Özlem Güller Ünal
Bazı üretimler yalnızca bir nesne ortaya çıkarmaz; aynı zamanda geçmişi bugüne, bugünü de geleceğe taşıyan görünmez köprüler kurar. El yapımı kâğıt da böyledir. Bir zamanlar medeniyetlerin bilgisini, sanatını ve hafızasını taşıyan kâğıt; bugün yeniden doğayla, emekle ve sabırla buluşarak yeni bir anlam kazanıyor. Her lifinde bir bitkinin izini, her dokusunda insan elinin emeğini taşıyan bu kadim zanaat, dijital çağın hızına karşı yavaşlamayı, dokunmayı ve hatırlamayı yeniden hatırlatıyor.
Bu anlayışı yıllardır büyük bir özveriyle yaşatan tarihçi, sanatçı ve araştırmacı Nebahat Kavak, “Medeniyet Hamuru”çalışmalarıyla yalnızca el yapımı kâğıt üretmiyor; aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş bir kültürel mirası yeniden görünür kılıyor. Tarihî kâğıthanelerin isimlerini geleceğe taşımaktan bitkilerin hafızasını kâğıda işlemeye, geleneksel üretim tekniklerini çağdaş sanatla buluşturmaya kadar uzanan çalışmalarını; kâğıdın tarihini, felsefesini ve medeniyetle kurduğu bağı kendisiyle konuştuk.

- Suare Dergi okurlarına öncelikle Nebahat Kavak’ı tanıtır mısınız?
Nebahat Kavak, tarih öğretmeniyim. Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü mezunuyum. Daha sonra aynı üniversitede yüksek lisansımı yaptım. El yapımı kâğıt zanaatkârıyım. Bizim hikayemiz aslında Yalova’da başladı. Ben Yalova Lisesi’nde tarih öğretmeniyken, bundan yaklaşık olarak 13 yıl evvel, öğrencilerimle beraber hemen yakınımızda bulunan İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi’ne gidip geliyorduk. Müze müdürü olan arkadaşımız, öğrencilerimle aramızdaki konuşmaya tanıklık ettiği için bana kâğıt yapmayı, kâğıt öğretmeyi teklif etti. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) projelerine nasıl başvuru yapabiliriz, bu süreçte hangi projeyi hazırlayabiliriz diye kendi aramızda konuşurken böyle bir süreç başladı.
- Sizi “tarih öğretmeni” ve “sosyal girişimci” olarak tanıyoruz. Ancak siz kendinizi kâğıt zanaatında bir profesyonelden ziyade bir “kadim çırak” olarak tanımlıyorsunuz. Sizin gözünüzde bir insanın ömrünü kâğıda, kâğıdın hamuruna adaması nasıl bir ruh hali? Nebahat Kavak’ın içsel yolculuğu kâğıtla nasıl kesişti?
Her gün okul çıkışı öğrencilerimle beraber İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi’ne giderek usta-çırak ilişkisiyle kağıdı öğrenmeye çalıştık ilk etapta. Dut kaynattık, dut soyduk, dut dövdük. Ondan sonra altı karışımlı olan bir kâğıt yaptık. Mevlana’nın “Ne olursan ol, yine gel” sözünden yola çıkarak kağıdımızın adına Mevlana Kağıdı adını verdik. Ben hayatımda hiç proje yazmamıştım. İlk defa burada bir proje yazdım ve bununla biz TÜBİTAK Liseler Arası yarışmasına katıldık.Ve bu katılma sürecimizden sonra açıkçası ilk etapta bizim çok destekçimiz olmadı. Yani biz biraz da kendi kendimizde yolumuzu bulmaya çalıştık. Bu süreç içerisinde de bir taraftan kağıdın hem yapımını öğrenirken bir taraftan da literatürde el yapımı kâğıtla ilgili yapılmış olan çalışmaları incelemeye başladık.
Bu inceleme esnasında Türkiye’de el yapımı kâğıtla ilgili doğru düzgün bir birikim olmadığını gördüm ve ben bunu gerçekten kendime dert edindim. Oysaki biz kağıdı kullanan ikinci uygarlığız ama el yapımı kâğıt diye yani internete yazdığınızda önünüze hiçbir bilgi düşmüyor. Bunun çok büyük bir sorun olduğunu düşündüm. Bu kapsamda projemizi hazırladık, öğrencilerimizle beraber başvurumuzu yaptık ve projemiz bölge yarışmasına çağrıldı.
Bölge yarışmasında birinci olduk ve sonrasında Türkiye finaline çıktık. Türkiye finalinde de ilk beşe girdik. Orada özellikle bazı konularda bize uyarıda bulundular; alan seçiminin hatalı olduğunu söylediler. Sonrasında bir daha bu işten elimi çekmedim. Her gittiğim okulda mutlaka geri dönüşüm atölyeleri kurdum ve elimden geldiğince, dilim döndüğünce olayı anlatmaya çalıştım.
Bu kez ertesi yıl Türkiye İhracatçılar Birliği’nin “Bir Fikrim Var” projesine katıldık. Projemizin içeriği ata tohumlarımızı nasıl saklarız düşüncesindeydi. Bu konuda araştırma yaparken Japonların çalışmaları çok dikkatimi çekmişti. Çok güzel bir proje olarak görmüştüm. Bunu hayata farklı alanlarda nasıl sokabiliriz diye düşündüm. Ve bunun üzerine tohumlu kâğıtlar üreterek; ata tohumlarımızı nasıl saklarız üzerine bir proje yaptık.
Tohum ve çiçek benim hayatımın vazgeçilmez iki unsuru; onları çok değerli buluyorum. Hayatın başlangıcı tohumla başlıyor. Mümkün olduğu kadar ürünlerimde kullanmayı kendime hedef belirledim. Ve bunu gelecek nesillere nasıl aktarırız?, Nasıl daha doğru saklayabiliriz? Acaba kâğıtların arasında kalırsa gelecek nesillere nasıl ulaşır? düşüncesiyle ürünlere dönüştürmeye karar verdim.
Dünyada bu konuda çalışan çok fazla firma yok açıkçası. Toplasanız 5-6 tane firma var. Bir tanesi de biziz Türkiye’den. Ve ben bunu farklı alanlarda kullanmaya başladım. Baskılı ürünler haline getirdim.
Atölyeye girdiğim zaman inanılmaz bir ruh haline bürünüyorum. Orası bambaşka bir dünya. Yani tekneyi elinize attığınızda eğer bu işi seviyorsanız ve değer veriyorsanız ve sizin için bir anlamı varsa, çıkan ürünler sizin kalbinizden akıp geliyorsa orada yorulsanız da terleseniz de inanılmaz bir farklılık oluyor. Ama sevmeseniz yüzlerce bahaneniz oluşuyor. Ben kendimi atölyemde açıkçası unutuyorum. Kendimden geçiyorum. Bazen müziğimi açıyorum ve farklı bir dünyaya, farklı bir aleme geçiyorum. O şeyin elekten çıkan, “pıt pıt pıt” diye tekneye damlayan sesler, eleğin sesi, suyun süzülme sesi beni başka bir dünyaya götürüyor.
Araştırmacı bir insanım. Ve her gördüğüm şeyi mutlaka ve mutlaka denemek istiyorum. Tekne başındayken yorulabilirim ama yılmıyorum. Medeniyetin hamurunu yoğurmaya ilk önce okul koridorlarında başlamıştım. Ama evrile evrile biraz da kervan yolda dizile dizile çok farklı bir boyuta ulaşmaya başladım. Defterle ve kâğıtla başladık. İlk önce atölyeler vardı, insanlara anlatmaya çalışıyorduk. Fakat daha sonra buna ürünler eklenmeye başladı.

- Bir tarihçi olarak kâğıt sizin için sadece üzerine yazı yazılan nesnel bir malzeme değil, “medeniyetin ta kendisi”. Okul koridorlarındaki atık kâğıtları toplarken, o atıkların içinde geçmişin, bilginin ve insan emeğinin izini mi gördünüz? Bu fikir ilk olarak zihninizde nasıl filizlendi?
Medeniyetin Hamuru aslında ilk olarak Yalova Lisesi’nde doğdu. Bir tarihçi olarak ben bunu çok önemsiyorum. Çünkü Türkler kağıdı kullanan ikinci uygarlıktır. Arkeolojik kalıntılar bunu ispatlıyor Çinliler aslında Türkler’in keçeleme tekniğinden etkilenerek kağıdı icat etmişler. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelene kadar bu süreçte kağıdın hangi aşamalardan geçtiğini ve neden satın almayı tercih ettiğimizi gerçekten ben de araştırarak bulmayı çok istiyorum. Yalova Lisesi’nde bu işe başladığımda geri dönüşüm atölyeleri kurmayı hedefliyordum ve sadece kağıdı yapmak değildi amacım. Aynı zamanda tarihini, yayılışını, neden farklı malzemeler kullanıldığını, neden farklı malzemelerden kâğıt yapıldığını, bunun sebepleri ve sonuçlarını da araştırarak; kendimi en azından literatürde yazılı şekli ile de donatmaya çalıştım. Sadece kâğıt yapmıyor atölyemiz, aynı zamanda akademik çalışma yaparak da yoluna devam ediyor. Çünkü bunun gelecek nesillere bırakılmasının yolu akademik çalışmalardan geçiyor.
- El yapımı kâğıdın hikâyesi nerede başlıyor? İlk kâğıttan bugüne uzanan yolculuğu kısaca anlatabilir misiniz? Kâğıdın icadı insanlık tarihinde neden bu kadar büyük bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor?
El yapımı kağıdının hikayesi Çin’de başlıyor, Türkistan coğrafyasına çok yakın. Bugün özellikle Uygur Özel bölgesinde Özbekistan’da birçok yerde hala çok eski kâğıt atölyeleri var. Semerkant’ta bunların birçoğu Çin’den gelen ustalar tarafından bu bölgede öğretilmiş veya kurulmuş ya da öğretilmesi sağlanmış. 600-700 yıllık atölyeler ve bu atölyelerde el yapımı kâğıt üretmeye devam ediliyor. İlk defa Çin’de Türkler’in keçeleme tekniğinden etkilenerek yapılan kâğıt üretiminin, 105’ten günümüze kadar yaklaşık olarak bir 2000 yıllık bir serüveni var. Daha sonra kâğıt; Çin’in en yakın komşuları olan Türkler, Koreliler Nepal Hindistan bölgesine yayılıyor.
Kâğıt yapımında kaplumbağa kabukları, ağaç kabukları birçok malzeme deneniyor ama ilk kağıdın yapıldığı malzeme ketenden yapılan eski balıkçı ağları. İlk yapılan kâğıtla yazı yüzeyi haline getirilen kâğıt arasında da yaklaşık 150-200 senelik bir zaman dilimi var çünkü malzeme olmadığı için günümüzdeki gibi elekler tekneler falan bir yazı yüzeyi maalesef oluşturulamıyor. Ardından Çinliler kağıdı buluyorlar ama açıkçası kağıda kâğıt olma değeri Türk İslam Dünyası’nda verilmiştir. Günümüzde ise Japonya bu konuda çok çok ileride diyebiliriz.
El yapımı kâğıt, dünyanın her yerine birçok yeniliklerle beraber yayılmaya devam ediyor. Örneğin Türk İslam dünyasında iç ahar dediğimiz kağıdın mukavemetinin artırılması, dış ahar dediğimiz kağıdın yüzeyinin düzleştirilmesi ve daha güzel bir yazı yazma materyali haline getirilmiştir. İlk defa ağaç dut dışında yani koza dışında keten, kenevir ve pamuktan el yapımı kağıdının üretilmesi ve ayak pedallı makinanın üretilmesi Türk İslam Dünyası’nda gerçekleşmiştir.
Türk İslam Dünyası’nda kullanılan malzeme farklılıklarından dolayı da aslında kağıdın gelişiminde büyük etkisi vardır daha sonra yavaş yavaş Mısır’a haçlı seferleri yoluyla ve Endülüs Emevileri yoluyla Avrupa’ya gittiğini görüyoruz. Avrupa’da Doğu’daki malzemeler olmadığı için malzeme farklılığına gidilerek metal eleklerin kullanılmaya başladığını görüyoruz. Doğu’daki hareketli eleklere karşılık olarak Batı’daki metallerin kullanıldığını görüyoruz. Sonrasında ilk önce İspanya’da ardından İtalya’da kâğıt fabrikaları kurulmaya başlanmıştır. 16. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş bir sanayileşme adımlarının atıldığını Hollander Beater denilen dördüncü makinanın kurulması işte 17. yüzyıldan itibaren selülözden kâğıt üretimi yapılmıştır. Sanayi devrimi ile beraber fabrikasyon üretime geçilmiş; el yapımı kâğıtta yavaş yavaş maalesef piyasadan kalkmaya başlamıştır.

- “Medeniyet Hamuru” ismini düşündüğümüzde, sizce bir medeniyeti ayakta tutan şeylerden biri gerçekten kâğıt mı?
Evet medeniyetin hamuru gerçekten kâğıttır. Medeniyetin insanlık tarihinde birçok önemli gelişme var ama kültür aktarımında iki tane çok önemli gelişme var. Yazının icadı insanlık tarihinin yani daha doğrusu tarih dönemlerinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İkincisi ise kağıdın icadı. Yazı bulunuyor ama mermer gibi kaya gibi çok ağır malzemeler üzerine yazıldığı için kültür aktarımı için çok uygun olmuyor. Kâğıt gibi çok hafif bir malzeme bir yerden bir yere çok rahat taşınabiliyor o yüzden yazının kağıdın üstündekullanılmasıyla beraber kültürel aktarım hızlanıyor. Özellikle dünyadaki son bin yıldaki gelişmelere bakarsanız bundaki en önemli etkenlerden bir tanesinin kâğıt olduğunu zaten görebilirsiniz.
- El yapımı kâğıt ile endüstriyel kâğıt arasında yalnızca üretim farkı mı vardır, yoksa ruhları da farklı mıdır?
El yapımı kâğıt ile endüstriyel kâğıt arasında sadece üretim farkı yoktur. Çevre açısından şöyle bir farkı vardır bir kâğıt üretilirken kullanılan enerji ve su el yapımı kâğıtta 10 litre ise; 10 kw/saat ise bu fabrikasyon kâğıtta yaklaşık olarak on katından daha fazladır. El yapımı kâğıtta el emeği çok fazladır; fabrikasyon kâğıtta ise üretim sürecinde hem enerji hem su çok kullanılmaktadır. Kullanılan su bir kere kullanıp atılmaktadır oysaki el yapımı kâğıtta biz suları bir kere kullandıktan sonra o suları tekrar ıslatma suyu olarak 2-3 kere kâğıt yani su iyice kirlenene kadar defalarca kullanarak burada su tasarrufu yapıyoruz. Elektrik yerine sadece hamur aşamasından sonra tamamen elle üretim yaptığımız için enerji de daha az kullanıyoruz.
Bir de kalite farkı vardır. Fabrikasyon kağıdının içerisine en azı 45 en fazla 65 olmak üzere kimyasal malzeme kullanılır. Bu da sularla birlikte doğrudan doğaya karışır. Bugün doğayı kirleten beş ana koldan bir tanesi kâğıt sanayisidir. Bu bir gerçek ve bu bunların büyük bir kısmı soğumadan kâğıt üretimi olmayacağı için bu suların yani kimyasallara bulaşmış olan bu sular maalesef derelere ve denizlere karışmaktadır. Oysaki el yapımı kâğıtta kullanılan malzemeler, lif temiz bir malzemedir, kullanılan su temizdir içerisine hiçbir şekilde kimyasal atılmadığı için kâğıt temiz yani kimyasalsız bir şekilde çıkar. Doğal bir boyama yapılır ve bunun sonucunda da çıkan su tamamen temizdir. Doğayı da hiçbir şekilde kirletmez ve sürekli kullandığınız için daha az atık oluşturursunuz. Sıfır atık diye bir şey söz konusu değildir ancak oluşabilecek atığı en aza indirirsiniz.
Kâğıt kalitesi bakımından da farklılık vardır. Kimyasal bir kağıdın yıllara meydan okuması mümkün değildir belli bir süre sonra o içindeki asit zaten kendiliğinden kağıdı yemeye başlar. Oysa lifle üretilmiş keten, kenevir, pamuk veya kozo (dut), mitsumata ve gampi gibi malzemelerden üretilmiş olan kâğıtlar asitsiz kâğıttır, doğal malzemeyle de boyandıysa bunlar yıllara meydan okurlar. Günümüze kadar gelen el yazmalarının kâğıtlarını kütüphanelere gidip yakından inceleyebilirsiniz.

- Bitkilerden kâğıt üretmek doğayla ilişkinizi nasıl değiştirdi?
Bitkilerden kâğıt üretmek çok farklı, inanılmaz bir döngü. Ölmüyor malzeme. Mesela bamya lifinden kâğıt yapıyorsunuz. Bamyayı ekiyorsunuz tohumunu sonra bu çıkıyor işte filizleniyor toprağa tutunuyor ve belli bir süre sonra çiçek açıyor ve bamya haline geliyor. Bamyalar toplanıyor yemek oluyor, bunu defalarca tekrarlıyorsunuz ve en sonunda tohuma kalkıyor. O tohuma kalktığı zaman önce bir sonraki senenin bamyaları ayrılıyor, sonra siz bu bamyaları kökünden çıkartıyorsunuz bedenini ayırıyorsunuz, ardından kaynatıyorsunuz ve onun liflerini alıyorsunuz bundan kâğıt yapıyorsunuz. Köklerinden ahar yapıyorsunuz, kurutuyorsunuz ve bir yıl boyunca kullanıyorsunuz. Aynı şekilde bamyanın meyvesinden de ahar yapabilirsiniz.
Yine aynı şekilde diyelim ki gül hatmi çiçeği alıyorsunuz kaynatıyorsunuz kurumuş olan gül hatmileri bunlardan ahar yapıyorsunuz. Mısır ektiniz mısırın iç kabuğunu alıyorsunuz gövdesini hayvan yemi olarak kullanabiliyorsunuz. Mısırını aldınız mısırından mısır unu yapıyorsunuz veya işte patlamış mısır olarak kullanıyorsunuz, haşlayarak yiyorsunuz ya da mısır nişastası yapıyorsunuz. Peki mısırların kabuklarını da kaynatıyorsunuz ve kâğıthaneye getiriyorsunuz. Harika bir döngü değil mi bu yani hiçbir şey yok olmuyor sadece değişime uğruyor. Bu bile başlı başına o kadar muhteşem bir şey ve doğanın içinde bulunan o kadar gizemli, inci gibi bir şey.
Mesela yolda giderken çiçekleri toplarım yere dökülmüş olan yaprakları toplarım. Bunu yaparak siz de aslında bunu ölümsüz hale getiriyorsunuz. Alıyorsunuz onları el yapımı kâğıtlarınızda kullanıyorsunuz, lifleri alıyorsunuz el yapımı kâğıt yapımında kullanıyorsunuz. Onlar defter oluyor davetiye oluyor veya kartvizit oluyor ve orada yaşamaya devam ediyor. Bir de içine tohum atıyorsunuz sonra bunları tekrar ekiyorsunuz ve tekrar yeşeriyorlar inanılmaz bir döngü. Zaten bizim modalarımızdan bir tanesi şu “doğada son diye bir şey yoktur” hatta “doğada çöp diye bir şey de yoktur.” Doğada inanılmaz bir döngü vardır bu döngüyü doğru kurarsanız inanılmaz bir şekilde sürdürülebilir ekonomi dediğiniz şey oluşuyor işte burada.
- İnsanların atık olarak gördüğü malzemelerin sanat eserine dönüşmesi sizce hangi mesajı veriyor?
Şimdi biz atölyeyi kurduğumuzda pek çok eleştiri aldık; “neden bu kadar malzeme yapıyorsunuz, işte neden atıklar, işte liflerle yapın…” Atölyemizin tek bir amacı yok, tek bir amacımız sadece geri dönüşüm sadece lif vs. değil. Biz şunu göstermek istiyoruz bakın bu da oluyor, bu da olabiliyor, şu da olabiliyor. Biz geri dönüşümden de kâğıt işte davetiye üretebiliyoruz, defter yapabiliyoruz, ayraç yapabiliyoruz, tohumlu kâğıt yapabiliyoruz. İnsanlara bunu göstermek bizim en büyük hedeflerimizden bir tanesi. Çünkü insanlar anlatılanlara değil, gördüklerine inanırlar. Biz onları yoksa normalde atölyede tek çeşit ürün çıkartsanız veya iki çeşit ürün çıkartsanız bu daha kolay bir şey. Ancak çok fazla çeşit çıkarttığınız zaman insanlar; bak bu da olabiliyormuş, biz de bunu yapabiliriz veya şu da olabiliyormuş, biz de bunu yapabiliriz moduna girmeye başlıyorlar ve bu çok önemli. İnsanlara biz bunu göstermeye çalışıyoruz bakın atık kâğıttan da defter oluyor. Pamuklu liften de defter oluyor, ketenden de oluyor sen hangisini yapabilirsen veya hangisini almak istersen. Bu çok önemli bir şey biz bunu insanlara anlatmaya çalışıyoruz dilimiz döndüğünce.
- Türkiye’nin bitki çeşitliliği açısından düşündüğümüzde sizi en çok heyecanlandıran lif kaynakları hangileri?
Türkiye lif kaynağı bakımından ve endemik bitkiler açısından belki dünyanın en zengin bölgesi. Vallahi beni en çok heyecanlandıran açıkçası kenevir çünkü kaynağı zaten kökleri Anadolu’da olan bir bitki ve kenevirin atığı yok, bu çok heyecanlandırıyor beni.
Dut çok ayrı bir malzeme tabii ki bizim dutlarımız yemek için yapıldığı için çok lif için uygun olmasa da bence bunun altyapısı oluşturularak yapılabilir. Çünkü dut kağıdın piridir ve hem rengini hem şeffaflığını ve hem kalitesini hiçbir malzemeyle veremezsiniz ama bunun yanında kenevir beni çok heyecanlandırıyor çünkü endüstriyel kenevir iki binden fazla ürüne dönüşebiliyor ve atığı çıkmıyor. İlk başta işte tıpta kullanılıyor, ondan sonra serum oluyor, kremler oluyor. Ardından tekstilde kullanılıyor onların atıkları kâğıtta kullanılıyor onların atıkları binalarda yanmaz tuğla olarak görev ve yalıtım malzemesi oluyor en son kalanlar at yatağı, kuş yatağı oluyor ve oradan topladıklarınızı da yakıt olarak kullanabiliyorsunuz dehşet bir ürün. Daha çok ekilmesi gerektiğini düşünüyorum ben ve daha güzel yani iki bindir ama bu emin olun çok daha fazla ürüne çevrilebilir en çok beni bu iki malzeme heyecanlandırıyor hem dut hem de endüstriyel kenevir.

- Henüz denemeyi hayal ettiğiniz bir bitki veya malzeme var mı?
Evet, denemediğim malzemeler tabii ki var, çok malzeme denedim açıkçası ama Uzakdoğu’dan gelen mitsumata ve gampi yani Japon parçası olarak geçen bu malzemeleri denemeyi gerçekten çok istiyorum. Lif bakımından çok zengin kozu denedik daha önce. Biri getirmişti, onu denedik. Zaten Türkiye’de dudu dut olduğu için hemen hemen lifleri benzer sadece lif enleri biraz geniş.
- Girişiminizin ismi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk yerli kâğıdı eline aldığında söylediği “Elimde görmüş olduğunuz medeniyetin hamurudur” sözünden geliyor. Bir tarihçi ve zanaatkâr olarak, Mehmet Ali Kâğıtçı’nın ve Atatürk’ün o dönemki üretim vizyonunu bugün kendi ellerinizle yaşatmak size ne hissettiriyor?
Şimdi herkesin hayatta bir idolü vardır. Benim tabi birkaç tane idolüm var ama bunlardan bir tanesi Mehmet Ali Kâğıtçı. Mehmet Ali Kâğıtçı benim için çok ayrı yeri olan bir kişi. Kendime onu örnek aldım çünkü ben bu işe ilk başladığımda herkes dalga geçiyordu kırtasiyede 50 kuruşa satılan şeyi sen niye bu kadar uğraşıyorsun diye. Tabii ki biz de çok iyi kâğıtlar çıkartmıyorduk açıkçası o dönemde ama ben Mehmet Ali Kâğıtçı’nın o olmazları içerisinde ve hiç kimsenin başaramayacağını garanti ettiği bir dönemde Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları A.Ş.’yi (SEKA) kurup büyük bir fabrika haline getirdiğini ve ilk Türk kağıdını ürettiğini ve uzunca bir dönemde üretmeye devam ettiğini gördüğüm zaman gerçekten çok etkilenmiştim.
Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonu ve Mehmet Ali Kâğıtçılar’ın göstermiş olduğu bu inanılmaz gayretler benim için bir emanet, tarihi bir emanet olarak görüyorum. Sadece Medeniyet Hamuru markasında ismini yaşatılması değil, kağıdın Türk tarihindeki önemini anlatmaya elim döndüğünce dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum.
- Medeniyet Hamuru, Kâğıthane-i Yalakabat, İstanbul Kâğıthanesi, Kâğıthane-i İstanbul ve Üsküdar Matbaası gibi tarihî isimlerin marka tescillerini aldınız. Bu girişiminiz sadece bir marka oluşturmak değil, aynı zamanda kültürel hafızayı korumaya yönelik bir sorumluluk gibi görünüyor. Bu isimleri geleceğe taşımak sizin için ne ifade ediyor?
Bu bağlamda ben sadece Medeniyet Hamuru’nu değil aynı zamanda kâğıt ile ilgili bildiğim tüm markaların patentlerini aldım. İstanbul Kâğıthanesi, isimlerinin patentlerinin de bir kısmını aldık. İstanbul Kâğıthane’si, Kâğıthane-i Yalakabat, Kâğıthane-i İstanbul ve en son Üsküdar Matbaası çünkü bu İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaanın da devamı olarak görülüyor. Bunları aldım gelecek nesnelere emanet etmek için aldım çünkü sadece binalar yaşamaz sadece mekanlar yaşamaz isimler de yaşar ve çok önemlidir Medeniyet Hamuru bize Mustafa Kemal Atatürk’ün bir emanetidir ben bu şekilde görüyorum ve bu emaneti gelecek nesilleri en iyi şekilde en kaliteli şekilde ve Türk kağıdını en güzel şekilde aktarmayı bir amaç edindim ve bu amaç uğruna çalışıyorum açıkçası.
- Türkiye’de bu işin hazır bir usta-çırak okulu yoktu ve ilk ürettiğiniz kâğıtların yüzeyinin “krater gibi pürüzlü” olduğunu söylüyorsunuz. O pürüzleri mükemmel birer sanat kâğıdına dönüştürürken sabrı, pes etmemeyi ve malzemenin dilini kâğıttan nasıl öğrendiniz?
Bütün zanaat dallarında sabrın çok önemli olduğunu el yapımı kâğıt bana öğretti. İlk kâğıtlarımızı yaptığımızda yüzeyleri çok kötü krater gibi hiçbir şey yazılmıyor insanlar dalga geçiyorlar ama sabırla zamanla yapa yapa, yapa yapa daha iyisi içine ne katsak ne yapsak diye diye, diye diye 13 yılda epey bir aşama kat ettiğimizi düşünüyorum. Ve bunda bana kağıdın çok büyük etkisi var bana sabırlı olmayı öğretti. Normalde ben çok sabırsız bir insanım. Olayların hemen olmasını istiyorum, çok tezcanlıyım; bu annemden geçen bir özellik bana ve bazen beni çok tükettiğini de aslında hissediyorum.
Bütün zanaat dallarında üç temel kural vardır; “sabırlı olun, sebat edin, emek verin.”
Bu üçü olmadan bir malzemenin ortaya çıkması mümkün değil. Ortaya çıkar ama çıkan şey bir ürün değildir ve tabii ki en önemlisi kalbinizi, yüreğinizi, sevginizi içine katmanız gerekiyor. Eğer bunlar olursa hepsi bir araya gelirse işte ortaya çıkarttınız şey bir eserdir yoksa kağıdı da çömleği de işte deriyi de herkes yapar ama içine sevginizi, aşkınızı o işi olan tutkunuzu koyarsanız ortaya çıkan şey bir zanaat eserinden artık bir sanat eserine dönüşmeye başlar. Onu bambaşka mecralarda kullanmak, farklı insanların elinde görmek değerli. Sabrın size vermiş olduğu o metanetle yolunuza devam etmek, ne derlerse desinler kulaklarınızı tıkamak, olumsuz olan şeyleri duymamazlıktan gelmek ve yolunuzdan yürümek işte işin bütün sırrı burada.
- Bugün atölyelerinizde çiçekli kâğıtlar, tohumlu kâğıtlar, defterler ve takı kutuları üretiyorsunuz. Atık bir kâğıdın, içine ata tohumu ya da kurutulmuş çiçek eklenerek “yaşayan ve yeşeren” bir sanat eserine dönüşmesi sürecindeki estetik kaygılarınız nelerdir?
Özellikle çiçek ve tohum maalesef her ürünü olmuyor bunu zaman içerisinde öğrendik şimdi bazen bize diyorlar zarfın içerisine mesela tohum koymak istiyoruz ya biz insanlara anlatıyoruz diyoruz ki tohum olmaz diye tabii ki olur ama zarf saklamak için yapılan bir üründür ve doğal olarak saklanmak için yapılan bir ürüne tohum konmaz yani tohum ekilmek içindir. Veya mesela kartvizite koyma kartvizit saklanmak için olan bir üründür. Tohum bir kere yapılacak ve sonrasında işi bittiği zaman hani doğaya atıldığını bile düşünün. Yağmurla buluştuğunda filizleniyor bu çok önemli fikir o yüzden bizim müşterilerimize çok açık sözlü davranıyoruz.
Hangi kâğıtta tohum olur, hangisinde çiçek olur, hangisinde olmaz bunlara açık açık söylüyoruz ama müşterimiz ısrarla hani onu isterse biz bütün eksilerini ona anlattıktan sonra ürünü tabii ki yapıyoruz. Tohumlar, çiçekler bunlar doğanın bir parçası ve bizim yaptığımız iş bir lif. Lif de doğanın bir parçası doğal olarak bunları doğru ürünlerde birleştirmek gerekiyor ve bunu da karşınızdaki insanlara doğru bir şekilde anlatırsanız insanlar genellikle zaten hani işinsiz bir noktada erbabı olduğunuz için genellikle sizin sözünüzü dinliyor.

- Genç nesiller bu mirasa neden sahip çıkmalı?
Usta-çırak ilişkisinin kopmaması gerekiyor ve burada devletimize, yöneticilerimize de büyük görevler düşüyor. Eğitim sistemini kurarken ona göre kurmak lazım. 25 yaşında bir insanın çırak olması çok zor 30 yaşından daha küçük yaşlarda insanların bu atölyelere girmesi lazım. Küçük yaştan itibaren psiko-motor dediğimiz el melekelerinin sürekli kullanılması lazım. Ve gelecek nesillere aktarılması için mutlaka gençlerin işin içine çekilmesi gerekiyor ki ileride onlar da sanat eserlerini ve birçok alanda kullanılan malzemeleri kendi sanatlarında veya günlük hayatlarında kullanırken bunlara sahip çıkarlarsa ancak var olacak. Eğer sahip çıkmazlarsa bir çok alanda olduğu gibi yavaş yavaş yok olup ve unutulmaya yüz tutacak bugün işte 1000 sene önce 500 sene önce kullanılmış ama bugün hala gün yüzüne çıkarılmaya çalışılan birçok zanaat dalı sanat dalı var aynı zamanda.
- United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization’un (UNESCO) ya da Türkçe ifadesiyle “Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün” somut olmayan kültürel miras yaklaşımı açısından bakıldığında el yapımı kâğıdın sizce nasıl değerlendirilmesi gerekir?
UNESCO’nun somut olmayan kültürel mirası açısından baktığımız zaman Türkiye’de büyük bir karmaşanın olduğunu görüyoruz. Niye diyeceksiniz şimdi ben bakıyorum ehli yapımı kâğıt sanatçısı diye insanlara kart veriliyor. Biz sanatçı değiliz, biz zanaatkarız. Sanat başkadır, zanaat bambaşkadır. Sanat özgündür bir tane yapılır ve o bir tane yapılan eser tektir ve biriciktir; bu sanattır. Her alanda olabilir; ebru, tezhip, minyatür, sulu boya veya farklı alanlar bir tane, biricik. Zanaat ise tekrarlanan şey demektir, yüzlerce kâğıt, yüzlerce deri cüzdan, yüzlerce seramik veya porselen.
Zanaat ve sanat kavramını bir kere birbirinden ayırmak; sanatçı ve zanaatkarı da birbirinden ayırmak gerekiyor. Kültür Bakanlığımız kâğıt ustalarına el yapımı kâğıt sanatçısı kartı veriyor; bu çok yanlış bir şey ve bunu bir sisteme dayandırması lazım. Nasıl bugün siz bir berberin yanına gittiğiniz zaman berberin yanında önce çıraklık, sonra kalfalık, sonra ustalık yapıyorsanız bu aynısı kâğıt veya diğer alanlar için de geçerli olmalı. Bir kişi çırak olmadan, kalfa olmadan nasıl yani ustalığa geçiyor sizin gidip bir heyetin önünde on tane kâğıt gösterip oradaki 5-10 tane soruya cevap vermeniz maalesef sizi kâğıt zanaatkar yapmıyor.
Her gün tekneniz açacaksınız, her gün o teknede belli bir adette kâğıt yapacaksınız. Bu kâğıtla ilgili ve buna benzer kâğıtlarla ilgili sorulan sorulara cevap vereceksiniz. Ayrıca bu kategori anlamında da büyük bir hata var. Kim denetleyecek bunu kâğıtçı kâğıtçıyı denetlemelidir yani tabii ki sanatçılar kağıdı kullanan kişilerdir ama kağıdı yapan kişi farklıdır, kullanan kişi farklıdır. O yüzden bununla ilgili doğru bir sisteme oturtulması lazım. Ülkemizde usta olmak falan o kadar kolay ki. Gidiyorsunuz altı ay, bir sene birinin yanında çalışıyorsunuz veya kendiniz çalışıyorsunuz gidiyorsunuz hemen ünvanınızı alıyorsunuz.
Kâğıt konusunda çok hassas olan Japonya’da gidin bakalım kaç saat çalışmanız gerekiyor ki sizi bir büyük teknenin başına geçirsinler yani yıllarca sadece kâğıt temizleyen daha doğrusu lif temizleyen teyzeler vardır orada sadece lif temizliyor. Herkesin görevleri farklıdır hamur yapan farklıdır, kâğıt yapan farklıdır, mühürcüler farklıdır. O işi yapamaz anlamında değil ama ustalık anlamında belli bir aşamadan sonra onun kabiliyetine göre ustası onu yönlendirir ve asla ustaya bir karşı gelme söz konusu değildir. Çok güzel bir usta-çırak ilişkisi vardır bunun tekrar kurulması gerektiğini düşünüyorum.
- Sanatınızı bilimle de harmanlıyorsunuz. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile hasat sonrası atık kalan bamyadan lifli kâğıt üretimi gibi projeler yürütüyorsunuz. Tarımsal atıkların sanata ve kâğıda dönüşmesi, sürdürülebilir sanat tasarımı açısından bize nasıl bir gelecek vadediyor?
Biz tarımsal atıklar özellikle kâğıtlarımızda kullanmayı önemsiyoruz. Bugüne kadar İstanbul Teknik Üniversitesi ile özellikle iki tanesini kullandık. Kenevir lifi ve bamya lifinin kullanılması uluslararası hakemli bir dergide yayınlandı. Gelecek nesillere aktarım iki şekilde olabilir. Usta-çırak ilişkisi ile olabilir ya da bilimsel literatüre yazılacak olan makaleler kitaplar dergiler ve yapılacak olan çalıştaylar sempozyumlarla olabilir. Bilimsel literatürde ne kadar çok eser varsa ne kadar çok araştırmacılar buraya girip bunlarla ilgili bir şeyler yazarlarsa o zaman bunlar gelecek nesillere daha doğru aktarılır. Osmanlı arşivlerine girdiğiniz zaman bulabildiniz kâğıt ve kâğıthane ile ilgili bulabildiniz sayıyı belki 100 yıl sonra yazılacak olan eserlerle üçe beşe katlayabiliriz. Bu çok çok önemli. Bunu ben çok önemsiyorum. Bu kapsamda üniversitelerle çalışmaya devam edeceğiz bu bizim öncelikli hedeflerimiz arasında kâğıt yapımı kadar önemli.
- En büyük hayalinizin Türkiye’deki tüm ilkokullarda çocukların üretim sürecini görebileceği küçük kâğıt atölyeleri kurmak olduğunu biliyoruz. Geleceğin nesillerine “tüketen” değil, “dönüştüren ve üreten” bir medeniyet hamuru bırakmak adına son olarak neler söylemek istersiniz?
Evet en büyük hayallerimden bir tanesi Türkiye’deki bütün okulların kendi kağıdını kendi dönüştürmesi. Belki yazı yüzeyi olarak kullanamazlar ama resim atölyelerinde bu kâğıtların kullanılması en azından çocukların geri dönüşüm atığına attıkları kâğıtların nasıl dönüştüğünü izlemeleri mümkün. Çünkü bu üreten bir Türkiye için kendi atığını düzgün toparlayan ve kaynağında ayrıştıran bir Türkiye için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Düşünsenize beş yaşında bir çocuk var, sürekli geri dönüşme kâğıt atıyor ama bunu nasıl dönüştüğünü görmüyor. Çünkü kamyon geliyor alıyor, götürüyor. Sonrası yok ama siz bu çocuklara küçük bir üretim düzeneği koyarsınız orada kendi atıklarını kendileri kağıda işte gerekirse vazoya şuna buna dönüştürürlerse bunun dönüşebilen bir ürün olduğunu görürlerse emin olun bir daha sokağa kâğıt ya sokağa değil çöpe kâğıt atmayacaklardır.
Bunun ben anaokullarından başlayarak yapılması gerektiğini düşünüyorum anaokullarında biz eğer kaynağında ayrıştırmayı verebilirsek ki döngüsel ekonomiyi en büyük katkı budur ondan sonra zaten oradan yetişen çocuklar ilkokulda, orta okulda, lisede bu sistemi kurabilirler ve Türkiye’deki bütün Güzel Sanatlar Fakültelerinin hepsinin el yapımı kâğıt atölyesi olması lazım yani kendi kâğıtlarını üretip kendi öğrencilerine kullandıracaklar belki hani şey eserleri için, sanatsal eserler için ama eskiz kağıdı olarak kullanılabilirler.
- “Kâğıdın çıkardığı o ses veya dokunduğunuzdaki o his, bir tarihçi olarak sizde hangi dönemi çağrıştırıyor?”
Ben teknenin başına geçtiğim zaman kendimi genellikle Orta Asya’da buluyorum. Benim yapısal olarak da İslam öncesi Türk tarihiyle çok büyük bir bağlantım var. O dönemin mitolojisini, atalar kültürünü, Şamanizm, ondan sonra işte Gök Tanrı’yı ve yine Orta Asya bozkırlarını falan inanılmaz derece hissediyorum. Vücudum burada ancak ruhum orada. Ve kağıdın başına geçtiğim zaman kendimi Orta Asya’da hissediyorum. Daha doğrusu Türkistan’da hissediyorum. Türkistan coğrafyasında at koşturduğumu, kâğıt yaptığımı, Semerkand’da kendimi bir kâğıt atölyesinde ve eski çağda değirmeni olan bir kâğıthanede hayal ediyorum. İnşallah ileride değirmeni olan bir kâğıthanemiz de olur ve bu hayalimiz de kavuşmuş oluruz.

- Dijital çağda kâğıdın hâlâ vazgeçilmez olduğunu düşünüyor musunuz?
Dijital çağda olsak bile kâğıt hayatımızın vazgeçilmez bir unsurudur. Hani bir şarkı var ya şunu çıkarsan hayatında geriye ne kalır diye aslında bizim de hayatımızda birkaç malzeme var. Onlardan bir tanesi de kâğıt. Kağıdı çıkarırsanız geriye kalır. Sanat eserlerin çoğu kalmaz zanaat eserlerinin bir çoğu kalmaz yine aynı şekilde devlet arşivleri falan hiçbiri kalmaz. O yüzden dijital dediğimiz şey asla dokunamadığımız şeydir ve dokunamadığınız bir şey hissetmediğiniz bir şeyle ilgili bir duygu oluşturmanız da mümkün değildir.
Türk milleti olarak dokunsalız ve dokunmayı seviyoruz. Bu bizim genlerimizde olan bir şey ben de öyleyim yazarak çalışmayı severim, not tutarak çalışmayı severim, telefonuma bile olsa not tutarak çalışmayı severim ama dijital çağda kâğıt önemini yitirmiş gibi görünse de belli bir süre sonraki geri dönüşler başladı. Çocuklardaki özellikle bu dijitalleşme ile beraber hayal dünyasının ortadan kalkmasını tekrardan kağıda ve kaleme dönüş 5-10 yıl içinde daha da çok olacak. Çünkü insanlar sanal ve gerçeği karıştırmaya başladılar. Kâğıt hiçbir zaman önemini kaybetmeyecek ben öneminin daha da artarak devam edeceğini düşünüyorum.
- Sizce bir kâğıdın hafızası var mıdır?
Kağıdın hava hafızası tabii ki vardır. Bir kağıda dokunduğunuzda sadece o kağıda dokunmazsınız, kağıdın üretildiği malzemeye dokunursunuz, ekildiği tarlaya dokunursunuz, ekildiği toprağa dokunursunuz, onu biçen ellere dokunursunuz, size getiren hasat eden insanlara dokunursunuz. Yani orada bir malzeme de o kadar çok kişinin emeği vardır ki ve o kadar çok kişi malzemeye dokunarak size gelmiştir ki. Bir keten sadece keten değildir, tarlada başlayan tohumla başlayan toprakla başlayan bir süreç size gelene kadar yüzlerce elden yüzlerce yerden geçerek size gelir yani siz ona dokunduğunuzda aslında sadece bir zemine dokunmazsınız siz hem geçmişe dokunursunuz hem de geleceğe dokunursunuz. Hem toprağa dokunursunuz hem tohuma dokunursunuz hem bitkinin gövdesine dokunursunuz hem de onu hasat eden ellere dokunursunuz. Onu toplayan ellere dokunursunuz, size getirenlere dokunursunuz ve dolayısıyla tek başına kâğıt bir zemin değil aynı zamanda bir kültürel aktarımdır.
- Bir yaprak kâğıt size insan hayatını çağrıştırıyor mu? Neden?
Kâğıtlar yıllara göre farklılık göstermiştir. İyi bir kâğıt uzmanı kağıda dokunduğunda onu incelediğinde hangi döneme ait olduğunu, kaçıncı yüzyılda yapıldığını, hangi malzemeden yapıldığını, içinde nelerin kullanıldığını; hepsini size anlatır yani bir kağıda dokunur size yarım saat konuşabilir Bu alanda uzman bir kişi. O yüzden kâğıt sadece dediğim gibi bir zemin değildir aynı zamanda bir milletin hafızasıdır.
- En çok hangi cümleyi el yapımı bir kâğıdın üzerine yazılmış görmek isterdiniz?
El yapımı kağıdın üzerinde aslında görmeyi istediğim çok fazla cümle var ama bir tanesini ben size burada söyleyeyim. Hayatımın idolüdür, aynı zamanda bu cümle Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü:
“Çalışmadan yorulmadan bir şeyleri elde etmeyi alışkanlık haline getirenler; önce haysiyetlerini sonra hürriyetlerini, en sonda da istiklallerini kaybederler.”
Bu söz, hayatımın idol bir cümlesidir Ve her defterime başlamadan önce bunu mutlaka üst tarafa yazarım tabii birkaç tane daha da sözler var. Kendisinde eski ve yeni yöntemleri birleştiren savaşçıya ait bu sözü de çok seviyorum. Bir de Bilge Kağan’ın Türklere emanet ettiği çok önemli bir cümle var.
“Ey Türk titre ve kendine gel Çin’in yumuşak ipeğine, tatlı diline kanma.”
Özellikle Türk milleti için yaptığı çalışmalar.
“Gece uyumadım gündüz yorulmadım hep milletim için çalıştım kuzeyde gün ortasına doğuda gün doğusuna batıda gün batısına kadar her yeri aldım.”
Bu cümle de benim için hedeflerimin arasındadır.
Konfüçyüs’ten Mustafa Kemal Atatürk’e kadar uzanan 8-10 cümle önem taşır yaşamında. Bunların hepsini mutlaka yazdırmak istiyorum. Fatih Sultan Mehmet’in bir sözü var özellikle adalet için.
“Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür.”
Bu çok önemli bir cümle bir de bu cümleleri yazdırıp mutlaka astırtmak istiyorum. Kutadgu Bilig’ten bir kaç tane cümle var. Divan-ı Lügatı Türk’ten alınmış olan cümleler var. Farklı bölgelerden getirdiğim liflerle yaptığımız kâğıtlara yazdırıp duvarımın bir panosunu bunlarla doldurmayı istiyorum ama başında dediğim gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk söylediğim cümlesi olacak.
- Atölyenize gelen insanların ilk tepkisi genellikle ne oluyor?
Atölyemize gelen insanların genellikle ilk tepkisi çok olumlu. Atölyenin ambiyansını beğeniyorlar ve mekanın enerjisinin çok yüksek olduğunu söylüyorlar. İlk defa el yapımı kağıdı görenler daha farklı tepki gösteriyor. Genellikle fabrikasyon kağıdın yüzeyinin kaygan, plastik gibi bir şey olduğunu ama el yapımı kâğıtta gerçekten kağıda dokunduklarını hissettiklerini söylüyorlar. Teknenin içerisinden kağıdı çektiklerinde ve sonrasında kaldırdıklarında kağıdı orada gördüklerinde inanılmaz şaşırıyorlar. Bir kadının böyle bir şeye kafa yormuş olması, bunu gündeme taşıması ve bu işi yapması onlara çok ilginç geliyor. Atölyeye gelen hemen hemen herkes mutlaka hikayeyi öğrenmek istiyor. Müşteri olarak gelenlerden merak edip gelenlere, iş yaptırmak isteyenlerden işbirliği yapmak isteyenlere herkes önce bir hikayesini soruyor. Dinledikten sonra inanılmaz etkileniyorlar. Büyük bir samimiyetle söyleyebilirim ki; şu ana kadar hikayemizden etkilenmeyen hiç kimse olmadı. Ve kâğıt yapımı sürecini tabii gördükleri zaman gerçekten çok şaşırıyorlar çünkü hiç bekledikleri gibi bir deneyim değil. En çok da kağıdın suyun içinden çıkan bir malzeme olması onlara çok ilginç geliyor.
- El yapımı kâğıtla ilk kez tanışacak birine tek bir deneyim yaşatacak olsanız bu ne olurdu?
İlk defa kâğıt yapacak olan birine eğer tek bir şey yaptırmak zorunda kalsam, kâğıt yaptırırdım. Çünkü hamur aşaması, diğer aşamalar hamur bittikten sonraki kısmı falan biraz sıkıcı gelebiliyor insanlara. O yüzden herkesi mutlaka teknenin içerisine elini sokup, o elle beraber kağıdı alıp daha sonra bunu keçeye basıp asmasını yaptırmayı çok isterim. Hani 100 üzerinden bir puanlama yapacaksak; yaklaşık olarak 40 puan hazırlık aşamasıdır, 40 puanı yapım aşamasıdır, 20 puanı kısmı ise kağıdın bittikten sonraki işte preslenmesidir. Burada asıl ustalık olan kısmı tabii ki hamur yapımı ve ondan sonraki kâğıt yapımıdır. Ancak kâğıt yapmak teknenin içine elini sokmak, oradan kağıdı almak, apayrı bir duygu o yüzden ben o kısmını deneyimletmeyi önemsiyorum.
- Eğer kâğıt konuşabilseydi, insanlığa bugün ne söylerdi?
Kâğıt konuşabilseydi herhalde ilk yapılan kâğıtlar değil de belki böyle bir beşinci yüzyıldan sonra yapılan kâğıtlar onları muhafaza etmemizi isterlerdi. Kalitesiyle beraber özellikle sekizinci yüzyılda, dokuzuncu yüzyılda doruk noktasına çıkmaya başlamıştı. Kâğıt kalitesi ve ağaç işçilikleri dışında işte keten, kenevir ve pamuktan kağıdın yapılması; iç ahar ve dış aharın yapılması kağıdın zirve noktaya taşınması. Türk İslam Dünyası’nda bu büyük bir ihtimalle o haliyle korunmasını ve çok fazla günümüzdeki gibi kimyasal maruz kalmadan gelecek nesillere aktarılabilmesi için asitsiz kimyasalsız bir kâğıt üretiminin dünya çapında yaygın olmasını isterdi diye düşünüyorum.
- Bundan yüz yıl sonra insanlar sizin çalışmalarınıza baktığında ne hissetsin istersiniz?
Bu kişiden kişiye değişir ama ben şunu hissetmelerini isterim. Özellikle bu insanlar çok emek vermişler, çok çalışmışlar ve bizim için çok güzel işler yapmışlar. Bunları bize bırakmışlar biz de bunları koruyup gelecek nesillere bırakmak zorundayız diye düşünsünler isterim. Sadece kâğıtları değil, kâğıtların üzerine işlenen eserlerin de ne kadar kıymetli ve değerli olduğunu bilmeleri önemli. Sadece yüz yıllar değil, bin yıllar sonrasına ulaşmasını çok isterim. O insanlar baktıkları zaman bizim nasıl geçmişteki insanlara baktığımızda ne kadar çok emek vermişler, ne kadar estetik ne kadar güzel bir dokunuş yapmışlar diye düşünüyorsak onların da aynı şekilde düşünmelerini çok isterim.
- “Medeniyet Hamuru”nu üç kelimeyle anlatacak olsanız bunlar ne olurdu?
Medeniyet hamurunu üç kelimeyle ben şu şekilde hep özetliyorum bu tabii ki bütün zanaat dalları için geçerlidir. Sabır, sebat ve emek. Medeniyet Hamuru bu üç kelimeden oluşuyor ve geçmiş ile gelecek arasında büyük bir köprüdür. Medeniyet hamuru el yapımı kâğıt markası olarak bunun en önemli temsilcilerinden biri olacak.

- Bugüne kadar yaptığınız en unutamadığınız kâğıt hangisiydi ve neden?
Bugüne kadar unutamadığım bir kâğıt yok aslında bir sürü kâğıt var. Yaptığım bütün kâğıtlar benim için unutulmaz aslında. İlk yaptığım çiçekli kâğıtları hiç unutamıyorum gerçekten beni o kadar etkiledi o kadar etkiledi ki gece uyuyamamıştım. Sabah nasıl bir sonuç alacağım diye kağıdın üzerinde çiçekleri böyle içine gömülmüş bir vaziyette görünce böyle kalbin falan duracak gibi olmuştu. O yüzden bütün kâğıtlar benim için çok kıymetli. Bir de ilk ipekten yaptığımız kağıdın dokusunu hiç unutamıyorum. Tabii ki dut zaten kağıdın piri o ayrı fakat dutunun defalarca defalarca yaptığımız için ilk yaptığımda çok etkilenmiştim. İpek kâğıt özellikle beni çok etkiledi tabii ki unutamayacağım en önemli kâğıt da çiçekli kâğıtlardı. İnanılmaz bir romantizm yaşamıştık hala öyleyim çiçekli kâğıtlar benim için inanılmaz bir romantizm içeriyor. Bana kalsa ben bütün ürünlerimi çiçekle yaparım ama tabii ki bu mümkün değil çünkü baskıda epey bir sorun oluşturuyor veya kişiler çalışmalarını yaparken epey bir zorluk yaşıyorlar o yüzden her ürüne koyamıyoruz ama çiçekli kâğıtların yeri benim için çok çok ayrı.
- Son olarak, el yapımı kâğıdı hiç tanımayan birine neden mutlaka dokunmasını önerirsiniz?
Bazı tavsiyelerim var. Öncelikle kâğıt yapıp hemen bunu satma derdine düşmesinler. Önce bu işin akademik boyutunu araştırsınlar, iyi bir araştırma yapsınlar. Çok fazla Türkçe kaynak ancak yabancı dil biliyorlarsa yabancı kaynaklara baksınlar. Bol bol video izlesinler. Ve uygulamaya geçtikleri zaman acele etmesinler, sabırlı olsunlar, her gün daha iyiye gittiklerini zaten görecekler. Kâğıtlarına dokunup mutlaka hissetsinler, teknenin bir tınısı olduğuna inanıyorum. Eğer severlerse asla onlar için bir zorluk yok. Bugün kötü olabilir, yarın kötü olabilir öbür gün kötü olabilir ama bir gün mutlaka çok iyi kâğıtlar olacak.
Bizim kâğıtlarımız da mükemmel değil, 100 üzerinden değerlendirirsek 70-80 civarı bir not verebilirim. Ancak bazı kâğıtlarımız gerçekten 100 üzerinden 90’ı yüzde hak ediyor. Tabii ki biz de bu aşamaya gelene kadar epey bir zaman harcadık. Hala bir sürü hatalarımız oluyor, hala bir sürü eksiklerimiz oluyor. Asla bıkmasınlar, kendilerine bir hedef koysunlar. Her gün belli bir sayıda kâğıt yapsınlar mutlaka ve mutlaka bir önceki kâğıtları ile karşılaştırsınlar. Neleri hatalı yaptıklarını anlamaya çalışsınlar ve onu düzeltsinler. Hamuru mu hatalı yapıyoruz? Eksiltme mi basıyoruz? Tekneyi mi düzgün ayarlayamıyoruz?Bunları sürekli yazarak; işte birinci günü kağıdı yaptık, şu şu hatalar vardı. İkinci gün şöyle, üçüncü gün işte gibi… Her gün aynı sayıda kâğıt yapsınlar ve kaç hatalı kâğıtları çıkıyor bunları yazsınlar. Ben ilk başta bunları hep yazdım. 100 kâğıt yaptıysam 100 kağıdın kaç tanesi hatalı, kaç tanesi eh idare eder, kaç tanesi çok iyi bunları yazdım. İyi veya kötüye gidip gitmediğini buradan anlayabiliriz yani ilk başta bir tane kağıdınızın belki 60-70 tanesi kötü çıkabilir ama bir ay boyunca siz her gün tekneyi açarsanız. Ve her gün kâğıt yaparsanız ve iyileştirmek için bir şeyler yaparsanız mutlaka kağıdınızdaki hatalarınız azalacak ve mutlaka çok güzel kâğıtlar yapmaya başlayacaksınız.
Bizim işimiz biraz nankör diyebilirim, hatayı hiç kaldırmıyor. Hatalı olduğunuz zaman moraliniz bozulmasın o bir tecrübedir o kağıdı mutlaka gözünüzün önüne koyun beğeni yaptığınız kâğıtlarla karşılaştırın; iyi veya kötü olduğunuzu ancak o şekilde anlayabilirsiniz. İlk önce kendinizle yarışta olacaksınız yani kendinizi gidip de çok iyi bir kâğıt ustası ile kıyaslamayın. Bu işe 10 yılını, 15 yılını, 20 yılını, 30 yılını vermiş bir kişiyle kıyaslama yapmak aslında baştan moralinizin bozulmasına sebep olabilir.
Bana hep şöyle sorular geliyor: Bizim kâğıtlarımız sizin gibi olmuyor tabii ki olmayacak çünkü benim de ilk başta 1-2 sene yaptığım kâğıtlar gerçekten berbat ötesiydi. Onlar bir tecrübeydi zamanla düzeldiler arada yine bozuluyorlar. Mesela moralim bozuksa kâğıtlar da bozuluyor çünkü tam kendimi işime veremiyorum. Bazen sudan kaynaklı bazen kağıdın hamurundan kaynaklı birçok sebepten dolayı kâğıtlar bozuk çıkabiliyor. Emeğinizi her zaman en iyi şekilde vermek zorundasınız. Kağıdın dokusu, kağıdın yüzeyi bize çok şey anlatır. Kağıdın iyi olup olmadığını, mürekkebi çekip çekmeyeceğini bunları zaman içerisinde öğreneceksiniz. Ve her şeye farklı bir kâğıt yapıldığını bilerek aslında ne için kâğıt üretmek istediğine karar verirlerse daha rahat çalışma yapmış olurlar. Tıptaki gibi kadın doğum, kulak burun boğaz gibi branşlaşmanın olması gerekiyor. Defter kağıdı üreticileri, baskı kağıdı üreticileri, sanatçı kağıdı üreticileri gibi… Henüz işin başındayız ama ben eminim bir 10 yıl sonra Türkiye’de de atölye sayıları arttıkça bu branşlaşmalar gündeme gelecek.


