem çok zor. Bugüne kadar ürettiğim birçok eserin bende farklı bir karşılığı ve duygusal izi var. Her biri hayatımın farklı bir dönemine, yaşadığım bir duyguya ya da iç dünyamda bıraktığı bir deneyime dokunuyor. Bu yüzden “en çok etkilendiğim eser” demekten yerine, bazı eserlerimin zaman içinde benim için özel anlamlar kazandığını söyleyebilirim. Kimi bir duyguyu, kimi bir dönemi, kimi de hayatımda önemli bir kırılma anını temsil ediyor.
• Akademisyen kimliğiniz ile sanatçı kimliğiniz birbirini nasıl besliyor?
Akademisyen kimliğim ile sanatçı kimliğim birbirinden ayrı iki alan olmaktan çok, sürekli birbirini besleyen iki damar gibi ilerliyor. Akademik çalışma bana sorgulama, araştırma, kavramsallaştırma ve eleştirel düşünme imkânı sunarken; sanat, bu birikimi sezgi, duygu ve deneyim üzerinden yeniden ifade edebilmemi sağlıyor.

• Bugün genç bir sanatçı size gelip “Nasıl özgün olunur?” diye sorsa ona ne söylersiniz?
İlk önce yaşadığı dünyayı ve dönemi her yönü ile anlamaya çalışmasını öneriyorum. Özgünlük çoğu zaman daha önce hiç yapılmamış bir şeyi bulmak değil, dünyada var olan şeylere kendi bakışını, deneyimini ve duyarlılığını katabilmek. En önemlisi kendi sesini bulmak ve yıllarca aramaktan vazgeçmemek. Hata yapmaktan korkmamak, çok üretmek, kimsenin önemsemediği ayrıntıların peşine gitmek, en önemlisi kendisine dürüst olmaya çalışmak olduğunu söylerim.
• Eğer hayatınızı tek bir dokuma eserle anlatmanız gerekseydi, nasıl bir eser olurdu?
Hayatımı tek bir dokuma eserle anlatmam gerekseydi, farklı renk ve dokuların bir araya geldiği, zamanla oluşmuş bir kilim olurdu. Her iplik bir karşılaşmayı, her düğüm bir dönüm noktasını temsil ederdi. Bazı bölümleri düzenli ve sakin, bazılarıysa karmaşık ve düzensiz olurdu. Yer yer sökülmüş iplikler de bulunurdu; çünkü hayatın kusursuz ilerlemediğini, kayıpların ve hataların da hikâyenin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Her onarım yeni bir renk katardı. Ortaya çıkan kilimi üç boyutlu tekstil olarak düşünerek yaşanmışlığı etrafında dönerek izlemeyi düşlerdim.
• Geleneksel teknikleri kullanırken geçmişle bugün arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Geleneksel yöntemlerin taşıdığı kültürel ve estetik değerleri korumamız gerektiğini düşünüyorum. Geleneksel yöntemleri korurken, dokumalarımda ise çağdaş malzemeler, formlar ve anlatım biçimleriyle onları bugünün dünyasına uyarlıyorum. Şöyle söyleyebilirim: Geleneksel teknikleri kullanırken geçmişin birikimini günümüzün bakış açısıyla yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Böylece geçmiş yalnızca bir referans olarak kalmıyor; güncel bir üretimin parçasına dönüşüyor.
• Eserlerinizde el emeğinin görünür olması sizin için ne kadar önemli? Kusursuzluk mu, iz bırakmak mı?
Benim için el emeğinin görünür olması çok önemli. Çünkü bir eseri değerli kılan şey yalnızca kusursuz olması değil, onu yapan insanın dokunuşunu, sabrını ve hikâyesini taşımasıdır. Kusursuzluk bazen eseri mesafeli kılabilir; küçük bir iz, bir farklılık, hatta bazen beklenmedik bir hata ona karakter kazandırır. Ben kusursuzluktan çok iz bırakmayı önemsiyorum. Eserin elden çıktığı, bir insanın ona zaman ve emek verdiği hissedilsin istiyorum.
Öğrenciliğimde İslam Eserleri Müzesine gitmiştik. Yüzyıllar önceki halı ve kilimleri inceliyorduk. Kilimlerde bir şey dikkatimi çekmişti, motifler kilim yüzeyinde belli bir tekrar yöntemi ile tekrarlarken arada motiflerden farklı, kullanılan renklerden farklı motiflerle karşılaştım. Müzenin desen sorumlusuna sorduğumda anlattığı bilgi beni çok etkiledi. Bu kilimi dokuyan kadın kilimi dokuduğu sırada aldığı güzel ya da üzüntülü bir haberi dokurmuş kilimin bir tarafına, düşünebiliyor musunuz, yüzyıllar sonra ben onun söylemek istediklerinin izini buldum. Bu hikâyeden sonra ben de dokumalarımda zaman zaman bazı izleri kullanırım.
• Günümüzde hızın bu kadar hayatımızın merkezinde olduğu bir dönemde, dokuma gibi sabır isteyen bir üretim biçiminin size öğrettiği en önemli şey ne?
Dokuma, yalnızca bir nesne üretme tekniği değil; zamanla kurulan bir ilişki biçimi olarak düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında, günümüzün hız, verimlilik ve tüketim kültürüne alternatif bir bakış açısı sunar. “Tekrar” çoğu zaman sıkıcılıkla ilişkilendirilirken, dokumada tekrar aynı hareketlerin yinelenmesi sonucunda ortaya çıkan desenin, sabrın ve sürekliliğin somutlaşmış hâlidir. Bu durum, “hemen sonuç alma” beklentisi yerine farklı bir zaman algısı oluşturur. Sonuca odaklanmak yerine sürece dikkat etmeyi, sabırlı olmayı ve küçük tekrarların zaman içinde nasıl güçlü bir bütüne dönüştüğünü öğretir. Günlük hayatın hızında ise bu anlayış, benim için neredeyse bir karşı duruş hâline geliyor: Her şeyin hemen olması gerekmiyor. Bazı şeyler ancak zaman tanındığında kendi değerini buluyor.
• Son olarak, bir ipliği elinize aldığınız ilk andan eserin tamamlandığı ana kadar geçen süreci tek bir kelimeyle anlatmanız gerekseydi, bu kelime ne olurdu?
Sabır.


